Güzel bir haziran sabahıydı. İstanbul’da iş ve işçi bulma kurumuna müracaat etmiş ve sonunda burada bir iş bulmuştum. Yaklaşık bir aydır çorap imalat fabrikasında bu iş üzerinde çalışıyor, akrabalarımın yanında kalıyordum.
O güne kadar sıkıntılı günler geçiriyordum. Ne akrabalarımın yanında, nede İstanbul da mutluydum. Taşı toprağı altın denilen İstanbul’un her yerini gezmeye çalışarak kendimi avutmak, buraya alışmak için çaba gösteriyordum. Buraya ait olduğumu hissetmek istiyordum.
O günde halam Saliha ile birlikte bir tatil günümü değerlendirmek amacıyla, deniz kenarındaki çay bahçelerinden birine oturmuş; düşünceli bir haldeyken geride bıraktığım aileme ait anılarımı hatırlayarak; vapurlardan inip binen yolculara bakarak mutlu bir gün geçirmeye çalışıyordum.
Halam Saliha yeni aldığı bir pantolonu değiştirmek üzere yarım saatliğine beni yalnız bırakmıştı. Tek başıma, masama gelen soğuk bir şişe gazoz eşliğinde oturmuş, denizdeki martıları seyrediyor; halamın geri dönmesini bekliyordum.
Çay bahçesi çok kalabalıktı. Karşı tarafında sıra sıra dizilmiş, irili ufaklı oteller, çay bahçesini ortalarından geçen bir ana yolla ayırıyordu. Araba sesleri, insan sesleriyle karışıyor; ara sıra rıhtıma vuran dalga seslerine bırakıyordu yerini. Yan tarafımda birileri sessizce konuşuyordu. O tarafa doğru dönüp baktım. Yaşlıca bir bayan çay bahçesine oturmaya gelmiş olduğundan; fakat boş masa bulunmamasından dolayı garson tarafından benim bulunduğum yere doğru yönlendiriliyordu.
Aniden, bu yaşlıca bayan yanıma yaklaştı.
- Oturacak boş masa yok. Rahatsız etmezsem sizin yanınıza oturabilir miyim? Dedi bir anda.
- Ne demek! Lütfen! Buyurun efendim dedim bütün içten samimiyetimle.
Ve oturdu. O vakitten sonra bir ara sessizlik yaşadık. Sonra
- İsmin Muzaffer dedi gülümseyerek. Karşıki Akçay otelinin sahibiyim. Fakat otele sık sık uğramam. Kardeşlerim ilgilenir. Ara sıra otelin ihtiyaçlarının neler olup olmadığını öğrenmek ve gelir gidere bakmak için uğrarım. Bugünde o günlerimden biri. Aslında buralardan çok çok uzakta yaşarım. Otelimizde de çay bahçesi var; ama, buradan kitap okuyarak denizi seyretmeyi daha çok severim. Rüzgarda sallanan ağaçların hışırtısı ruhumu okşar demişti.
O ana kadar allak bullak olan kafam Muzaffer teyzenin samimiyetiyle bir anda yerine geldi. Sesindeki içten bir ton, beni kendine doğru çekmişti. Gözleri sürekli gülümsüyordu. Durmadan kendinle ilgili bir şeyler anlatıyordu. Onu dinlemekten keyif alıyordum.
Halam gideli yarım saati geçmişti, hala gelmemişti. Sohbetimiz gittikçe koyulaştı Muzaffer teyzeyle.
Ona, halamların yanında kaldığımdan ve işe gidip gelirken vakit kaybı yaşadığımdan söz etmiştim. Bunu, daha yeni tanıdığım birine niçin söylemiştim; bilmiyordum. Yoğun duygular altında herhalde onun içtenliğine inanmıştım.
Artık halamın geri gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştım ki, derken halam çıka geldi. Yanımdaki bayanın kim olduğunu merak etmişti. Kısa bir tanışma faslından bir müddet sonra halam, sessizce tanımadığın insanlarla niye oturuyor; konuşuyorsun? Burası İstanbul diyerek beni uyarmıştı.
Oysaki Muzaffer teyze aklımdan geçen tüm huzurluk duygularımı, bir anda güzel bir rüya görmüş gibi değiştirmişti. Halamı hiç dinlemiyordum. Halam kuralları olan sert, ketum bir kadındı.
Haydi! Kalkalım dercesine masanın altından beni çimdikliyordu. Fakat ben onu dinlemiyordum. Bir aydır İstanbul’da kalıyordum, oysaki halam; ailemi burada aratmayacağına dair bana sözler vermişti. Fakat, beni davranışlarıyla arar pozisyona getirmişti.



Melodi AKÇAY

Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 253
favori
like
share