Bedava Yaşama Sanatı - Hatice Taşdelen

Sayfaları çevirdim tek tek. Hep böyle yaparım; vazgeçilemez bir kuralmış, bir kanunmuş gibi tek tek çeviririm sayfaları.

Niye her gittiğim yerde elime fotoğraf albümü tutuştururlar, anlamam. Tekli, çiftli, gruplar halinde bir yığın insan. Şusudur, busudur, akrabası, arkadaşı, komşusudur; her biri hakkında yığınla malumat verilir. Çok merak etmiş gibi dinlerim, hızımı alamam soru üstüne soru sorarım. Bu kadar ıcık cıcık soruya işkillense de, bir taraftan da ilgilenen birini bulmanın heyecanıyla anlatır durur hazret. Gerçekten merak mı ederim? Doğrusu hayır, hiç de merak etmem. Başka gereksiz şeyler dinlemektense elimde tuttuğum somut bir şey vardır ya, ona sevinirim en azından. Sevincimden ne soracağımı şaşırırım. Fotoğrafların hikâyelerini kendim tahmin etmeyi daha çok severim sevmesine, lakin hızını kesmeye de kıyamam anlatıcının. Sayfalar ilerledikçe insanlar, malumatlar birbirine karışır, anlama özürlü gibi aynı kişiyi on kere sorarım, bu kimdi, kimin nesiydi diye.

Çilekeş insanlarla doludur bu güzelim dünya, ne zor rollerin hamalıdır kimisi! Öyle ki küçük yaşlarda sırtlanmışlar vardır hayatın tüm yükünü. Tıpkı şu karedeki Şakire Hanım gibi. Ne babadan, ne ölen kocadan tek kuruş kalmamıştır, çalışıp çabalayıp iki çocuğuna bakmıştır; hem de kimseye yük olmadan. Kısa beyaz saçları, sararmış yüzü, güneş almayan o bodrum katındaki daireye taşındıktan sonra biraz daha beyazlamış, biraz daha sararmıştır sanki. Hep kendi yağıyla kavrulur durur da, etrafındakilere, benim de şuna ihtiyacım var demek aklının köşesinden bile geçmez. Herkes de onun işi iş sanır. Kaya gibi, dağ gibi güçlü, taşı sıksa suyunu çıkarır, hiç parasız kalmaz, hiç hasta olmaz, hiç kederlenmez, hiç derdi yoktur, işine hiç geç kalmaz, başına güneş geçmez, ne bileyim kışın kar altında buz tutmuş yollarda yürürken hiç kayıp düşmez sanırlar belki de.

O sebeple gelir gider dertlerini anlatırlar bu zavallıcağıza. Sanki onun kendine göre bir yaşantısı -okuduğum bir kitapta yaşantı kelimesinin doğruluğu sorgulanıyordu; sızıntı, kırıntı, çöküntü, üzüntü gibi basit, sıradan, az, acınılası bir anlam mı taşımalıydı bu değerli sözcük- yokmuş gibi, herkes bir tarafından çekiştirip kendi hayatına seyirci yapmak ister onu. Eften püften sorunlarıyla kafasını şişirirler. Sen de nasılsın, bir derdin var mı demek hiç akıllarına gelmez. Kim bilir onun ne sıkıntısı vardır gibilerinden bir laf etseniz, bir an duraksar, gözlerinize anlamsız anlamsız bakar, sonra devam ederler kendilerini anlatmaya, kaldıkları yerden. Çünkü durmadan kendinden bahsedenler için, başkasının ciddi dertleri pek bir önemsiz, kendi minnacık sorunları ise pek bir önemlidir. Cenaze evine taziyeye gittiklerinde, üç hafta önce yakalandıkları gribi, bu kahrolası grip yüzünden ne zor günler atlattıklarını uzun uzadıya anlatabilirler, hatta nerede olduklarını unutup, silin o gözyaşlarınızı canım, üzülmeyin, gripti geçti gitti işte bile diyebilirler hiç utanmadan mesela.

Bir de durmadan etrafından bir şeyler talep ederek yaşayanlar vardır. Tıpkı şu karedeki apak ve tıknaz Emin Bey gibi.

Elli beş yaşlarında, şen şakrak, muhabbeti ballı biridir Emin Bey. Öyle tatlı konuşur, kaşıyla gözüyle, tüm bedeniyle öyle canlandırmalar yaparak anlatır ki her şeyi, sizi nereye getirmeye çalıştığını ve muhabbetin sonunda sizden neler koparacağını anlayamazsınız bile. Siz o ahenkli cümlelerin verdiği uyuşuklukla yarı sarhoş yarı mest dinlerken, o, her türlü zemini ayarlar, sürükler götürür sizi istediği kıyıya. Hep aynı tuzağa düşmenize ve hep sizden bir şeyler isteneceğini bilmenize rağmen bir daha, bir daha, bir daha düşersiniz aynı tuzağa. Birinden dert yanar mesela, darda kalmıştır da yüz elli lira borç istemiştir ondan. Dünyanın en ilginç olayını yaşamış gibi başlar anlatmaya. Akışa kapılır gidersiniz, öyle bir noktaya gelir ki anlattıkları, “Adam olan adamın cebinde yüz elli liracık da olmaz mı canım?”a dayanır. Olmaz olur mu canım dersiniz, yüz elli lirasız da hiç çıkılır mı sokağa? Adam olan adam çıkmaz. İşte tam bu esnada, hazır sizi kıvama getirmişken, hemen yüz elli lira borç verip veremeyeceğinizi sorar Emin Bey. Hadi bakalım! O kadar ayıplamış, onunla beraber atmış tutmuşsunuz cebi boş gezenlere. Erkekseniz yok deyin şimdi. Mecburen çıkarır verirsiniz cebinizdekini, aklınıza yana yana. Borç dediyse, adı borçtur, o borç asla ödenmez, bunu bilirsiniz, bilirsiniz de, bir dahaki sefere daha uyanık olmayı öğrenmenin bedeli olarak verirsiniz parayı, öğrenemeyeceğiniz gün gibi ortadayken. O kadar çok numara vardır ki onda, hangi birini öğreneceksiniz? Ne mümkün!

Emin Bey hiç aynı telefondan aramaz sizi. Her seferinde, bakarsınız ekrana, başka bir numara… Artık o anda yanındaki her kimse, o garibana kıyamaz lafı fazla uzatmamaya çalışırsınız. Öyle bir albenilidir ki konuşmaları, kapatsanız da gözünüz telefonda, aklınız Emin Bey’in cümlelerinde kalır.

Arayıp sizi davet eder mesela, falanca lokantada buluşup bir akşam yemeği yiyelim gözüm, azizim der. Sizi nasıl da göresi geldiğinden falan bahseder. İki eliniz kanda da olsa gidersiniz, bir bakarsınız ki Emin’in etrafında üç beş kişi daha… Hem de tam sizin işinizin düşeceği insanlar. Nasıl bilir bunu Emin, kimin işi kime düşecek nasıl hesaplar, ne ara toplar insanları bir araya, herkesi nasıl tanır, nereden tanır, insanın aklı almaz. Güle oynaya yenir yemekler, e hesabı ödemek de size düşer elbet, kaz gelecektir neticede. İşte bu da kocaman bir yanılgıdır, hiç kaz gelmez size. Zira bütün kazları Emin Bey toplar, hem de bedavadan. Onun tavuğunu buna, bunun tavuğunu ona vererek tüm kazları toplar gider. Siz artık meseleyi kaç gün sonra çözersiniz, ne zaman ayılırsınız Allah bilir.

Emin Bey, insan psikolojisinden çok iyi anlar, kimi nasıl kıvama getireceğini çok iyi bilir. Herkesi herkese büyük adam olarak tanıtır; iki satır yazan ünlü yazar, bir büfe açan büyük işadamı, hasta bakıcı aranılan doktor, bir iki kere parti binasına girip çıkan “başkanım” oluverir birden. Hal böyle olunca öven memnun, övülen hepten memnun… Böyle büyük adamlarla tanışıyorsunuz da daha ne istiyorsunuz? Minnettar kalır, fazla fazla ödersiniz üstünüze düşeni. Aslında sizi de sıradan bir çiçekçiyken bir numaralı botanik uzmanı olarak tanıtınca biraz uyanır gibi olursunuz ama methiyeler öyle yaldızlı öyle allı fallıdır ki, adam sen de deyip kaptırıverirsiniz kendinizi ortama. Bir botanik uzmanı nasıl durur nasıl bakarsa, siz de öyle durup öyle bakmaya çalışırken bulursunuz kendinizi aniden. Sadece orada, o an mı? Hayır, günlerce bu kimliğin etkisinden kurtulamaz, siz fark etmeseniz de kim bilir ne gülünç durumlara düşersiniz.

Emin Bey’in ne işi ne geliri ne de para kazandıracak herhangi bir becerisi vardır. Yine de beş kuruş harcamadan gayet lüks bir yaşam sürmenin yolunu bulmuştur. Arabanızla şoförlüğünü yaptırır size, yemek yer, uçağa biner parasını size ödettirir. Yetmez cebine para da koyarsınız. İstemeden, nasıl olduğunu anlamadan… İradesini kaybetmiş gibi, basireti bağlanmış gibi… Hipnoz olmuş gibi… Zombi gibi…

Kanımca, bedavadan yaşayabilme; tıpkı bir kamyon dolusu konuşup da hiçbir şey söylememe gibi, tıpkı bütün ilimleri tekelinde tutup da hiçbir şey bilememe gibi, tıpkı her işte mahir görünüp de hiçbir şey becerememe gibi, her yiğidin ha deyince icra edemeyeceği ince bir sanattır.

İşbu sebeplerle böyle mümtaz kişilerin değerinin iyi bilinmesi ve nesilleri tükenmeyip ziyadeleşsin amacıyla dikkatle muhafaza edilmeleri icap eder. Hürmetler, size ve yüce bedava yaşama sanatınıza Emin Bey. Yayaya şaşaşa Emin Bey.

Bakın iki kişinin hikâyesini uydurdum bile kendimce. Uydurdum mu dedim, yanlış, ah, ne talihsiz bir sözcük -sözcüklerin de talihi varmış demek ki- kullandım. Siz boşuna anlatıyorsunuz sayın ev ve albüm sahibi. Benim gördüklerim sizin anlattıklarınızdan çok daha gerçek.


Hatice Taşdelen

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 412
favori
like
share