Hırsız ve Polis 3 - Nesrin Göçtürk Kaya

Dönüp sesin geldiği demir kapıya doğru baktı. Genç bir adam karşısında, karanlığın içinde kıpırdamadan duruyordu. Ay ışığında tıpkı bir heykeli anımsatıyordu.
“Kimsin sen be? Ne işin var burada?”
“Beni bırak şimdi. Sen gerçekten aşağıya atlayacak mısın?”
“Sana ne bundan?”
“Neden bu kadar acele ediyorsun? Zamanı gelince nasılsa öleceksin, değil mi?”
“O zamanı beklemek zorunda değilim, tamam mı? Karışma bana!”
“Sigaran var mı?”

Genç kız bir an duraksadı. Az önce arkasında genç adamın sesini duyduğunda onu polis zannedip bir an panik yaşamıştı ve bu nedenle hala bacakları titriyordu. Duvarın dibine usulca çöktü ve gömlek cebinden sigara paketini çıkartıp üzerine çakmağı da koyarak genç adama uzattı. Genç adam sol bacağını sürüyerek geldi ve sol bacağını hiç kırmadan uzatarak, kendisine şaşkınlıkla bakan genç kızın yanına oturdu. Paketten iki sigara alıp yaktı ve dönüp birisini genç kıza uzatırken onunla bir an göz göze geldi. O anda yemyeşil bir ormanın derinlerinde kaybolduğunu düşündü ve kalbinin titrediğini hissetti. Bakışlarını kaçırarak usulca mırıldandı.
“Ölmek için müthiş bir hava aslında.”
“Seni hiç buralarda görmedim, kimsin sen? Sokaklarda yaşamadığın belli, bu saatte ne işin var burada?”
“Hava çok güzeldi, uyku tutmadı ve bu nedenle yürüyüşe çıkmıştım. Tam ilerideki ana caddeye gelmiştim ki, bir an yıldızların sesini duyup gökyüzüne baktım. Yıldızlar bana burayı tarif edip “Güzel bir kız, çok aptalca bir şey yapıyor Umut. Çabuk yetiş ve onu kurtar” dediler.”
“Çok komik!”
“Niye? Bana inanmıyor musun?”
“Ben hayatta kimseye inanmam! Üstelik bu masala çocuklar bile inanmaz. Sahi sen ne zamandır buradasın? Konuştuklarımı duydun mu?”
“Kısmen duydum evet! Boş ver yıldızları, bak artık karşında sorularına cevap verecek, sorunlarını dinleyecek bir insanoğlu var.”
“Seninle konuşmak isteyen kim? Lütfen gider misin artık ya?”
“Biliyor musun? Aslında, şu lânet bacakla bu kadar merdiveni çıkmamın tek sebebi, senin az önce yapacağın şeyi yapmayı düşündüğüm içindi ama seni öyle görünce…”
“Ne? Yani, sen… Sen de mi?”
“Neden şaşırdın küçük hanım? Dünyada sorun yaşayan, derdi olan bir tek sen misin sanıyordun?”
“Ben… Yani senin… Yani… Yaşamdan kopmak isteyecek kadar ne sorunun var ki?”
“Neden anlatayım? Konuşmak istemeyen, dinlemek de istemez, ben gideyim artık”

Umut, ayağa kalkmaya çalışırken genç kız, onu kolundan tutup tekrar oturması için ikna etmeye çalışıyordu.
“Gitme ya! Artık cesaretim kırıldı. Bu akşam aynı şeyi tekrar deneyemem. Sanıyorum bu iş başka bir güne kaldı. Üstelik sanki yüzlerce yıl sonra ilk kez bir insanoğlunla konuşuyorum.”
Umut, tekrar yerine oturdu. Zaten genç kızın kafasını karıştırmak için blöf yapmıştı.
“Seni anlayabiliyorum. Ben de şu demir kapının önüne gelinceye kadar ölüm konusunda kesin kararlıydım ama seni görünce düşündüğüm şeyin aptallık olduğunu anladım. O duvarın önünde, o kadar aciz o kadar çaresiz ve o kadar zavallı görünüyordun ki! Oysa acizlik, çaresizlik insana hiç yakışmıyor. Direnip mücadele etmek, belki de bu mücadeleden zaferle çıkmak varken, yaşamına son verip şansını kaybetmek… Ha! Bu arada adım Umut.”
“Benim adım da Hasret! Bak umut, bu kadar yıl mücadele veriyorum ve ne bir şans yakalayabildim ne de hayallerimin bir tanesine ulaşabildim. Bundan sonra da hiçbir şeyin değişmeyeceğinden eminim”
“Umut ve Hasret! Sen, hasretle umudu beklemişsin, ben de umuda hasret yüklemişim. Bak ne yapalım biliyor musun? Önce sen bana, tüm içtenliğinle ve dürüstlüğünle yaşadıklarını anlat, sonra da ben sana anlatayım. Sonunda, verdiğimiz kararda hiç bir değişme olmasa da en azından bizi dinleyen birisine son kez sorunlarımızı anlatmış, deşarj olmuş oluruz. Ne kaybederiz ki? Gün doğduktan sonra da herkes kendi hayatına döner. Ne dersin?”
Genç kız gülümsediğinde Umut onu, masum küçük bir kız çocuğuna benzetti. Hasret, kendi kendine konuşur gibi yaşam öyküsünü anlatmaya başladı. Umut dikkatle onu dinliyordu.

Yeşillikler içinde küçük ve şirin bir kasabada doğmuştu. Balköpüğü sarısı saçları, yemyeşil gözleri ve pembe, beyaz teniyle çok güzel bir bebekti. Annesinin onu dünyaya getirirken ölmesi nedeniyle teyzeleri ona ‘Hasret’ adını vermişlerdi. Babası ise, annesinin ölümüne neden olduğunu düşündüğü küçük kızına âdeta düşman olmuştu. Bu nedenle Hasret, akrabaları arasında büyütülmüştü. Yıllarca karısının ölümünden kızını sorumlu tutan adam, değil kızıyla ilgilenmek, onunla aynı kasabada yaşamaya bile tahammül edemiyordu.
Hasret on beş yaşındayken babası, kasabaya asker arkadaşını ziyarete gelen bir yabancıyla anlaşmış ve kızını onunla evlendirmek için söz vermişti. Hakkında, Ankara’da oturduğu ve çay ocakçısı olarak çalıştığı dışında kimsenin hiç bir şey bilmediği ve ziyaretine geldiği asker arkadaşının bile kendisine kefil olmaktan kaçındığı otuz beş yaşındaki Hamza adında yabancıyla, hoca nikâhı kıyıldıktan sonra Hasret, Ankara’ya gelin gitmişti.
Hasret’in gözyaşlarına karışan yalvarmaları ve tüm akrabaların isyanları, karşı çıkmaları işe yaramamış, babasını ikna etmeye yetmemişti.

Hamza, bir kahvehanede ocakçılık yapıyordu. Küçük, tek katlı bir gecekonduydu evleri. Kışın damı akan, yazın lâğım kokan bakımsız bir evdi. Hep içki içerdi adam, hiç ayık gelmezdi eve ve her fırsatta bir bahaneyle genç kızı öldüresiye döverdi. Kapı dışarıya çıkması yasaktı. Ev işleri dışında, küçük televizyon ekranında genellikle, evlilik ilişkileri üzerine, aşk üzerine, sevgi üzerine yoğunlaşan filmler seyrediyor ve oradaki kahramanların yerine kendisini koyarak hayalleriyle yaşıyordu. Kendi evliliği normal yolla olmadığı gibi normal şartlarda da yaşanmıyordu. Hamza, genç kıza cinsel anlamda elini bile sürmemişti. Geldiğinden bu yana ayrı odalarda yatıyorlardı. Bu nedenle de evliliği bir yılını doldurmasına rağmen Hasret hala bakireydi! Nedenini anlayamıyordu genç kız, korkudan soramıyordu.

Baskı ve şiddetler devam ederken, bir kaç kez evden kaçıp gitmeye karar vermişti ama her seferinde, sokakların kendisi için daha büyük sorunlar getireceğini, acılar yaşatacağını düşündüğü için bu fikrinden vaz geçmişti. Bir gün şans ona da gülecekti, buna yürekten inanıyordu. Öyle bir umuttu ki bu sarıldığı, yıllardır, her yeni doğan gün batıncaya dek sabırla kendisine sunulacak şansını bekliyordu.
Evin içinde dayak yiyerek, küfür ve hakaret işiterek, yarı aç, yarı tok, böylece yıllar geçip gidiyordu. Ankara’ya gelişinin üzerinden üç yıl geçmişti. Duyguları yıpransa da bedeni hırpalansa da Hasret, hala o eve geldiği ilk günkü kadar masum bir kız çocuğuydu!
Bir sabah, kahvaltı masasını toplarken Hamza`nın yattığı odasının aralık kalan kapısından, gizlice yatağının altına bir şeyler sokuşturduğunu görmüştü. O, evden gittikten sonra yatağın altına baktığında bir tomar kâğıt para görünce çok şaşırmıştı. Kahvede ocakçılık yapan ve ekmek parasını zor denkleştiren kocasının, bu parayı nereden bulduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Akşam olduğunda Hamza’ya paradan bahsedecek olmuş fakat sonradan vazgeçmişti. O gece, odasında uyurken sesler duyup uyandığında, Hamza’nın diğer odada bir adamla konuştuğunu duymuştu. Konuşmalarından ikisinin de sarhoş olduğunu anlamıştı. Yataktan kalkıp usulca kapıyı aralayarak konuşulanları dinlemeye başlamıştı. Hamza yanındaki adama, Hasret’in artık onsekiz yaşını doldurduğunu ve hala bakire olduğunu yeminler eşliğinde söylüyor, fiyatı çok bulan adamı ikna etmeye çalışıyordu.

Hasret bir an düşüp bayılacağını hissetmişti. Bütün vücudu titriyor, yüreği çıkacakmış gibi atıyor, düşünceleri aklından hızla akıp gidiyordu. Demek Hamza, bu nedenle ona elini sürmemişti. Bakire olarak daha çok para edeceğini hesaplamıştı. Onsekiz yaşını doldurmasını beklemesinin sebebi de başının belâya girmemesi içindi demek! Yatağın altındaki parayı da içerideki adamdan kaparo olarak aldığını anlamıştı. O anda panik yapmaması gerektiğini düşünüyordu. Anî bir kararla üzerine alelâcele bir pantolon ve kazak geçirip başına şalını almıştı. Daha sonra yatağın altındaki paraları kol çantasına koyup sessizce pencereden atlamış ve caddeye doğru koşmaya başlamıştı. Caddeden geçmekte olan bir taksiyi durdurup binmiş ve şoföre otobüs terminaline gitmesini söylemişti. Yarım saat sonra da İstanbul’a doğru yol alan bir otobüsün koltuklarından birisinde oturuyordu. Başını pencereye dayamış, gökyüzündeki yıldızlara bakmıştı bir süre. Doğacak yeni günün kendisi için beklediği şansı getirmesini dileyerek gözlerini usulca kapatmıştı.

Otogara geldiğinde önce küçük bir otelde oda kiralamıştı. Yanındaki parayla bir süre idare etmiş, bu arada da iş aramıştı. Karşısına çıkan insanlar ondan hep başka şeyler beklemiş, istemişti. Sonunda parası bitmiş ve aç, açık sokakta kalmıştı. Artık o da sokaklarda yaşayan kimsesiz çocukların arasına karışmıştı. Bu çocuklar ortalama sekiz, on yaş grubundaydı. Kendilerine yardım etmesi karşılığında genç kızı koruyacaklarına söz vermişlerdi. Yardım diye istedikleri ise, hırsızlık yaparken onlarla birlikte olmasıydı. Çaresiz kabul etmişti. Bu kocaman kenti hiç tanımıyordu. İlk hırsızlık girişiminde çok korkmuş ama başarılı olmuştu.

Bir süre, on yaşındaki “dişlek” lâkaplı çocukla ikili oluşturmuşlar ve pazar tezgâhlarından, küçük market ve bakkallardan yiyecek, sigara çalmışlardı. Bu konuda o çocukla aralarında sağlam bir ortaklık kurulmuştu. Hasret, mal sahibini oyalarken, dişlek de gözüne kestirdiği yiyecekleri aşırıp kaçıyordu. Bir yılın sonunda bu ortaklık, bir yürüyüşe katılan dişleğin polis tarafından yakalanıp yurda gönderilmesiyle sona ermişti. Zaten Hasret, bu çocukların yanında pek emniyette olmadığını düşünmeye başlamıştı. Küçük oldukları için sık sık polisler tarafından toparlanıp götürülüyorlardı. Bu işi tek başına yapmaya karar vermişti. Bu bölgeyi artık avucunun içi gibi biliyordu. Ne var ki, bundan sonra gündüzleri hırsızlık yapmayacak geceleri işe çıkacaktı. Bu iş için, kendisine farklı bir tarz oluşturacak özel kıyafet de almıştı. Artık gündüz gözüne kestirdiği yerlere geceleri o kıyafetleri giyerek giriyor, ekmek, sigara gibi gereksinimlerini temin ediyordu. Gündüz sokakta gezerken görüntüsüyle bir genç kızı, gece hırsızlık yaparken giysileriyle bir erkeği anımsatıyordu. Bu nedenle de polis onu bir türlü yakalayamıyordu.

“İnan bana Umut, kimseye bir zarar vermedim ben. Yaptığım iyi bir şey değil biliyorum ama sadece karnımı doyurmak ve yaşamak için yapıyorum.”
“Neden bu akşam kendini öldürmek istedin?”
“ O lânet geceyi yaşayana kadar hiç ölümü düşünmemiştim. Sanıyorum bir buçuk yıl kadar önceydi, istemeden birisinin ölümüne neden oldum. Her gece rüyalarıma giren, baktığım her yerde karşıma dikilen bu hayaletten kurtulmak için ben de ölmek istedim”
“Nasıl oldu bu?”
“Yine bir iş için küçük bir sokakta bakkala girmiştim. Ekmek ve sigara aldıktan sonra tam bakkaldan çıktığımda polis arabasıyla karşılaştım. Polislerden birisi işgüzarlık yapıp arabadan indi, silâhını çekti ve peşime takıldı. Bir ara arkama baktığımda epey yakınımdaydı ve çok genç olduğunu o an fark ettim. Ben caddeden karşıya geçtim ama ona araba çarptı. Sanıyorum o öldü.”
Umut, bir an tüm vücudunun taş kesildiğini zannetti. Kıpırdayamıyordu. Kalbi durmuş, atmıyordu sanki ve kulakları uğulduyordu. Boğazında toplanan çığlık dudaklarından dışarıya çıkmasın diye dişlerini alt dudağına geçirmişti. Elini yumruk yapmış, farkında olmadan sol bacağını peş peşe yumrukluyordu…
Hasret bir an dönüp ona baktı.

Nesrin Göçtürk Kaya

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 380
favori
like
share