Hırsız ve Polis 4 - Nesrin Göçtürk Kaya

“Ne oldu sana ya? Bu kadar etkileneceğini bilmiyordum.
E,haydi! Benim hikâyemi dinledin, şimdi de sen anlat bakalım. Bir kaç saat sonra güneş doğacak”
Umut, önce derin bir nefes alıp birkaç saniye nefesini içinde tuttu. Sonra, boğazını temizler gibi birkaç kez öksürdü.
“Özür dilerim Hasret! Evet, yaşadıklarından çok etkilendim. Şey, o kıyafetlerin buradaysa görebilir miyim? Yani… Senin için bir sakıncası yoksa tâbii”
Hasret sesini çıkartmadan usulca ayağa kalktı. Terasın diğer köşesine sakladığı kıyafetlerini alıp geri dönerken Umut, o gece kovaladığı hırsızın uzun bacaklarını anımsadı.

Kar maskesine, siyah monta ve eldivenlere bakarken sol bacağı sızlıyordu. Güçlükle ayağa kalktı. Genç kızın karşısında durup gözlerine baktı. Hasret’in iri yeşil gözleri, masum bakışlara bürünmüştü. Bir an yüreğinin titrediğini hissetti. Omuzlarından aşağıya dökülen balköpüğü saçları rüzgârda hafifçe uçuşuyordu.
“Şimdi, benim evime gidelim desem, gelir misin?”
Genç kız bir adım geri çekildi. Yüz hatları gerilmiş, yüzüne aşağılayıcı bakışlarla bakıyordu.
“Neden?” diye bağırdı. “Çaresiz olduğum için mi,ha? Bunun için mi anlattım sana kendimi? Çaresiz olduğumdan emin olmak için mi dinledin beni ha? Sen de mi… Sen de mi ya?”
“Yok, yok! Bir saniye, beni yanlış anladın!”
Umut onu ikna edip kendisine güvenmesini sağlamak için cümlelerini özenle seçmeye çalışıyordu.
“Bak, mantıklı düşün, ben sana bu halimle bir kötülük yapamam ki! Üstelik öyle bir niyetim olsaydı, saatlerdir yanında oturuyorum bunu sen hissederdin, hissederdin değil mi? Sadece seninle kader arkadaşı olduğumuzu düşündüm, üstelik hava da iyice serinledi. Birlikte eve gideriz ve çay demleriz, sonra da ben hikâyemi sana anlatırım diye düşündüm. Yemin ederim şu anda senin aklından geçenleri, bir an bile düşünmedim.”

Genç kız, onun samimiyetine neden bu kadar güvendiğine şaşırıyordu. Bir süre sessizlik oldu. Sonra Hasret genç adama yaklaştı.
“Tamam, ama sadece gün doğuncaya kadar kalırım. Üstelik bir evde, şöyle bacaklarımı uzatıp çay içmeyeli de uzun zaman olmuştu. Seninle gelmemin en önemli sebebi bu yani”
Montunun cebinden el fenerini, yerden sigara paketiyle çakmağını alıp ayağına postallarını giydi sonra da demir kapının önünde bekleyen Umut’un yanına geldi. Umut ona elini uzattı. Genç kız kısa bir tereddütten sonra onun elini tuttu. O anda kalp atışlarının neden bu kadar hızlandığını ve bacaklarının titrediğini anlamaya çalışıyordu.

Genç adam basamakları inerken bir eliyle tırabzandan destek alıyor diğer eli genç kızın avucunda ateş gibi yanıyordu. Kafasının içi allak bullak olmuştu. Birçok farklı duygunun arasına sıkışıp kalan düşüncelerine yön bulmaya çalışıyordu. Genç kızın anlattıklarının tümünün doğru olduğunu biliyordu çünkü hikâyenin bir parçasında kendisi de vardı ve yaşadığı olayla dinlediği olay birebir örtüşüyordu. Üstelik Hasret anlatırken, onun kim olduğunu bilmeden anlatmıştı. Yani yalan söylemesi için bir durum yoktu ortada. Peki, şimdi kendisinin ne yapması gerekiyordu? Birlikte el ele tutuşmuş ağır ağır merdivenleri iniyorlardı…

On dakikadır sokaklarda yürüyorlardı ve hala elleri birbirine kenetliydi. Genç kız bambaşka bir âlemin içinde yürüyormuş gibi hissediyordu kendisini. Ihlamur çiçekleri bir başka kokuyordu sanki bu gece. Yıldızlara da sitem etmek gelmiyordu artık içinden. Karanlığın içinde ilk defa korkmadan, koşmadan ve vicdanını sorgulamadan yürüyordu. Kaç tane mevsim gelip geçmişti hayatından ama ilkbaharın hiç bu kadar farkında olmamıştı. Yanlarından geçtikleri bazı evlerin duvar diplerindeki papatya kümeleri, karanlığın içinde bembeyaz köpükleri anımsatıyordu. Umut mırıldanır gibi sordu:
“Gecenin en karanlık anı, aydınlığa en yakın zamanı gösterirmiş! Bunu biliyor muydun?”
“Evet! En karanlık geceler de rahminde, en aydınlık sabahın sancılarını saklarmış”
“Tesadüflere inanır mısın Hasret?”
Hasret hafifçe omuzlarını yukarı kaldırdı.
“Bilmem! Bu gece neye inanıp, neye inanmadığımı sorgulamayacağım”
Genç adam derin bir iç çekti
“Ben de tüm inkâr ettiklerimi bu gece birer birer yeniden ikrar ediyorum”
“Daha çok uzak mı gideceğimiz yer?”
“Yok, geldik sayılır. Şu ilerideki büyük binayı görüyor musun? Benim evim hemen onun arkasında. Bahçe içinde, tek katlı küçük bir ev! Bekâr olduğum için ev bulmam zor olmuştu”

Hasret Ankara’da üç yıl yaşadığı evi hatırladı. O da bahçe içinde tek katlı küçük bir evdi. O anda aklına Hamza geldi. Kendisini hiç aramış mıydı acaba? ‘Kesinlikle bu şehirde olduğumu tahmin etmemiştir’ diye düşündü. Kaparo olarak aldığı parayı adama geri ödeyemediği için başı belâya girmiş olmalıydı. Şimdi, o gece evden kaçmakla en doğru kararı verdiğini düşünüyordu.

Umut’un evi Hamza’nın evine hiç benzemiyordu. Kapısı, bacası sağlam ve tertemiz boyalıydı. Umut dış kapıyı açtıktan sonra, aceleyle içeriye girip yan yana duran iki odadan bir tanesinin kapısını telâşla kapattı. Genç kız, o odanın Umut’un yatak odası olduğunu düşündü ve büyük ihtimal, dağınıklığını kendisinin görmemesi için öyle telâşlı davranmıştı.
Postallarını çıkartıp kapısı açık olan odaya girdi ve kanepeye oturdu. O sırada Umut da mutfağa çay suyunu koymaya gitti. Ortada duran uzun sehpanın üzerindeki bir kâğıt dikkatini çekti ve alıp okudu. ‘Ölümümden kimse sorumlu değildir. Umut’
Genç kız kâğıdı usulca aldığı yere bırakırken, içinden ağlamak geliyordu. Bir an ondan şüphelendiği için şimdi kendisine kızıyordu. Doğru söylemişti demek ki. Gerçekten o da terasa intihar etmek için gelmişti. O anda Hasret kapıya doğru baktığında neredeyse oturduğu yere yığılıp kalacaktı. Ansızın tüyleri diken diken oldu. Dudaklarına kadar morarmıştı. Ayağa kalkmayı denediyse de başaramadı, bacaklarını hissetmiyordu. Bir an, terasta uyuyup kaldığını ve ara sıra gördüğü kâbuslardan birinin içinde olduğunu düşündü. Çığlık atmak için ağzını açtı ama sesi çıkmıyordu. Sonunda kekeleyerek hırıltılı bir sesle sözcükler tek tek döküldü ağzından.
“Sen… Sen… Po… Polissin!”

Umut, polis kıyafeti içinde aksayarak yürüdü ve şok geçirmekte olan genç kızın yanına oturdu. “Evet! Bir buçuk yıl önce maskeli bir hırsızı kovalarken, ana caddede bir arabanın çarpması sonucunda sakat kalan, emniyet âmirliğine bağlı, ‘işgüzar’ polis memuru Umut!”
Sonra, genç adam da söz verdiği gibi kendi yaşamını anlatmaya başladı. Yetiştirme yurdundan başlayıp karşılaştıkları ana kadar tüm hikâyesini, düşleri ve hayalleriyle birlikte Hasret’e anlattı. Genç kız yaşadığı şokun tesiriyle Umut’un anlattıklarının çoğunu anlayamıyordu. Genç adam onu elinden tutup koridorun sonunda bulunan banyoya götürdü.
“Ben çayı demleyip yiyecek birşeyler hazırlayayım. Sen de bu arada bir duş alıp kendine gel. Havlular kapının arkasında asılı, şampuanlar şu dolabın içinde. Ha, unutmadan, kapının arkasında anahtar takılıdır.”
Hasret, bir robot gibi söyleneni yapıp banyoya girdi ve kapıyı arkasından kilitledi. Sonra duvardaki aynaya boş gözlerle baktı. Tesadüf denilen şey bu muydu yani? O yıllardır beklediği şansını tam yakaladığını zannederken, böyle bir tesadüf olur muydu? Bu haksızlıktı! Ne olacaktı şimdi? Ölümüne sebep olduğunu düşündüğü, ayladır kâbuslarında sürekli onu kovalayan polis ölmemişti. Vicdanı hafiflemesi gerekirken, bu taş gibi ağırlığın yüreğinin üzerinde ne işi vardı?
Belki de Umut,gün doğduktan sonra kendisini emniyete teslim edecekti. Şüphelenmesin diye ona iyi davranıyordu belki de. Oysa bakışları yüreğini nasıl da titretmişti. Filmlerde seyrettiği aşklar da böyle bir şeydi işte.
‘Keşke bu küçük evde hep onunla birlikte yaşayabilseydim’ diye içini çekti ve usulca gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Yıllardır yıkanmak için ya yağmurun yağmasını beklemişti ya da en tenha yerlerden denize girmişti. Uzun zamandır ilk kez banyo yapacaktı.

Ilık duş genç kızı oldukça rahatlatmıştı. Umut’un, beyaz mavi çizgili gömleği biraz büyük gelmişti ama en azından temizdi. Saçlarını tararken aynada bir an için yüzünü inceledi. Yüzündeki bu pembeliğin, bu canlılığın, sadece banyo yaptığı için olmadığını biliyordu.
Odaya geldiğinde masada kahvaltılıklar ve çay hazırdı. Umut, kahvaltı bitinceye kadar ara sıra genç kızı kaçamak bakışlarla inceledi. Sonra ayağa kalktı ve elini genç kıza uzattı.
“Bu gömleğimin bir kızın üzerinde bu kadar güzel duracağı hiç aklıma gelmezdi. Çok yakışmış. Az sonra güneş doğacak. Haydi, var mısın, sahile inip az sonra doğacak güneşi birlikte karşılayalım?”
“Olur, ama biraz bekle, önce şu masayı toparlayayım.”
“Boş ver, bırak şimdi masayı. Biliyor musun? Bu gün en aydınlık gün olacak, çünkü güneş, bu gün ilk kez ikimiz için doğacak. Sarı saçlarını bir de gün ışığında görmek istiyorum, gözlerinse bahar sabahını baştanbaşa yeşile boyayacak”

Koşarak geldikleri sahilde yan yana durmuş az sonra ufukta yeni umutlarla doğacak güneşi bekliyorlardı. Hasret, sebep olduğu kaza nedeniyle sakat kalmasına rağmen genç polisin kendisine ne kadar iyi davrandığını düşünüyordu. Ona karşı hissettiklerini ise düşünmekten bile kaçınıyordu. Başını Umut’a çevirip onun yüzünü incelerken kendi kendine konuşur gibi mırıldandı.
“Sen… Sen, çok iyi birisin Umut. Beni affedebilecek misin?”
Umut ona dönüp gözlerini gözlerine dikti. Simsiyah göz bebeklerinde parlayan aşk pırıltısına günün ilk ışıkları yansırken, dudaklarından dökülen cümleler martıların çığlıklarına karışıyordu.
“Aylarca birbirimizi düşünmüşüz. Son yolculuğumuza karar vermişken seninle karşılaşmamız basit bir tesadüf olamaz! İçimdeki yaşama isteğimi yok eden sen, şimdi yüreğimde yaşama sevincim oluyorsun. Dün geceye kadar işlediğin tüm suçlarda samimî itiraflarını göz önünde bulundurarak hafifletici sebep olarak kabul edip seni affederim ama dün gece gözlerime baka baka en büyük hırsızlığını gerçekleştirdin. Emniyete bağlı bir polisin kalbini çaldın! Bu konuda seni ancak bir şartla affederim.”
“Nedir şartın?”
“Benimle evlenir misin?”
Genç kız Umut’un boynuna sarıldı. Ağlıyordu…

Nesrin Göçtürk Kaya

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 297
favori
like
share
KaRaKıZ Tarih: 09.09.2009 11:03
sınıf farkı ayrımı olmadan ne güzel :6: sağol ablam o kızın yerinde olmak isterdim