Günümüze dek ortaya çıkarılan yaklaşık 600 çivi yazılı yazıt, Urartu uygarlığının sırlarını anlatıyor.





Hormuzd Rassam, 1880 yılının sıcak bir Temmuz günü Van'a ayak bastı. Hiç vakit kaybetmeden bir ata atladı ve kale eteğinde yayılan eski şehre birkaç kilometre uzaklıktaki Toprakkale kayalıklarına tırmandı. Amerikalı misyoner Dr. D. Raynolds ve Van'da o dönem İngiltere'nin konsolos yardımcılığı görevini yürüten Topçu Yüzbaşı E. Clayton'ın, İstanbul'dan alınan fermanla onun adına yürüttüğü kazıların ilk sonuçlarını görmek için sabırsızlanıyordu.Tepeye yaklaştıkça, birkaç yıl önce sir Henry Layard'ın İstanbul'da, antikacı Sedrak Devgantz'dan aldığı altın kaplamalı tunç heykelcikler ve Müze-i Hümayun'ca satın alınmış, Van kaynaklı olduğu söylenen, insan başlı, kuş gövdeli tunç kazan kulplarını düşünerek atını mahmuzladı.

Musullu mütevazı bir Keldani aileden gelen bu Osmanlı Assurbilimci 1840'lardan beri Layard'ın yanında bilgili ve sadık bir arkeolog olarak yetişmiş ve eğitimini Magdalen Kolej'de tamamlamıştı.

1850'de Layard'la yaptığı ilk gezide Valilik mimarbaşısı Nikoğos'un rehberliğinde dolaştığı Van Kalesi kayalıkları onu çok etkilemişti. O zamanlar Assur kraliçesi Semiramis'in ( Ş ammuramat) yaptırdığı sanılan kale, kayalara oyulmuş uzun çivi yazıları ve görkemli mezar odalarıyla adeta gönüllerinde taht kurmuştu.

Ancak bu düşüncelerle heyecanla tırmandığı kazı alanını gördüğünde yaşadığı, tam anlamıyla bir düş kırıklığıydı. Defineciler tepeyi delik deşik etmişti. O ana kadar ele geçen buluntular ise ağırlığ ı "200 pound"u (yakla şık 80 kg.) geçmeyen kırık ve paslı kap kacak parçasıydı.

Assur başkentlerinde görmeye alıştığı uzun taş kabartma sıralarından ve çivi yazılı tabletlerden hiç iz yoktu. Bu eserlerle İngiltere'ye dönemezdi. Hocası Layard ve sponsor kurum British Museum'u hoşnut edecek "parçalar" bulmak üzere son bir gayretle çalışmaya girişti. Amacına ulaşması çok zaman almadı...

Modern arkeoloji teknikleriyle hiç bağdaşmayan yöntemlerle, derin kuyular açarak yürüttüğü kazılarda tunç kalkanlar, tunç boğa başları ile bir tapınak ortaya çıkardı ve bir ay sonra Van'dan ayrıldı. Assur İmparatorluğu'nun göz alıcı kültürel mirasının peşinde koşan bu bilim insanları, Urartu'nun henüz tam anlamıyla farkına varamamıştı.

Urartu'nun yeniden tüm ihtişamıyla hatırlanması için bilim dünyası 70 yıl beklemek zorunda kaldı. Hormuzd Rassam'dan 70 yıl sonra Van Gölü havzasını bisiklet sırtında gezen İngiliz arkeolog Charles A. Burney, Urartu adını pek çok yönüyle aydınlattı. Onun araştırmaları sayesinde, insanlık unutulmuş bir uygarlığı ana hatlarıyla tanımaya başlamıştı.

Bugüne geldiğimizde ise, Rassam'ın çok sayıda eseri ortaya çıkardığı Toprakkale'de Urartu'dan geriye pek az şey kalmış durumda. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında İngiliz, Alman ve Ruslar tarafından yapılan ilk kazılardan sonra taş taş üstünde kalmayacak şekilde yağmalanan; Urartu hükümdarı II. Rusa'nın (İÖ 7. yüzyılın ikinci yarısı) kendi adını verdiği kutsal kentinde (Toprakkale), kayalara oyulmuş temel izleri ve bir su sarnıcı dışında artık hiç eser yok.

İÖ 9. yüzyıl ortalarından İÖ 7. yüzyıl ortalarına kadar biçimlenip gelişen Urartu uygarlığının keşfinde başrol oynayan bu kentte bulunan ve dünya müzelerinin vitrinlerini süsleyen şaheserler ise Urartu'nun adını ölümsüzleştiriyor.

Peki, kimdi bu Urartular? Doğu Anadolu'nun bu eski sakinleri, aşiretlerden böyle güçlü bir devlet sistemini nasıl yaratabilmişlerdi? Bu soruların yanıtı, bugüne kadar bulunmuş, sayıları 600'ü bulan çivi yazılı yazıtta gizli. Bu yazıtlardaki resmi tarihin yanı sıra gün ışığına çıkarılan kalıntılar Urartu uygarlığına ait sırları birer birer ortaya döküyor.

Ama yazıtlarda kendisini "evrenin kralı", "krallar kralı" gibi abartılı unvanlarla tanımlayan gururlu hükümdarlara ne denli güvenilebilir? Yenilgi ve başarısızlıklarından asla söz etmeyen bir hükümdarın verdiği bilgiler ne dereceye kadar doğru olabilir?

Doğruluğuna emin olduğumuz şeylerden biri, yazıtlarında kendilerini Biainili olarak andıkları ve Bian adının, Vian-Buan-Van değişimiyle günümüze değin ulaşmış olması. Güneydeki Mezopotamya halkları ise onlara daha çok Uruatru, Urartu ya da Uraştu demeyi tercih etmişti.

Urartu adını ilk kez İÖ 13. yüzyılda Assurlular kullanmıştı. Onlara göre, bu dağlık bölge Uruatri(u) ve Nairi denen iki büyük ülkeye ayrılıyordu ve çok sayıda aşiret arasında paylaşılmıştı.

Doğal bir kale görünümündeki Doğu Anadolu yüksek yaylasının engebelerle birbirinden ayrılan irili ufaklı vadilerini mesken tutan bu eski aşiretler, daha çok küçükbaş hayvan besiciliği yapıyorlardı.

İÖ 9. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Van Gölü havzasında giderek güçlenen bir krallığın ayak sesleri duyulmaya başladı.

Yakın Doğu'nun eski güç dengelerinden Hitit ve Mitanni imparatorlukları tarih sahnesinden çekilirken, onların yerini yeni aktörler almaya başlamıştı.

O dönemde Mezopotamya'da parlayan Sami kökenli Assurluların belgelerinde, Urartulu Aramu'dan (Arame) ve ordularından söz ediliyor. Bu belgelerde adı Aramice'ye benzeyen Aramu'nun, Doğu Anadolu'nun yerli aşiretlerini denetim altına almaya başlayan ilk Urartu hükümdarı olduğu kaydediliyor.

Ayanis



Van havzasındaki Ayanis'te her yıl yapılan kazılarda Urartu'nun karanlıkta kalan yönleri gün ışığına çıkarılıyor.

2475 Taş



Van yakınlarındaki Kalecik'te büyük bir özen ve geometri ile dikilmiş 2475 taş, yöresel kireç taşından yapılmış. Boyları 130-80 santimetre arasında değişen bu taşların sırrı henüz çözülemedi ama Urartular'ın gözünde büyük önem taşıyor olmalıydı.

Haldi Tapınağı



Ayanis'teki Haldi Tapınağı'na 210 cm uzunluğundaki bir koridorla geçiliyor. Tabanı su mermeri levhalarla kaplı koridorun yan duvarları ve cephesinde kral II.Rusa'nın başarılarını anlatan bir yazıt yer alıyor.

3 Ayaklı tunç şamdan



1960 yılı baharında Ağrı-Patnos yakınındaki Aznavurtepe'de (Kottepe) kaçak kazı yapan defineciler, eni ve boyu 5 metreyi aşmayan, duvarları resimlerle süslü bir oda ortaya çıkardılar. Odanın tabanında 1,80 metre boyunda üç ayaklı tunç bir şamdan ya da buhurdanlık yatıyordu; boğa tırnağı biçimli üç ayağı, 9,7 santimetre boyunda, kükreyen aslan heykelcikleriyle süslüydü. Gövdesine Urartu çivi yazısı ile kazınmış olan yazıtta Urartu kralı Minua'nın, efendisi Tanrı Haldi'ye adak olarak sunduğu yazılıydı. Defineciler bu değerli eseri apar topar yurtdışına kaçırdılar; yalnızca aslan heykelciklerinden biri jandarmanın eline geçti. Parçalanan bu eser bugün Kudüs'te İsrail Müzesi'nde, üç ayak üzerindeki küçük aslanlardan biri de Van Müzesi'nde sergileniyor.

Kırık Çömlek



Ayanis kazısında ortaya çıkarılan bu kırık çömlek ağzının, yıkanıp temizlendikten sonra kompas yardımıyla deseni çiziliyor.

Tanrı İrmuşini Tapınağı



Çavuştepe'de Aşağı Kale'de Tanrı İrmuşini adına yapılmış tapınağın kapısındaki çivi yazılı Urartuca kitabe, sert bazalta oyulmuş ve yüzeyi özenle zımparalanmış.

Aslan başı bilezikler



Tunç bir halkanın uçlarındaki altın kaplama aslan başı şeklindeki bu bileziği Urartu soyluları ve bürokratları kullanıyordu. Urartu kuyumculuğunun şaheserlerinden olan 8,8 santimetre çapındaki eser Van Müzesi'nde sergileniyor.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 479
favori
like
share