[FONT="Arial Narrow"]


Bugün pazara gittim. Özlemişim Pazar havasını.
Sıcak mı! Sıcak bir gündü.
Öğle tatilinde sırf değişiklik olsun diye pazarda geçirmek istedim öğle tatilimi.
Kan, ter içerisinde nihayet pazar yoluna ulaştım. Plajdakinden daha da bir mahşeri kalabalık içerisine saldım kendimi.
Ucu bucu görünmeyen pazarda gezinmeye, köy havasını solumaya, taze sebze ve meyveleri tatmaya hazırdım.
Olabildiğince ses kulaklarımda yankılanıyor; bir kulağımdan giriyor, öbür kulağımdan çıkıyordu.
Belki de! sırf bu yüzden bugün halk pazarında olmak istedim.
Gel! Abla gel! Ayşe “taze fasulye” kadına gel!
Ayşe kadın boynun kırılsın! Sözleriyle ilk irkilişimi yaptım.
Haydi! Bakalım anla şimdi satıcı ne demek istemişti. Anladım tabiî ki!
Ama güzel espiri yapmıştı.
Pazarda ilginç insanların enteresan sözleri havada uçuşuyor; satıcılar birbirlerinin sözlerini tabiri caizse havada kapıyordu.
Taptaze sebze ve meyve tezgahlarının arasına daldım.
Bu ne gürültü Allah’ım!
Bir yanda ağlayan bana şunu al! Bunu al! diye annelerinin eteklerine tutuşan, annelerini feryat figan çığlıklarıyla çılgına çeviren çocuklar… Bu zamanda çocuk sahibi olmak sabır isteyen bir iş! diye düşündüm. Allah yardımcısı olsun annelerin…
Diğer yanda şeftali, domates; biber, patlıcan ne kadar diye soranlar.
Öte yandan yüksek sesle bağırarak, insanın ödünü koparan satıcılar.
Tuhaf bir dünya halk pazarı!
Ama gezilmeye; görülmeye değer.
Pazarcıların havada uçuşan söz düellolarıyla müşteri çekme çabaları görülesi ve hatta yerinde bire bir yaşanılası bir duygu.
Saygısızlık asla yok! İnceden inceden dokundurma var.
Nerden biliyorlar? Nereden buluyorlar bu ilginç sözleri?
Sanki, pazarcılık okulu var.
Tecrübe bu olsa gerek. Yaşam, insana malını satıp kazanma konusunda neleri öğretiyor.
Hayat okulu dedikleri bu olsa gerek! İnsanı yaşadıkça; öğrendikçe pişiriyor.
Ağır adımlarla pazar içerisinde yürüyorum; neredeyse iğne atsan yere düşmez misali insan dolu.
Biraz ileride köylülerin yetiştirmiş oldukları sebze ve meyveleri, el emekleriyle yapmış oldukları kesme, tarhana, kuskus, yufka gibi yiyecekleri sattıkları tezgahları var.(Hayli pahalılar)
Oraya doğru yürüyorum; her şey taptaze hormon yok gibi görünüyor. Hissedebiliyor insan, burnuna geliyor dalından daha yeni kopmuş oldukları.
Pazarın bazı yerlerinde, marketlere oranla ucuzluk hakim görünmekte! Neredeyse her şey yarı fiyatına. Biraz ileri yürüyorum; bazı yerler ateş pahası. Aynı Pazar içerisinde farklı yaşam ve fiyatlar…
Pazarda da görüyorum çelişkili bir dünya!
Akşamüzerine doğru her şey daha da ucuzluyor. Genellikle ya akşamüstü işten çıkanlar, ya da akşamüzeri pazardaki fiyatlar ucuzlasın diye bekleyenler; o saatlerde pazardan alışveriş yapıyorlar.
Hem ucuzluk, hem tazelik, hem de gerçek fiyatında almak için insanlar pazardan alışveriş yapmayı tercih ediyorlar.
Halk pazarının bir de görünmeyen yüzü var. Genellikle pazarcılar sattıkları malı, seçme imkanı tanımıyor müşteriye. Bu yüzden genellikle ön kısımlarda kaliteli ve güzel mallar satışa sunuluyor. Arka kısımlara çürük, bozuk ürünleri koymayı tercih ediyorlar. Burada da görün beni modeli uygulanıyor…
Ses ve gürültü bir futbol maçındaki seslere neredeyse eşdeğer burada.
Bağırarak gerçek şeftali bunlar diyen bir satıcıya, sahte şeftali nasıl olur diye sorasım geliyor.
Çok iyi öğrenmişler pazarcı ağzını. Hoş bir dilleri var. Mıknatıs gibi çekiyorlar müşteriyi tezgahlarına.
Aman Allah’ım! Burası neresi?
Hayatın ta kendisi. Özümüz.
Armut görüyorum bir tezgahta. Bağırıyor satıcı; armut üç lira!
Annem seviyor armut’u gidiyorum ona almaya.
Satıcıyla aramızda başlıyor; tatlı bir münakaşa!
Oradan bir kilo armut ver abi!
Üstüne neden bu kadar pahalı diyorum. Çoğu satıcının ağzıyla sanki anlaşmışlarcasına; pazarcı demez mi!
Abla sana olur 2,5 lira!
Hayret! Benim başkalarından ne farkım var diyorum.
Gülüyor pazarcı. O da biliyor; müşteriye ayak yapmayı, malını süslü cümlelerle satmayı.
Olmaz diyorum. Al! Oradan hakkını.
O olmaz, ben olmaz diye diye, sonunda aldım armut’u 2,5 liraya.
Neyse abi! Helal et hakkını dedim.
Helal olsun dedi; senin gibi müşteriye.
Eh! Ağabey ağzından bal damlıyor.
Oradan ayrıldım tatlı bir tebessümle.
Bakıyorum; her yerde aynı sözü duyuyorum. “Sana şu kadar abla, sana şu kadar abi!
Hoş bir seda var pazarda.
Giyim tezgahlarının olduğu yerlere doğru yöneliyorum bir anda. Burası sebze ve meyve tezgahlarının olduğu yerlerden daha kalabalık.
Tek tük erkeğe rastlıyorum, onca kadının arasında.
Millet amma da giyime düşmüş. Akşama pişirecek yemekleri var her halde; sonraki günlerde de giysi yemeyecekler diye düşünüyorum.
Neyse!
Uf! Uf! Burası felaket.
Bir anda tişört beş lira! Beğenmezsen alma abla! diye bir ses tonu kulağımın dibinde çığlık atarcasına ödümü koparıyor.
Eh! Kardeşim diyorum; öğle öğlen aklımı başımdan aldın. Ne bu bağırış! Sen böyle bağırırsan pazarda ödsüz insan bırakmazsın diyorum ona.
Eliyle tamam işareti yaparak gülümsüyor; Tamam abla özür dilerim! diyor.
Daha gözden kaybolmadan, aynı ses yine pazarı inletiyor.
Eh! Huylu huyundan vazgeçmediği gibi, malını ve ürününü satma konusundan da vazgeçmezmiş.
Tam bir hayat sahnesi var pazarda. Oyunlar aynı olsa bile, oyuncular farklı.
Mısırcı bağırıyor; “Süt mısır 1 lira”; pamuk helvacı, çekirdekçi, simitçi, peynirci, giysi, sebze ve meyve satanlar yani neredeyse burada bütün satıcılar bağırıyor.
Sesi yetmemiş gibi eline megafon alıp bağıran, çığırtkanlık yapan satıcılar var.
Nedir bu telaş kardeşim!
Programlanmış robot gibi durmadan, nefessiz kalana kadar konuşuyor; bağırıyorlar.
Bu güçleri nereden buluyorlar. Sanırım ki, herkes gibi onlarda eve ekmek götürme derdinden.
Eh! Allah güç kuvvet versin kardeşim hepimize
Pazarda her kesimden insan var. Bir baloya, bir davete gider gibi giyinenler; orta ve alt tabaka diye nitelendirilenler, el açıp dilenenler tam bir insan manzarası var pazarda. Üst tabaka zevk için pazara gider, mecbur olduğu için değil.
Bir pazarcıyla ayaküstü kısa bir sohbet ediyorum. İşleriniz nasıl?
Para kazanabiliyor musunuz? Diye soruyorum.
Yok be abla! Nerede?
Bu gördüğün insanlar var ya! Hepsi kuru kalabalık. Sırf gezmeye geliyorlar pazara diyor.
Haklı olabilir miydi pazarcı?
Olabilirdi!
Kendimden pay biçersem, o gün oraya Pazar havasını solumaya gitmiştim.
Kafama göre uygun bir şeyler bulursam da alacaktım. Bu düşünceyle yola çıkmıştım.
Belki! Pazarcıda bu düşüncesinde haklı olabilirdi. Nede olsa koca bir gün oradaydı ve insan tanıma konusunda ustalaşmıştı.
Ara sıra derim sizlere! Benim gibi Pazara gitmek gerek! Bugüne kadar gitmeyenlerinde pazarla, marketler arasındaki el yakan fiyatları gidip görmesi gerek!


Yazan : Melodi AKÇAY

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1739
favori
like
share
KaRaKıZ Tarih: 09.09.2009 11:00
sağol abla hayat koşulları çok zor