İslâm’ın özü ve üsâresi insana sevgi ve Yaratıcı’ya saygıdır Evrensel dinin bu cihetini, târihî seyri içerisinde bütün yönleriyle görmek mümkündür İslâm, insandan, bütün mahlûkâta, hattâ bütün eşyâya varıncaya kadar geniş bir yelpazede sevgi ve şefkatini yaymıştır Dini gerçek anlamda kavrayan bilginlerimiz İslâm’ın özünün, “yaratıklara sevgi, yaratıcıya saygı” (Keşfü’l-Hafâ:II-15) olduğunu belirtmişlerdir

Günümüzde gerçek anlamda İslâm’ı temsil edenler olsa da, bunlar, kendilerinin çoğunluk olduğunu kabul eden hâkim gruplar tarafından görülmek, öne çıkarılmak istenmemektedirler İslâm’ı şiddetle, nefretle, kinle, terörle beraber anmaktan ve böyle anılmasına vesile olmaktan çekinmeyenler, bu yüce dinin gerçeğinden kesinlikle habersizdirler Bu hakikatı görmek için, onu bütün güzellikleri ile yaşamaya çalışan müntesiplerine bakmak gerekmektedir Bazıları bu gerçeğe karşı gözlerini kapayıp, baş tarafına “İslâmî-İslâmcı” kelimesini getirip, devamında da insanı ürperten ifadeleri çok rahatlıkla kullanabilmektedirler

Son zamanlarda sık sık karşılaştığımız bu büyük yanlışlığı yapanlar, en azından gerçek İslâm’ın câhilidir veya ona karşı önyargılıdırlar Bu tutum, samimî dindarlara ve dine karşı bir haksızlıktır Yaptıklarıyla dinin çerçevesini aşan bâzı tahripçi, anarşist ve hasta ruhlar, kesinlikle din gibi ilâhî ve kutsal bir gerçekle bağ kurularak anılmamalıdırlar Bu tür ayrık otlarının temizlenmesi için; eğitime önem veren, müsbet harekete kilitli, çağdaş dünyaya uyumlu ve hattâ bunun da ötesinde ilerlemelere açık saygın insanlara, samimî dindarlara nazarlar çevrilmelidir

Gerçek anlamda İslâm’ı yaşayanların destanlaşmış hayatları, ruh incelikleri târihin altın sayfalarına girmiştir Onlar karıncaya bile basamazlardı Yaratıklara Allah’ın bir emâneti olarak bakarlar ve onları hiçbir zaman incitmezlerdi Bu durumu görenler de onlara sonuna kadar gönüllerini açar ve hâl diliyle capcanlı olarak Kur’an’ı yaşayan bu temsil erlerine bir bir tâbi olurlardı Bir insanın kalbini azıcık kırmayı bile büyük bir günah olarak kabul edip, bunu kul hakkı sayarlardı Bu durumu telâfi adına sabahlara kadar gözlerine uyku girmez ve hemen tâmir etmeye koşarlardı Başta bu dinin Yüce Peygamberi’nin (Aleyhisselam) tavırları dikkat çekicidir Enes’e (ra): “Enes! Bir gece bile olsa, hiçbir kimseye karşı kalbinde kötülük duygusu olmadan geçirmeye çalış” buyurmuş ve kalpten geçen kötülük bulutlarını bile gidermeyi tavsiye etmişlerdi Dini hakkıyla temsil eden bu başyüceler, Hak sevgisi ile insan sevgisini birleştirmişler ve insanı sevmenin Hakk’ı sevme olduğuna inanmışlardı “Gel, gel de birbirimizin kadrini, kıymetini bilelim; gel de birbirimizle candan konuşalım; kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleşelim Gül bahçesi gibi dudaksız, dişsiz gülelim; düşünce gibi duvaksız, dilsiz görüşelim; el-ayak gönlün hareketini bilir, dilimiz susarak, gönlümüz titreyerek söyleşelim” (Şefik Can, Mevlânâ:142) diyen Mevlânâmız da bu gerçeği haykırmaktadır Onlar, insanı ve bütün varlığı hakkın aynası bilirler ve ‘bir aynadır bütün varlık’ derlerdi Onlar, kendilerini müminlerin ayaklarının tozu gibi görürler veya kendilerini inananların en küçüğü sayarlardı Bütün insanların Âdem’in evlâtları olduğu gerçeğine inanırlar ve onları kendi değerlerinin müstakbel sâhipleri olarak görürlerdi

İslâm’ın, hangi dinden olursa olsun insana verdiği önem kadar, insana değer veren başka hiçbir düşünce sistemi yoktur Birgün Allah Rasûlü’nün huzurundan bir cenâze geçmişti Saygıyla ayağa kalktılar Bunu gören arkadaşları, “Geçen yahudî idi” dediklerinde, Şefkat Peygamberi, “Olsun, insan değil mi?” buyurdular Ömr-ü saadetinin son demlerinde, Ukkâşe (ra) ile helâlleşmek için mübârek sırtını açmış ve ‘şâyet vurduysam, gel vur ve hakkını al’ buyurmuştu Zâten gerçek müslümanın târifini, “elinden dilinden müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir” (Buhârî, I-13) şeklinde yapmamış mıydı!İnananların, böyle muazzam bir kültüre sâhipken, ne yazık ki, bunu tam mânâsıyla değerlendikleri söylenemez Neyse ki, ‘örnekleri kendinden bir hareket’ ile Yüce Yaratıcı gönüllere su serpti ve bu ihtişâmın yaşanması adına bir fırsat daha lütfetti Günümüzde, bir yanda ışık hüzmeleri parıltılarıyla ufkumuza doğarken, öbür yandan da, ışığa hazmedemeyenler olanca güçleriyle huzurun bendini yıkmaya çalışmaktadırlar Bu ışık-karanlık devr-i dâimleri, aslında insanlığın yeryüzündeki varlığıyla başlamış ve yine onun varlığıyla münâvebeli olarak devam edecektir Ama ne çâre ki, Işığın Biricik Kaynağı olan Yüce Yaratıcı; “Öyleyse onların red ve inkârlarına karşı sabret, dişini sık ve şüphen olmasın ki hayırlı âkıbet müttakilerindir!” (Hud/49) diyerek sonunda kazananların, Allah’ı sayıp, emirlerini çiğnemekten sakınanların olacağına da işârette bulunuyorEvet şimdilerde, yeryüzünde yine çeşitli oyunlar oynanıyor, entrikalar çevriliyor ve türlü düzenbazlıklarla şeytânî ruh ve şeytânî şerâreler harekete geçiriliyor Kim ne derse desin, huysuz ve fesâda açık müfsit ruhlar yine meydanda ve yine rollerini oynamaktalar Ancak bunların insanlıkla, güzel değerlerle hiçbir alâkasının olmadığı da âşikârdır Kaderin ne garip bir tecellisidir ki, bin bir çeşit karanlık oyunların oynanmasına rağmen, olayların arka planında bir bir güzellik ilmekleri de işleniyor, insan olmanın şuuruna eren bir avuç bahtiyarlar topluluğu, insana, eğitime ve geleceğe yatırım yaparak insanlığının hakkını veriyor ve istikbâl adına da ümitlerimize ümit katıyor

Bir bayram geçirdik Ama artık inanıyoruz ki, gerçek bayramların arafesindeyiz Ne var ki, muhakkak gibi görünen böyle bir bayram, çok kolay geleceğe de benzemez “Güzel günlerin arefesinde ve fecirlerin bayram solukladığı şu günlerde bir kısım aşılmaz gibi görünen buhranlarımızın bulunduğu da bir gerçek” diyen Hoşgörü Mimarı, aynı zamanda çözümü de göstermektedir: “İçtimâî sıkıntılar, millî dertler ve tabiî âfetler gibi, toplumları saran krizler de günlük tedbirlerle çözülemez Bu ölçüde krizlerin çözülmesi, toplum çapında basiret, ilim ve hikmetin yaygınlaşmasına bağlıdır Aksine, hedefsiz, ufuksuz, günlük siyasî manevralar türünden politikalarla bu kabil problemleri çözmeye çalışmak, zaman israfından başka bir işe yaramayacaktır” (İdeal Nesiller/Yeni Ümit)

İnsân mükerrem bir varlıktır Bu pâyeyi ona veren, bizzât onun yaratıcısı olan Yüce Kudret’tir O, insanı halife olarak yaratmış; hilâfet ünvanıyla (yine kendi izni dâiresinde) varlığa, tabîata, eşyâya müdâhale etme sorumluluğu vermiştir İşte bu insan muhteremdir, saygıya lâyıktır Çünkü, “İnsanı, İnsan olduğu için sevmek ve saygılı olmak; Yaratıcıya saygılı olmanın ifâdesidir” (İnsana Saygı/Sızıntı) Hakk’ın nazarında değeri böyle olan insan, elbette ki dâimâ muhterem kabûl edilmeli ve hiçbir zaman istiskâle uğramamalıdır Önümüzdeki aydınlık yolu çizen bu yüce kâmetler, bir prensip olarak, insanlardaki mükerremliğin dâimî, hatâ ve yanlışlıkların ise ârızî ve geçici olduğunu kabûl etmekte ve şöyle demektedirler: “insanlardaki dâimî kerâmet ve şerefi, onların muvakkat kin, nefret, gayz ve vahşetlerine fedâ etmeyi hiç mi hiç düşünmedik” (99/S) Ve yine aynı hassas gönüller, “Böyle bir tavır, Allah’ın mükerrem olarak yarattığı insana karşı sevgi ve O’ndan ötürü alâka duymanın ifâdesidir ve insan sevilmek için yaratılmış bir varlıktır” (İnsana Saygı/Sızıntı) demektedirler

Zâten varlığın yaratılışındaki ana sebep, sevgidir Varlık, bilinip görülme fitilinin, sevgi çerağından tutuşturulması sonucu meydana gelmiştir Eğer Hakk’ın yaratma sevgisi olmasaydı, hiçbir şey meydana gelmezdi
Gerçek müslüman, yaşatmak için yaşayan insan demektir O, hayatı sâdece kendi şahsî çıkarları adına yaşamaz Onun hikmet-i vücûdu, yaşatmaya bağlıdır Müslümanın dünyasında sevgi, saygı, adâlet, hürmet, hoşgörü, af, merhamet, şefkat ve insanlık vardır Onun dünyasında şiddet, nefret, kin, öfke ve nefsi adına hareket aslâ yoktur ve olmamalıdır da Müslüman, “Biz, muhabbet fedâîleriyiz; husûmete vaktimiz yoktur” prensini kendine hayat tarzı edinmiş insandır O; “Yıkılana payanda ile koşacak, yatağa düşene zemzem taşıyacak” (Hesaplaşma/Sızıntı) sözlerini ışıktan bir parola edinen insandır Bölmek, parçalamak, silmek, imhâ etmek, kin, nefret ve daha nice ömür törpüsü bilumum mezmum sıfat yok bizim Kitâbımızda Hayâtımızın her ânını kucaklayan, “en güzel örnekleri” kendisinde bulduğumuz Şefkat Peygamberi’nin (Aleyhisselâm) hayât-ı seniyyelerinde de böyle bir tabloya aslâ şâhit olmak mümkün değildir

Pırlanta ifâdelerle konuyu bağalayalım; “Aç herkese açabildiğin kadar sîneni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzûn gönül!”, “Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır Herkesten nefret ise, yâ gönlü şeytâna kaptırmışlık veyâ bir cinnet eseridir Sen, insanı sev; insanlığa hayrân ol!” (Ölçüler)

Özü ‘sevgi’ olan bu kutlu dine karşı, bakışların bir an önce tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir Yoksa dinin gurbeti daha uzun süre bitmeyecek ve dini gerçekten yaşayamaya çalışan müsbet hareketin temsilcileri rencide olmaya devam edecektir Sonuçta meydan -maalesef- dinin adını kullanıp özünü unutan taşkınlara kalacaktır

Bayram Kusursuz

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 3999
favori
like
share