[FONT="Franklin Gothic Medium"]
zamansız gelen ve zamansız giden her şeye...

Ayrılık bir trenin cam kenarında kalacak… Tutacak kadının ellerinden. Sarılacaklar birbirlerine. Kadın ağlayacak… Ve hatırlayacak kadın mevsimlerden hazan, aylardan Ekim olduğunu…

Çok uzun zaman oldu biliyorum sen gideli. Kaç baharları yaşlattım yokluğunda. Kaç kışları öldürdüm ellerimle. Kaç akşamları dertli kapattım… Sabahları sensiz uyandım. Bütün o ağaçların yeşil olmaya yemin ettikleri o Mart günleri, üşüten gönlümü soğuğa hapseden Aralık ayları sensiz geçti. Her şey sensiz geçip gitti yanımdan…


Şekilsiz, sanki biraz hazan, biraz baharlı bir ifade… Bir şeyleri anlatan ama neyi anlattığını çıkaramadığım o mana hep aklımda. Diğerlerinin hep aklımda olduğu gibi…


Uykularımı bölen kalp ağrıları, dinmeyen lanet olsun bir türlü dinmeyen bir yangın.( Lanet okuduğuma aldanma olur mu sakın… Gönlüm bilmem kaç kere söylediyse de inan şu dilimden hiç çıkmadı o kelime. İnan… ) Bu bir sınav. Bu bir sınanma sabret deyip durduğum bitmeyen, bitmeyecek olan bir imtihandı bu…

En son hangi görüntü aklımda kaldı, sesinin hangi tonunu kulaklarıma hapsettim, hangi bakışını kimsenin bilemeyeceği bir yere sakladım da unuttum?.. Bütün yasakları alıp koynuma, olmadığın zamanları bağrıma bastım da sen görmedin beni bir türlü. Göremedin…


Bilseydin bütün bunları ‘’gider miydin’’ diye sormadım. Hiçbir zaman soramadım. Oysa hayatım boyunca en çok sormak istediğim soruydu. Sormadığım için pişmanlığın vebalini hep çekeceğim soruydu bu. Ama yine de sormadım yar neden diye…


Korkularımı hüzünlere ortak edip, hüznü dostum eyleyip bilinmez yolların izlerini sürdüm varlığını tadamamış ya da tadı damağımda kalmış hayatımda. Dudaklarımın çizgileri seni sayıklayıp durdu da sen duyamadın beni bir türlü ey yar…


Bütün o yıllar… Senin izlerini süren o yıllar… Şimdi birer birer hesap soruyorlar bana. Başlamaya çalıştığım her yeni adımımda dağ gibi karşıma çıkıp hesap soruyorlar. Hem de beni bırakıp giden senin adına.


Bense hep o gittiğin günde yaşayıp durdum. Mevsimlerden bahar mıydı, kış mıydı? Gece miydi, gündüz müydü? Yoksa bunların hiçbiri miydi bilmiyorum.

Yarın yine o gün… Sabah onda seni karşılamaya geleceğim o tren garına. Bütün gitmeler gelmelere gebe biliyorum... Bu yüzden o umut hiç sönmedi içimde. Yine pembe kelebekli tokamı saçıma tutturup, beyaz elbisemi giyip, pembe hırkamı omuzlarıma koyup gelmeni bekleyeceğim o günkü gibi… Sabah aldığım gazeteleri okuyacağım seni beklerken... Çantamdan aynamı çıkartıp üstümü başımı düzelteceğim bozulmadığı halde. Bir daha… Bir daha…


Sonra bir tren yaklaşacak. Apar topar kalkıp senin inmeni bekleyeceğim. Yaşlı bir amca, sonra yalnız bir kadın… Genç bir adam. Çocuklar, gençler inecek. Sonra sana benzeyen biri… Arkasından koşup o gözlere bir daha bakabilmek için durduracağım.


Duracak…


Ben senmişsin gibi bakacağım ona. Ama o sen gibi bakamayacak bana…


Günler geçecek… Yıllar geçecek… Her yeni başlangıçta ben o tren garında seni bekliyor olacağım.


‘’Sense hiç gelmeyen…’’


Sonra bir gün biri gelip kolumdan tutup sarsacak beni. Ablacığım bak o öldü. Seneler önce tren kazasında ölenlerin arasında ismi geçiyor. Bak bak şu gazeteye. Yazık sana da, bekleme artık git diyecek…


Her gün gelebileceğin umuduyla uyandığım sabahlarımı, bir umut gelirsin diye beklediğim bütün o seneleri, her birini yerle bir edecek… Gerçeğime mi uyandıracak, düşlerimi mi uyutacak yoksa umutlarımı umutsuzluğa mı terk edecek?..


İşte o an…
Ayrılık rüzgarlı saçlarımda esecek…


Kolumdan tutup sarsarken ve o ağzından dökülen ateş koru çıkan her kelimeyi söylerken, yaktığı kalbimi taşımaktan yorulurken… Bütün bunları hesaplayabilecek mi bilemem…


Bilemem…


Sonra bir cesaret. Bir cesaretle o soramadığım soruyu soracağım. Gitme deseydim, kalır mıydın diyeceğim ‘’çoktan geçmiş bir zamana, çoktan geçmiş bir soruyla…’’


Sabah on olacak yine. Pembe kelebek tokalı o kadın o tren garında olmayacak. Merak edecek onu göremeyenler… Aralarından biri belki de o kadının niye gelmediğini, gelmekten niye vazgeçtiğini sorup duracak hayatı boyunca kendine…


Sabah on olacak yine… Takvimlerin zamanı karışacak. Mevsimler yer değiştirecek. Zaman… Lanet olası zaman duracak belki bir gün... Ben artık beklemeyeceğim o doğmayacak güneşleri… Ellerimi uzatacağım sana. Toprağına… Altında yatan cansız bedenine dokunmak isteyeceğim. Gözyaşlarım akacak, sana değdi mi diye düşüneceğim. Onları hissedip hissetmediğini…


Sonra…


En sonra…


Günlerden, aylardan, yıllardan sonra…


‘’Zamansız gelen ve zamansız giden her şeyden sonra…’’


İmtihanımın bittiğini düşündüğüm noktada…


Cansız bedenim yığılıp kalacak üzerine. Bir tek o. Yıllardır seni örten o toprak olacak aramızda.


‘’Ölürken bile hasret kalacağım ben sana…’’


Saat onda bir tren yaklaşacak tren garına. Pembe kelebek tokalı o kadın bir adamı bekleyecek. Bankta oturup gazeteleri okuyacak zaman geçsin diye. Tren duracak, apar topar kalkıp o adamın inmesini bekleyecek. Yaşlı bir amca, sonra yalnız bir kadın…Genç bir adam… Çocuklar, gençler inecek… Ve sonra o adam inecek…


Ayrılık bir trenin cam kenarında kalacak…


Tutacak kadının ellerinden. Sarılacaklar birbirlerine. Kadın ağlayacak…Sessizce öpecek nefesini...


Ve hatırlayacak kadın mevsimlerden hazan, aylardan Ekim olduğunu…


Bilinmezliğin ülkesine, bilinmezleri yaşamak için gidecekler. Ve ben son nefesimi verirken o adamın Azrail olduğunu bilmeyeceğim…


İnanın bana bilmeyeceğim…


Çağla GÖKDENİZ
Bartındaki son demlerime…

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 391
favori
like
share