Mimarlık Sanatı
Ana Britannica & Vikipedi

Mimarlık, insanların hem fiziksel mekânlara, hem de kendi duygu ve düşüncelerini anlatan biçimlere duydukları gereksinmeyi karşılayacak yapıları üretme sanat ve tekniğidir.
Yerleşik yaşam biçimini benimseyen bütün toplumların mimarlığı vardır. Mimarlık yapıtları insan ürünü öteki yapıtlardan şu özellikleriyle ayrılır:


İnsanlar tarafından kullanılmaya uygun bir işlevi olması
Uzun süre ayakta durmasını sağlayacak sağlamlıkta bir strüktürü olması
Bir düşünce ya da duyguyu iletebilecek, bir deneyimi aktarabilecek bir biçimi bulunması

Herhangi bir yapının mimarlık ürünü sayılabilmesi için bu üç özelliğin bir arada olması gerekir. Özelliklerin birincisi ile üçüncüsü, yapıların yerine getirdikleri toplumsal işlevlere göre değişebilirler; ama ikinci özellik bunlardan bağımsız olarak her yapıda vardır.
Örneğin fabrika gibi işlevi yarara yönelik bir yapıda duygu ve düşüncelerin iletilmesine daha az önem verilmiş olabilir.

Buna karşılık anıtmezar gibi daha çok duygu iletimine önem verilen yapılarda da kullanım geri planda kalabilir. Kamu yapıları ya da dinsel yapılarda ise hem kullanışlılık hem de biçimsel anlatım gücü eşit ölçüde önem taşıyabilir.

Mimarlık veya mimari, binaları ve diğer fiziki yapıları tasarlama ve kurma sanatı ve bilimidir. İnsanların yaşamasını kolaylaştırmak ve barınma, dinlenme, çalışma, eğlenme gibi eylemlerini sürdürebilmelerini sağlamak üzere gerekli mekânları, işlevsel gereksinmeleri ekonomik ve teknik olanaklarla bağdaştırarak estetik yaratıcılıkla inşa etme sanatı; başka bir tanımlamayla, yapıları ve fiziksel çevreyi uygun ölçülerde tasarlama ve inşa etme sanat ve bilimidir.
Mimarlık mekan tasarlama işidir.İnsan barınmak için yaşamak ve doğa şartlarından korunmak için bir mekan ihtiyacı duyar ve bu mekanı kendine özgü kültürel, fonksiyonel, teknik ve farklı zevklerde yaratır.
Mimarlık evrensel bir meslektir. İnsanlık tarihinin her döneminde önemli olmuştur. Dini yapıların tanrıya ulaşma arzusundan, iktidarı simgeleyen saraylara ya da bir kentin dokusunu oluşturan basit konut tiplemelerine kadar her türlü açık ve kapalı mekanı tasarlar.
Bu çevre kırsal veya kentsel olabileceği gibi, yapıları veya mekanları kuşatan yakın dış çevre de mimari tasarımın kapsamına girer. Mekan, içinde yaşamın gerçekleştiği fizik ortam olarak tanımlanabilir. Mekanın oluşabilmesi ve üretilebilmesi için yapılara, yaşamın hergün artan çeşitliliği gözönüne alınırsa, oldukça karmaşık ilişkiler düzeni içinde yapılaşmış fizik çevreye gereksinme vardır. Mimari tasarımın öznesi olan yaşam, coğrafi, iklimsel, kültürel, demografik farklılıklar içerir.
MÖ 1. yy.'da yaşamış olan Roma'lı mimar Vitruvius "De Architectura" adlı kitabında başarılı bir mimarlık için "Utilitas, Firmitas, Venustas" (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) etmenlerinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Rönesans' ta bu tanım, "Comodita, perpetuita, bellezza" (kullanışlılık,süreklilik- kalıcılık, güzellik) olarak benimsenmiştir. 1581'de bir İngiliz yazarı mimarlığı "yapı bilimi" olarak tanımlarken 19.yy'da İngiliz eleştirmen John Ruskin mimarlığın "yapılara uygulanan süslemeden başka bir şey olmadığı" nı ileri sürüyordu. Amatör bir eleştirici olan Sir Henri Watton "The Elements of Architecture" (1624) adlı kitabında mimarlığın üç koşula (kullanılışlılık, sağlamlık, güzellik) yanıt vermesi gerektiğini belirtir. Frank Lloyd Wright'a göre de "mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır."
Dünyanın en eski mesleği olarak kabul edilen mimarlık yapı sektörünün de ayrılmaz bir parçasıdır. Yapı sektörü ise, tüm dünya ülkelerinde en büyük sektör olup, diğer sektörlerin de itici gücü olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, mimarlık, geçmişin birikimleri ile geleceği hazırlayacak, gelecekte yaşanacak kaliteli yaşam çevrelerini oluşturacak, vizyon sahibi bireylerin mesleğidir.
Son elli yıldır mimarlık mesleği konusunda “Çizim yapma sanatı” gibi bir yanlış kanaat oluşmuş, mimarlık sanatına yardımcı olan ancak çalışma alanı, tüm yapılarda kullanılan elemanların malzeme, mukavemet, statik ve dinamik durumlarını ve ekonomisini inceleyen bilim dalı olan inşaat mühendisliği ile mimarlık kavramları birbirine karışmıştır.
Mimarlık sanatının kültürel yanını gözardı eden bu anlayış sonucunda , yüzyıllardır ülkemizin kimliği ile bütünleşen ve kültürümüzün ve değerlerimizin en kalıcı kanıtı olan mimarlık, kimliğini kaybetmiş, kültürel kimlik sorusu ile bir hesabı bulunmayan egemen yapı kültürü kentlerin görünür kimliğine damgasını vurmuştur.
Oysa Mimarlık ülkelerin kartvizitine yazdığı değerlerin en önemlilerinden biri belki de en önemlisidir.
Mimarlık okullarından mezun olanların, mesleğin ilgi alanının çok geniş bir yelpazeyi kapsaması nedeni ile, birbirinden çok farklı alanlarda çalışabildikleri gözlemlenmektedir.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1989
favori
like
share
Firari Sevdam Tarih: 03.09.2009 22:35
Kültürümüzde Göç ve Mimarlık

Dünya üzerindeki hayvan türünden canlıların hemen tümünün en önemli özelliklerinden biri, hayatta kalabilmek ve karınlarını doyurabilmek için devingen olmak zorunda olmalarıdır. Bu devingenliğin sınırları, verroa biti türündeki bazı asalaklarda görüldüğü kadarıyla, bir bal arısının kafası kadar küçük bir alanı çevreleyebileceği gibi, bazı kuşların, balıkların ve insanların sınır tanımayan dolaşımlarına olanak sağlayacak biçimde, yerkürenin tüm kıta ve denizlerini de kapsayabilir. Bu kapsamda, bireysel ya da toplu bir biçimde, kısa ya da uzun süreli yeni bir yaşam çevresi oluşturmak amacıyla, yerküre üzerinde yapılan yer değiştirme hareketlerine Türkçe’de göç adı verilmiştir.

Ali Püsküllüoğlu Öz Türkçe Sözlük’ünde “göç”ü, “evi barkı ile birlikte yer değiştirme iş”i olarak tanımlamaktadır. Her ne kadar buradaki “ev - bark” sözcükleri mecazi olarak “aile - çoluk, çocuk” anlamında kullanılmaktaysa da, barınak anlamındaki “ev”in Türk dilinde daha yakından tanındığı bilinmektedir. “Ev,” Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde, “ne şekilde olursa olsun içinde oturulan yer: Konut. Yalnız bir ailenin içinde oturabileceği şekilde yapılmış konut. İçinde bir iş görülen yer: orduevi, halkevi, ticaret evi, yapım evi,” açıklamalarıyla tanımlanmıştır. Açıklamalarda yer alan ve ev anlamına gelen konut sözcüğünün kökünde konmak fiili bulunmakta, bu fiil ise göçmek - konmak biçiminde Türk halkı arasında sıkça kullanılmaktadır. Bir anlamda devingenlik ve durağanlığı ifade eden bu ikili fiilin Türk kültürü içinde göçebeliği ve yerleşik kent yaşamını da belirlediği düşünülebilir. Bu fiillerden türetilmiş sözcükler ise bu iki ayrı tür yaşam biçimini vurgulayan bir çeşitlilik sergilemektedirler. Kısaca bakıldığında, göçmek fiilinden türetilmiş sözcükler arasında, “göç, göçebe, göçebelik, göçelge, göçer, göçeri, göçmen”; konmak fiilinden türetilmiş sözcükler arasında da, “kon, konak, konaklamak, konuk, konuklamak, konukluk, konu-komşu, konuksever, konulmak, konum, konumluk, konuş, konut, kondu, gecekondu” örnekleri dikkati çekmektedir.

Bu sözcüklerden de anlaşılabileceği gibi, Türkçe’de, halk dilinde kullanılan “göçmek – konmak” ikilisi, ifade ettiği anlamların yanısıra, devingenliğin karşıtı olarak durağan bir mekânsal olguyu, bir anlamda mimarlığı belirlemektedir. Bu kapsamda, Türk kültüründe göç’ün mimarlık’la yoğun bir ilişkisinin bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Öte yandan, Türklerin tarihinde göçün özel bir konumunun olduğu herkesçe bilinmektedir. Orta Asya steplerinde yaşayan ve hayvancılıkla geçinen Türk asıllı göçebeler, sürülerini otlatmak için zaten devingen bir yaşam türünü benimsemişlerdir. Steplerdeki otlakların verimsizleştiği dönemlerde ise, güvenli bir yaşam sürdürebilecekleri ülkelere göç etmeyi yeğlemişlerdir. At sırtında, Doğu’ya, Batı’ya ve Güney’e yönlenen bu göçler, sökülüp takılabilen, hafif bir barınak türünü de beraberlerinde taşımak zorunda kalmışlardır. Yurt, otağ ya da çadır adını verdikleri bu barınaklar, göçebe kültürünün ilginç mimari örneklerini oluşturmaktadırlar (resim 1-2).

Korunaklı yurtlar soğuk yörelerde, gölgelik kara çadır sıcak bölgelerde yararlı olmuş; üç direkli, üçgen formlu çadırlar ise, Bering Boğazı yoluyla Kuzey Amerika’ya geçmiş ve burada typee adını almıştır (resim 3).

Taşınabilmesi için hafif ve kolay sökülür-takılır olması gereken tek mekânlı yurt ve çadırlardaki çok işlevli yaşam biçimi, bazı araştırmacılara göre, yerleşik düzene geçildiğinde Türk Evi adı verilen konut türüne aktarılmıştır (Küçükerman 27, 63). Böylece, yurt içinde yer alan oturma, yemek yeme, çalışma ve yatma işlevlerinin Türk evinin tek bir odasının iç düzenlemesinde de görülmesi bu hipoteze bağlanmaktadır. Ayrıca, özellikle ondördüncü yüzyıla kadar İran, Kafkasya ve Anadolu’da yapılan türbe ve kümbet gibi bazı yapı türlerinin biçimlendirilmelerinde de yurt ve otağ’lardan yararlanılmış olduğu bazı tarihçilerce belirtilmektedir (Arseven 27) (resim 4).

Yedinci yüzyılda vur-kaç akınları ile başlayan Anadolu’nun Türkleşmesi, onbirinci yüzyıldaki savaşlarla hızla gerçekleşme yoluna girmiş, Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemlerinden sonra Osmanlıların tüm Anadolu’yu ele geçirmeleriyle tamamlanmıştır. Bu “Türkleşmenin,” büyük aileler halinde Orta Asya’dan göç eden Türk boylarının, Bizanslılar’dan, ya da yerli halklardan boşalan veya boşaltılan kent ve köylere kondurulmalarıyla gerçekleştirildiği bilinmektedir (Grousset 148-159). Türk akınları sırasında Bizans - Anadolu kentlerinin nasıl bir fiziki değişime uğradığı konusunda çeşitli varsayımlar ileri sürülmektedir. Kentlerde Türkler tarafından yapılan dinî ya da sivil işlevli yapıların sergilediği yüksek inşaat kalitesi, plan çözümleri ve mimari bezeme anlayışı, bunların büyük bir olasılıkla akıncılarla birlikte, ya da hemen sonra boy göçleriyle gelen, İran ve Orta Asya kent kökenli mimarlar gözetiminde yerel işçilerce yapılmış olabileceklerini düşündürmektedir. Ancak, klasik çağ Anadolu kentinin düzgün ızgara plan şemalarına karşılık Türklerle gelen kentleşme anlayışı daha homojen, topoğrafyanın gereklerine uygun ve zaman içinde gelişen bir yerleşme düzenini yansıtmıştır. Örneğin, Osmanlıların ilk yıllarında Bursa kalesinin alınması ve zaman içinde bu kentin ilk Osmanlı başkenti olarak gelişmesi bu anlayışa ilginç bir örnek oluşturmaktadır.

Araştırmalara göre Osmanlı ordusu kaleyi ele geçirdikten sonra çadırlı ordugâh hemen kale kapısı dışındaki düzlük alana kurulmuş, kale içindeki Bizans sarayı, “bey sarayı” olarak ordu komutanına tahsis edilmiş, en büyük kilise de camiye çevrilerek kullanıma açılmıştır (resim 6-7). Ordunun konuşlandığı ve bugün Bursa’nın tarihî çarşı bölgesi olarak gelişmiş olan alan, muhtemelen o yıllarda da hem işgalden evvelki kent halkının, hem de kenti ele geçiren Osmanlı ordusunun gereksinmelerini karşılamak için civar köylerden getirilen malların satışa sunulduğu bir pazar yeri idi (resim 8). Kenti ele geçiren Orhan Gazi’den sonra tahta geçen Murat I. Hüdavendigar ise, kendi adıyla anılan külliyesini merkezin üç-dört kilometre batısındaki Çekirge köyünde gerçekleţtirerek, göçebe geçmiţinden gelen ve kentsel yerleşmelerden uzak, doğa içinde bağımsız bir yaşam özlemini dile getirmiştir. Aynı davranış, I. Murat’tan sonra sultan olan Yıldırım Beyazıd’da da görülmektedir: I. Beyazıd da surlarla çevrelediği kendi külliyesini kentin iki-üç kilometre doğusundaki bir tepe üzerinde gerçekleştirmiş, merkezle bu külliyeler arasındaki boş alanlar ancak zaman içinde diğer sultanlar tarafından doldurularak Bursa tek bir kent haline dönüşmüştür. Bu ilk külliyelerde yer alan sultan köşkleri ahşapla yapıldıkları için zaman içinde yangınlarla yok olmuşlar, taş ve tuğlayla gerçekleştirilen diğer yapılar ise yapılan onarımlarla günümüze kadar gelebilmişlerdir (Goodwin 35-57) (resim 9).

Göçebe olarak geldikleri Anadolu’da yerleţik düzene geçen Türk kavimlerinin göçme alışkanlıklarından tümüyle vazgeçmedikleri, kentlerde oturdukları halde, mevsimlik göçlere büyük önem vererek yaz ve kış aylarında mekân değiştirdikleri görülmektedir. Bugün bile yazları Toroslar’ın yüksek yaylalarına, kışları ılık Akdeniz kıyılarına göçen, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve geleneksel çadırlarında barınan Türkmen boyları güney Anadolu yörelerinde görülebilmektedir. Onikinci yüzyılda Anadolu’da güçlü bir imparatorluk kuran Selçuklu sultanları, başkentleri Konya’yı değerli mimari yapıtlarla donatarak yerleşik kent düzenini önemle vurgularken, Orta Asya’dan getirdikleri göçebe alışkanlıklarından da tümüyle vazgeçmemişler; yaz aylarını yüksek orta Anadolu platosunun merkezinde yer alan Konya’da ya da Beyşehir gölü kıyısındaki Kubadabad sarayında geçirirken, kışlamak için Akdeniz sahillerini, Antalya ve Alanya’yı yeğlemiş, fırsat buldukça her yaz sonunda tüm sarayı bu kışlık başkentlere taşımışlardır. Antalya ve Alanya saraylarının hiç bir bölümü günümüze ulaşamamışsa da, bu yüzyıllarda yapılmış bazı ufak köşkler dönemin mimarisi üzerinde ipuçları vermektedir (resim 10-11-12).

Alanya yakınlarında, Sedre çayı vadisinde, onüçüncü ya da ondördüncü yüzyılda gerçekleştirilmiş olan iki katlı Sedre Kasrı, devşirme taşla yapılmış bir av köşkü olup, her iki katı da köşe teraslarıyla manzaraya ve serinletici rüzgara yönlendirilmiş yazlık bir binadır. İçinde dolap nişlerinin bulunmaması, binanın göçebe kültürüne uyumunu belirlemekte, at ve develerle taşınan eşya sandıklarının dolap nişlerinin yerini aldığı belli olmaktadır. Sedre Kasrı’nın en ilginç yönlerinden biri de yapıldığı yıllardan kalan bazı duvar sgraffito’larının, kabaca da olsa, o yıllardaki yaşamı belgelemesidir. Bu çizimler arasında sarıklı bir devecinin yularından çektiği deve, onüçüncü ve ondördüncü yüzyıllardaki ulaşım ve göç araç ve yöntemlerini göstermesi açısından önemli bir belge-çizim sayılabilir.

Öte yandan, en küçük kasabadan, en büyük kente kadar hemen bütün Anadolu yerleşmelerinin yazlık olarak kullandıkları bir yakın yerleşme daha bulunmaktadır. Başkent olmadan önce Ankara’daki Çankaya bağları, Konya’nın Meram bağları, Muğla’nın Karabağları, Adana’nın Bürücek, Mersin’in Namrun, Beypazarı’nın İnönü yaylaları bu tür yazlık yerleşmelerin tipik örneklerindendir. Örneğin, bugün artık büyüyen Konya’nın içinde kalmış olan Meram’daki bağ evleri, yaz aylarında açık havada yaşamayı vurgulayan, ancak bitişikteki kent mimarisinden etkilenmiş birer büyük konak anlayışıyla gerçekleştirilmişlerdir (resim 13-14). Muğla’nın yazın göçülen yaylası Karabağlar’da ise, kırsal yaşamı vurgulayan çok gevşek bir konut dokusuna servis veren, tütün tarlaları arasında, yolların kesişme noktalarında oluşturulmuş küçük merkezlerle dikkati çekmektedir (resim 15-16). Bu merkezlerde yer alan kahve, fırın, bakkal gibi işlevler tümüyle yaz yaşantısını vurgulayan bir mimariye göre oluşturulmuşlardır: Çoğu onyedinci yüzyıldan beri buralarda baş köşeyi işgal eden yazlık mescitler ise, serin iç mekânları ve ilginç üst örtüleriyle Anadolu’daki basit, kırsal kesim camileri arasında özel bir yere sahiptirler (resim 17-18). Beypazarı’nın İnönü yaylasında olduğu gibi, yayla evleri genellikle kaba yonu taş ve zaman içinde yok olarak doğaya geri dönen kaba ahşapla gerçekleştirilmişlerdir (resim 19-20-21). Bolu ve Gerede’nin basit çoban barınakları yine bu mimarinin tipik örneklerinden iken, son yıllarda gelişen dağda villa yapma merakı yüzünden, yavaş yavaş ortadan yok olmaktadırlar (resim 22-23). Kaybolmakta olan bu tür basit ve geçici yapıların bir diğeri de, güneybatı Akdeniz bölgesinde ve Trakya’da izlenen mevsimlik sepet evlerdir (resim 24-25).

1920’lerden sonra Batı’dan gelen yeni bir yaşam biçimi olarak, yaylaya çıkmak yerine deniz kenarlarına göç etmek geçerli hale gelince, özellikle İstanbul’da, “kent içi göç” diyebileceğimiz bir yer değiştirme türü izlenmiştir. Yoğun bir biçimde yapılaşmış İstanbul merkezinden, yazların daha rahat geçirilebileceği Marmara sahilleri ve Adalar’da büyük bahçeli villaların oluşturduğu “varoş”lara göçülmesi, 1970’li yıllara kadar süregelmiş; o tarihten itibaren, denizin kirlenmesi ve apartmanların yoğunlaşması sonucu, Marmara sahilleri sürekli yerleşme bölgelerine dönüşünce de, kentin üst-gelir düzeyindeki aileleri için bu işlevi, günümüzde olduğu gibi, yalnızca Adalar yürütür olmuştur.

Yazın Türkiye’nin en sıcak bölgelerinden biri olan Antalya - Side sahillerinde de deniz kenarına yapılan mevsimlik göçlerin ilginç bir yapı türünden yararlandığını izleyebiliyoruz (resim 26-27). Genellikle iç bölgelerdeki fakir köylülerce kullanılan, altı ya da sekiz ahşap direkle yerden yükseltilerek serinletilen, bir kaç bölümlük bu barakalar, bölgenin turistik bir merkez olmasından ve büyük otellerin yapımıyla doğal güzelliklerini büyük ölçüde yitirmesinden sonra, yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır.

Anadolu’ya gelen dış göçlerin yalnızca Doğu’dan, Orta Asya’dan kaynaklandığı söylenemez. Osmanlıların, askeri amaçlı göçleri, onbeşinci yüzyılda Avrupa’da, Batı’ya doğru, sürdürdükleri, imparatorluğun sınırlarını Balkanlar’da Viyana önlerine kadar genişlettikleri bilinmektedir. Ancak, onyedinci yüzyılda başlayan “gerileme” döneminde bu toprakların yavaş yavaş elden çıkarılması sırasında, Anadolu’ya Batı’dan kaynaklanan göçlerin de başladığı görülmektedir. Savaş nedeniyle oluşan bu göçler özellikle 1876-1877 Omanlı-Rus savaşı sırasında, Girit’in Yunanistan’a verilmesinden sonra, 1912 ve 1913 Balkan Savaşları ile, 1914-1919 arasında I. Dünya Savaşı yıllarında yoğunluk kazanmış, özellikle İstanbul ve Edirne’nin barındırma kapasitelerini zorlamıştır. Savaş göçmenlerinin konut gereksinmelerini karşılayabilmek için, çeşitli kentlerde ızgara plan şemalı, düzgün göçmen mahalleleri oluşturulmuştur. Afyon’daki Mecidiye ve Ankara’daki Sakarya-Boşnak (resim 28) mahalleleri ile, tarihî Side kenti üzerine empoze edilen Yeni Side köyü bu tür yerleţmelerin örneklerindendirler (resim 29-30). Genellikle düzgün sokaklarla çerçevelenmiş, kare planlı yapı adaları üzerinde, sokakların kesişme noktalarında, geleneksel yöre mimarlığına uyum gösteren bir veya iki katlı evler yapıldığı, adaların geri kalan bölümlerinin bahçe olarak düzenlendiği böylece yoğunluğun insancıl ölçülerde tutulduğu görülmektedir. Dönemin başkenti İstanbul’da ise, savaş göçmenleri için alınan önlemler farklı bir mimari görüntü sergilemektedir. Özellikle I. Dünya Savaşı’nın son yılında, 1918 Fatih yangınında 7500 konut yanınca, savaş göçmenleriyle birlikte kent halkı için de barınak büyük bir sorun haline gelmiş, kent içindeki her kovukta birkaç aile birden barınır duruma düşmüştür. Bu duruma bir çare bulmaya çalışan Evkaf Nezareti, Laleli’de, “Harikzedegan Apartmanları” adıyla bilinen toplu konut sitesini yaptırmış (resim 31-32), böylece bir büyük konut yapısını birçok aileyle paylaşma durumu Türk kültürüne ilk kez girmiştir.

Anadolu’da son yıllarda izlenen buna benzer büyük sosyal ve kültürel değişimlerden biri de iç göçler nedeniyle ortaya çıkmıştır. Ülkenin kırsal ve kentsel kesimi arasında gelişen ulaşım koşullarının da yardımıyla, köylerde geçim zorluğu çeken küçük toprak sahiplerinin iş bulma amacıyla kente akımı savaş sonrası yıllarda başlamış, 1950’den sonra ise artarak sürmüştür. 1950-1960 arasında Türkiye ölçeğinde kentsel nüfus artışının %80’i aştığı saptanmıştır (Şenyapılı 45). Anadolu kentlerinin konut kapasitesini zorlayan bu hızlı nüfus artışı, kent çevresindeki kırsal alanlarla hazineye ait bölgelerde, zayıf ve ucuz malzemeyle bir gecede yapılabildiği için önleyici yasalardan kaçabilen ve adına gecekondu denilen, alt yapıdan yoksun, bir tür kaçak barınağın oluşmasına neden olmuştur (resim 33-34). 1950-1980 arasında büyük kentlerin tüm çevrelerini yoğun bir biçimde kaplayan bu gecekondular, zaman içinde sahipleri tarafından iyileştirilip sağlıklaştırılarak geliştirilmiş (resim 35-36), daha sonra da kent merkezlerine en yakın varoşlar olarak, merkezden kaçmaya çalışan orta sınıfın beğenilerine yönelik, spekülatif amaçlı, yüksek katlı yapılaşmaya açılmışlardır. Böylece, 1940’larda kırsal bölgelerden gelen dar gelirli bir grup olarak kent toplumuna katılan gecekondu sahipleri, 1990’lı yıllarda yüksek arazi spekülasyonu sayesinde zenginleşerek, geleneksel kültür ve değerlerini yitirmiş bir tüketim toplumuna dönüşmüşlerdir.

Hızlı kentleşme sonucu ortaya çıkan ve kırsal konutla kentsel konut arasında bir yere oturtulabilen gecekonduların mimari değerlerinden sözetmek zorsa da, bunların özellikle eğimli araziler üzerinde inşa edilen örneklerinde araziye uyum, yol, istinat duvarı yapımı gibi konularda belirli bir duyarlılık sergiledikleri; küçük de olsa ağaçlandırılmış bahçeleri, manzaraya yönelik balkonlarıyla hâlâ geçmişten gelen bazı değerleri taşıdıkları görülmektedir. Bu nedenle bazı gecekondu bölgeleri kent yeşilini artıran, az katlı olmaları nedeniyle kentsel yoğunluğu zorlamayan bir görüntü sergilemektedirler.

Doğu - Batı arasında doğal bir geçit olarak tanımlanan Anadolu yarımadasının tarih boyunca her iki yöndeki göçlerden nasıl etkilendiği, gelip geçen değişik kavimlerin kültürlerini nasıl sindirerek zenginleştiği, arkeologlar ve tarihçiler tarafından sürekli olarak irdelenmekteyse de, bu konuda yapılabilecek daha pek çok araştırma bulunduğu da kabul edilmelidir. Öte yandan, Orta Asya’da olsun, Anadolu’da olsun, göç olgusunun Türkler için ne denli önemli bir konu olduğu herkesçe bilinmektedir. Dolayısıyla, hangi nedenle ve ne yoğunlukta olursa olsun, göçlerin Türk ve Anadolu kültürleri üzerinde büyük etkileri olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Politikadan ekonomiye, sosyal yapıdan sanata kadar bir çok alanda etkili olabilen göç olgusunun mimarlıkla olan ilişkilerinin de daha yakından çalışılması gerekmektedir. Tarih içinde sürekli olarak olagelmiş göçlerin günümüzde çeşitli nedenlerle değiştikleri, çeşitlendikleri de izlenmektedir. Bir zamanlar yürüyerek, at ve deve sırtında, tekerlekli arabaya binerek yapılan ve günler, haftalar, aylar, hatta yıllar süren göçler, teknolojinin gelişmesiyle birlikte hızlanmış; geçen yüzyıldan başlayarak tren, buharlı gemi, uçak gibi araçlarla, toplu taşımanın hız ve kapasitesi giderek artmıştır. Göç ve devinimin en büyük yardımcısı ise, kişiye büyük bir özgür dolaşım olanağı sağlayan özel otomobilin keşfi olmuştur (resim 37-38).

Eski zaman göçlerinin büyük yıldızı devenin bundan böyle ancak hayvanat bahçelerinde bir garip yaratık olarak seyredilebileceği, yeryüzündeki devinimin ise gün geçtikçe artan özel otomobillere bağlı olacağı belli olmaktadır. Öte yandan, yaşam çevrelerini yaşanmaz hale getiren insan topluluklarının, oraları da kirletmek için, henüz bakir başka dünyalara göçmek üzere araştırmalar yaptıkları ve uzay araçları geliştirdikleri bilinmektedir. Ortaçağlarda oluşan göçlerin mimariyle ilk ilişkileri yol kenarı konaklamaları için inşa edilen hanlar ve kervansaraylar ile olurken; günümüzde bu ilişki büyük istasyon binaları, uçak ve otobüs terminalleri ile kurulmuştur. Yeryüzünde ya da gökyüzünde kurulacak uzay istasyonları ise, gelecekteki göçlerin mimari başyapıtları olmaya adaydırlar.

Kaynakça

Arseven, Celal Esat. Türk Sanatı Tarihi. C. 1, no.1. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, tarih yok.

Goodwin, Godfrey, A History of Ottoman Architecture. London: Thames and Hudson, 1971.

Grousset, René. The Empire of the Steppes: A History of Central Asia. Trans. from French Naomi Walford. New Brunswick, NJ: Rutgers University Press, 1970.

Küçükerman, Önder. Kendi Mekânının Arayışı içinde Türk Evi. 3. basım. İstanbul: Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayınları, 1988.

Püsküllüoğlu, Ali. Öz Türkçe Sözlük. Ankara: Arkadaş Yayınevi, 1994.

Şenyapılı, Tansı. Gecekondu Çevre İşçilerin Mekânı. Ankara: ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, 1981.

Türkçe Sözlük. Haz. Mehmet Ali Ağakay. Ankara: Türk Dil Kurumu, 1966.
Firari Sevdam Tarih: 03.09.2009 22:33
[COLOR=#000000] Mimarlık Kuramı
Ana Britannica

Romalı mimar ve mühendis Vitruvius mimarlık eğitiminde uygulamalı ve kuramsal bilgileri birbirinden ayırmak için "ratiocinatio" sözcüğünü kullanmıştır. Bu sözcüğün çevirisi olan "mimarlık kuramı" kavramı da zamanla mimarlık tasarımlarının, uygulamalarının değerlendirilmesinde yararlanılacak usavurma yöntemlerinin tümü anlamında kullanılmaya başlamıştır. But ür değerlendirmeler bir yaratıcı süreç olan mimarlığın en önemli yanlarından biridir, çünkü bir yapının tasarımı ancak onu yaratacak olanın aklı ile düş gücü arasındaki karşılıklı ve sürekli diyalektik alışveriş sonucu ortaya çıkabilir.
Aşağı yukarı 18. yüzyıldan bu yana mimarlık kuramı ile mimarlık tarihi arasında bir ayırım yapılmaktadır. 1818'de Paris'teki Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nda her iki konuya ayrı birer kürsü verilinceye değin bu ayırım belirsiz kalmıştır. Gerçekten de iki disiplini birbirinden ayırmak kolay değildir; geçmiş uygulamaları bilmek bir mimarlık kuramı geliştirmek için ne kadar önemliyse var olan bir kuramı sınamak için de geçmişteki örneklere bakmak o kadar gereklidir.
Mimarlık kuramını genel sanat kuramı içinde görme eğilimlerine de rastlanır. Bu, bütün sanatların aynı kökten türediği düşüncesinden kaynaklanmaktadır; ortak kökenin de çizim (ya da çizim yapabilme yeteneği) olduğu düşünülmüştür. Buna karşılık, bağımsız bir mimarlık kuramı olabileceği düşüncesi de vardır. Her iki konuyu işleyen düşünürler olmuştur. 20. yüzyılda estetiğin mimarlık kuramları üstündeki etkisi azalırken yararcılığın ve işlevselliğin önemi günden güne artmıştır. Alman mimarlık kuramcılarının ortaya attığı bir işlevi karşılama, bir amaca uygun olma düşünceleri gittikçe daha çok yandaş bulmuş, özellikle Alman göçmenlerin çoğunlukta olduğu ABD'nin Chicago kenti gibi yerlerde benimsenmiştir.
İlk mimarlık kuramcısı Vitruvius'un söyledikleri bütün mimarlık kuramlarının temeli sayılabilir. Ona göre mimarlık;


Sağlamlığı (Firmitas)
Kullanışlılığı (Utilitas)
Güzelliği (Venustas)

olan bir olgudur. Gene de bu temel ilkelerin geliştirildiği, genişletildiği, bazen de birinden diğerine ağırlık verildiği olmaktadır. Örneğin kullanıma ağırlık veren işlevci düşünce, bir yapı tasarımının işlevlere dayanması, mimarlık biçimlerinin işlevden türetilmesi gerektiğini savunur (İşlevselcilik). Yapımcılık yapının taşıyıcı strüktürünü önde tutan, onu vurgulayan bir yaklaşımdır. Günümüzde bunlara, yapı ile tasarımının üretiliş biçimini göz önüne alan kuramlar eklenmiştir. Bunların hepsinin çağdaş mimarlığın gelişmesi üstünde önemli etkileri olmuş, yapı ustalarının kendi teknolojik olanaklarına dayanarak yarattıkları geleneksel yapılardan kaynaklanan biçim ve beğeni anlayışlarının değişmesine yol açmıştır.
Firari Sevdam Tarih: 03.09.2009 22:33
[COLOR=#000000] AHŞAP EV « Mimari Sanatı
Ağaç tomruklarından ya da bunları keserek elde edilen keresteden yapılan ev. Ahşap inşaatta kullanılacak odunlar son çağına varmış ağaçlardan sonbaharda ya da kışın kesilmek suretiyle elde edilir. Böyle bir inşaat için ağaçların çatlak olmamaları, kuru olmaları gereklidir. Mimarî sanatının eski bir örneği olan ahşap ev ve inşaatlar, bugün artık bırakılmış durumdadır. çimento ve demirden yapılmaktadır.Yapı malzemesindeki bu değişiklik yüzünden, yeni binalar eski yapılara göre daha sağlam, daha dayanıklı olmalarının yanında, daha büyük ve çok katlı olma özelliğine de sahiptirler.Özellikle Amerika'da bu yapı sisteminin şaheserleri sayılan yüzlerce katlı büyük ve modern binalar yapılmıştır. Bu sebepte de modern şehircilik, geniş bir alana yayılmak yerine, dar bir alanda çok katlı binaların bulunduğu ve nüfusun da o nispette çok olduğu bir özellik arz etmektedir.

AKUSTİK « Mimari Sanatı
Sesin yansımasını binalar içindeki hareketini, binalar tarafından emilmesini inceleyen bilgi koluna verilen ad.

Akustik, bina plânlarının yapılmasında, önemle üzerinde durulması gereken bir bilgi koludur. konser salonlarının, tiyatro binalarının ya da odalarının akustik bakımından gerekli şekilde planlanması büyük önem taşır. Konser salonlarında ve tiyatro sahnelerinde, belirli bir yerde oynanan bir piyesin ya da verilen konserin, salonun her tarafından rahatlıkla akustik bilgi kolunun önemini anlatmaya yeter.

ANIT - KABİR « Mimari Sanatı

Büyük Atatürk'ün, aynı zamanda bir anıt da olan yattığı yer. Ankara'da İstasyon'un güneyinde; Bakanlıklar .Bahçelievler - Gazi Eğitim Enstitüsü ve İstasyon'un meydana getirdiği dörtgenin tam ortasında Anıttepe denilen yerde bulunmaktadır. 1945 yılında yapımına başlanmıştır.Atatürk'ün naşı 10 Kasım 1953 tarihinde geçici olarak bulunduğu Etnografya Müzesinden büyük bir törenle kaldırılarak Anıt Kabre yerleştirilmiştir.

Anıt-Kabir, Aile (Giriş Yolu) kısmı, Ön Avlu (Zafer Alanı), Şeref Salonu olmak üzere başlıca üç kısma ayrılmıştır. Aile iki tarafı ağaçlıklı bir yoldur. Buraya geniş merdivenlerden çıkılmaktadır.Baş tarafında biri Hürriyet kulesi, öbürü İstiklâl kulesi adı verilen iki taş kule vardır. Bu kulelerin iç duvarlarına Atatürk'ün hürriyet ve istiklâl için söylediği sözler altın yaldızla yazılmıştır. Bu kulelerden sonra uzun olan giriş yolu devam etmektedir. Yolun bitiminde iki grup heykel

Üç kadın heykelinin bulunduğu birinci grupta, kadınlardan birisi sükûn içinde öbürü ağlamakta, İkinci gurup heykeller bir askeri, bir öğrenciyi, Alle'den Zafer Alanı denilen ön avluya çıkılmaktadır. 80 metremetre genişliğinde olan Zafer Alanı'nın giriş kapısına 35 metre boyunda yekpare demir bayrak direği çekilmiştir. Zafer Alanı'ndan 33 basamak merdivenle 6 metre Basamakların orta yerinde taştan bir söylev kürsüsü bulunmaktadır.

Bu merdivenlerin duvarlarının kenarlarında Büyük Atatürk'ün İstiklâl Savaşı ile ilgili kabartmaları vardır. Bunlardan birinde Büyük Atatürk �Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir,

emrini verir şekilde, öbüründe sağ elini duvara dayamış �Hattı müdafaa yok,sathı müdafaa vardır� sözünü söyler şekilde temsil edilmektedir.

Dört tarafı, dört köşeli uzun sütunlarla çevrili bulunan Kabir'e (Mozole) bu merdivenlerden çıkılmaktadır. Mozole'nin sağ dış duvarında Büyük Atatürk'ün gençliğe söylevi; sol dış duvarında ise X. Yıl Nutku, mermer üzerine yaldızla yazılmıştır.

Bu iki duvar arasında Şeref Salonuna girilir. Şeref Salonunda tavanlar Türk halı desenlerinden alınmış motiflere göre, altın mozayiklerle renk renk işlenmiştir.

Şeref Salonu'nun karşısında büyük bronz parmaklıklı yüksek bir pencere bulunmaktadır.Ankara Kalesi'nin siluetinin göründüğü bu pencerenin bulunduğu alın duvarına, Büyük Atatürk'ün �Benim nâçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır� sözü, altın yaldızla yazılmıştır

Bu pencerenin önünde Lâhid bulunmaktadır. Lahid, yükseltilmiş olan bir ihtiram köşesine konmuştur. Ziyaretçiler, Büyük Atatürk'e çelenklerini buraya bırakırlar ve saygı duruşunu burada yaparlar. Atatürk'ün asıl mezarı, Şeref Salonu'nun altındaki Mozolenin alt katında, Asıl mezara alt tarafta bir kapıdan girilir. Buradaki yolun sağ ve solunda bir çok hücreler vardır.

Büyük Atatürk için bir Anıt - Kar bir yapılması, özel bir komisyonun tespit ettiği şartlar içinde milletler arası bir yarışma sonunda kararlaşmıştır. 2 Mart 1942 de sona eren yansımaya 29 yabancı olmak üzere 49 proje gönderilmiştir. Bu projeler milletler arası bir jüri tarafından incelenmiş ve Prof. Emin Onat ile Doçent Orhan Arda'nın projelerinin uygulanmasına karar verilmiştir. Bu projelerde yapılan bazı değişikliklerle Anıt -Kabir'in temel atma töreni 9 Ekim 1944 de yapılmıştır.

Yurdun çeşitli bölgelerinden getirtilen taşlarla, Türk işçilerinin ve gençlerinin çalışması ile tamamlanan Anıt -Kabir, Sümerlerin sanatından ilham alınarak yapılmış modern bir Türk eseridir. Anadolu'nun en büyük mimarî anıtıdır. Büyük bulunmaktadır. üçüncüsü bereketi belirten bir taş tutmaktadır. bir köylüyü temsil etmektedir. uzunluğunda 150 yükseklikteki Şeref salonuna çıkılmaktadır. ileri!� lahdin tam altında bulunmaktadır.

APARTMAN « Mimari Sanatı

Birkaç kat üzerinde bir kaç odalı daireye ya da bu gibi dairelere bölünmüş olan binalara verilen ad.

Bu çeşit yapılar, dar bir alana çok sayıda nüfusun yerleştirilmesi zorunluluğunun belirdiği büyük şehirlerde başlamıştır. Bu şekilde yanılar, uzun asırlar boyunca, tek tek ailelerin oturmakta olduğu geniş ve bahçeli evlerin verini almağa başlamıştır.

Bugün, modern ülkelerde ve büyük şehirlerde, içlerinde yüzlerce, binlerce kişiyi barındıracak şekilde büyük ve çok katlı apartmanlar yakılmaktadır.

BAĞDAT KÖŞKÜ « Mimari Sanatı

İstanbul'da bulunan Osmanlı anıtlarının en güzellerinden biri. Yapılmasına 1634 yılında başlanmış ve 1638 yılına kadar sürmüştür. 1638 yılında Bağdat'ın tekrar zapt edilme hatırası olarak �Bağdat Köşkü� adı verilmiştir. XV.yüzyıl Türk sanatının en güzel örneklerinden biridir. Mimari kesin olarak bilinmemekle beraber, zamanın mimarbaşısı Köşk, sekiz köşeli geniş bir plân üzerine inşa edilmiştir. İçi ve dışı çinilerle kaplıdır. Kasım'ın eseri olduğu sanılmaktadır.

BİNA « Mimari Sanatı

İçinde oturmak, herhangi bir amaçla kullanılmak üzere yapılan kapalı ve içi gerekli şekilde kullandıkları amaçlara göre çeşitli adlar alırlar. Ailelerin oturmasına işyerlerinin bulunduğu binalara han,yolcuların konakladıkları binalara otel, çeşitli işyerlerinin ve iş tesislerinin bulunduğu binalara fabrika (ya da yapılan işe göre boyahane dökümhane Demirhane, iplikhane gibi) denir. Bunlardan başka resmî işlere adalet sarayı, hükümet konağı, okul hastane kışla, postane gibi) binalarla binalar, çeşitli faaliyetlere yarayan (kütüphane, konser salonu, tiyatro, sinema gibi) binalara da genel binalar adı verilir.

Binalar, kerpiç, ahşap kârgir, betonarme yapı malzemelerinden yapılabilir, ilkel memleketlerde binalar çoklukla tahtadan sazdan, kıl ya da bezden yapılır.


CAPİTOL « Mimari Sanatı

Amerika Birleşik Devletleri Kongresinin Washington'daki toplantı yeri, 1800 yılından beri bu amaçla kullanılmaktadır. Bir birine bağlı birkaç taş binadan meydana gelmiştir. Yapının uzunluğu 229 metredir. Yüksekliği 37 - 43 metre arasında değişmektedir. Temeli 1793'te atılmış, kuzey kanadı 1800 de güney kanadı 1815 te bitirilmiştir. Yarımküre şeklinde ve dökme demirden yapılmış olan şimdiki kubbesi 1863 te bitirilmiştir.


CAPİTOLİUM « Mimari Sanatı

Eski Roma'da, şehrin kuzeybatı bölümünde Capitolinus dağında bulunan şehir akropolü ve oradaki binalar. Önceleri şehir kalesi ve sığınağı olarak kullanılmış sonraları şehrin dinî ve siyasî merkezi haline gelmiştir. Bugün Roma'nın önemli turistik bölgelerinden biridir.


ÇIRAĞAN SARAYI « Mimari Sanatı

İstanbul'da Boğaziçinde , Beşiktaşla -Ortaköy arasında Sultan Abdülâziz tarafından 1863 - 1867 yılları arasında yaptırılmış bir saray. Dört milyon altına mal olan plânı ve tezyinatı bakımından XIX. yüzyıl mimarimizin en güzel örneklerinden biri olan Çırağan sarayı, 1908 devriminden sonra kısa bir süre Meclisi Mebusan ve Âyan'a ayrılmış, 1910 yılında çıkan bir yangınla harap olmuştur. Bugün yalnız duvar, lan ve muhteşem kapıları kalmıştır. Tarihimizde Ali Suavi tarafından çıkarılan �Çırağan vakası� ile ünlüdür.

DEKORASYON « Mimari Sanatı

Mimarlıkta, yapıların içine ya da dışına uygulanan süsleme işine verilen ad. Dekorasyon, birçok sanat kollarını da içine almıştır. iç süsleme ve dış süsleme olmak üzere başlıca iki bölüm vardır. Dış süsleme, resim heykel ve başka güzel sanat kolları ile ilgilidir. Duvar renklerin den döşemenin biçimine ve yerleştirilmesine kadar her şeyi, belirli bir ahenk içinde hedef olarak alır. resimle mimarlığın bağdaşmasından ileri gelmiş, Dekorasyonda, genel olarak mimarlıkla beraber, birleştirmeyi

KIZKÜLESİ « Mimari Sanatı

İstanbul'da, Marmara denizinin kuzeydoğu ucunda, İstanbul Boğazının güneyinde, Üsküdar küçük adacık şeklinde bir kule. Bu kulenin kuruluşu üzerinde çeşitli söylentiler vardır. Bunlardan biri; imparator Kostanün'in kızının bir yılan bu tehlikeden kızını kurtarmak için, deniz üzerinde bu kuleyi yaptırmış olduğudur.Kızkulesi, bugün bir deniz feneri kıyılarına yakın kayalıklar üzerinde, tarafından sokulmak suretiyle öleceği yolundaki kehanet üzerine, olarak kullanılmaktadır.

RUMELİ HİSARI « Mimari Sanatı

Fatih Mehmet tarafından, İstanbul'un alınış yıllarında yaptırılmış olan ünlü hisar. Yapımına 1452 yılının Mart ayında başlanmış, aynı yılın Temmuz ayı sonlarında bitmiştir.

ŞATO « Mimari Sanatı

Ortaçağ boyunca, Avrupa'da, derebeylerin oturdukları kale şeklinde, kuleli ve önleri hendekli korunma ve oturma yerleri. Şatolar, bir bölgenin en yüksek yerine yapılır, devamlı olarak askerlerin koruyuculuğu altında bulunurdu. Şato çevresi ise, derebeyine bağlı köylülerin,dolu bir durumda idi.

Şatoların yüksek olan dış duvarlarının etrafında, derin su hendekleri bulunur, buradan yüksek olan şato duvarlarına geçmeyi imkânsız bir hale getirirdi. Giriş kapılarına, birer asma köprü ile geçilebilirdi. Bu kapıdan girildiğinde, büyük bir avlunun içinde çeşitli binalar, ahırlar bulunurdu.şato duvarlarının üzerinde kuleler ve bu kuleleri birbirine birleştiren savunma yolları bulunurdu. Şatoların yapılarında, böylece, uzun bir süre için savunabilme imkânı sağlayacak her türlü tertibat alınmış durumda idi.Şatolar, ateşli silâhların icat edilmesinden sonra, önemini kaybetmiş olan yapılardandır.