Yazarlar Öldükten Sonra Doğarlar: Necip Mahfuz

Ölümünden sonra tanınmaya başlanıp, çileli ve yoksul bir şekilde yaşarken özlemini çektiği şöhrete mezarında kavuşmak birçok yazarın ortak kaderi olmuştur. Hayatın türlü sıkıntıları bir kenara, bir de okumayı sevmeyen bir coğrafyada yazar olmayı seçmek, toplum tarafından kişinin yadırganmasına yol açar. Kendisi gibi olmayanı, kendisi gibi düşünmeyeni dışlayan toplum, aydınlarına rahat yüzü göstermez ne yazık ki. Despot yönetimler marjinal fikirli aydınlarını sürgüne gönderir, susturmaya çalışır, enterne eder, hapse tıkar. Yeni düşüncelerle gelmiş bir Peygamberin, bu gibi eziyetlere Tanrı’nın buyruklarını yaymak uğruna katlanabilmesi açıklanabilir bir olgudur. Evet ama, bir yazarın bu gibi baskılara sebatla göğüs germesi neyle açıklanabilir?

Yazarken çektiği ıstırabı, eserini yayımlatma evresinde çekmeye devam eden yazar, talihinin yaver gitmesiyle yayımlattığı kitabının ilgi görmemesi, kıyıda köşede kalıp asıl okuyucusuna ulaşamaması yazar için acının doruk noktasına ulaştığı zamanlardır.

Elbette bu saptamaların tamamı 1988 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanmış Mısırlı yazar Necip Mahfuz için geçerli değildi. Çeşitli dillere çevrilmiş otuzu aşkın romanı, yedi öykü kitabı, senaryoları ve oyunları bulunan bir yazar için karamsar bir yaklaşım pek de gerçekçi olmayacaktır, ancak böylesine üretken ve Batı tarafından kabul edilmiş Arap bir yazarın Türkiye’de ve Arap ülkelerinde yeterli ilgiyi görmemiş olması insanı ister istemez bu gibi düşüncelere itiveriyor.

Romanın Batı dünyasının bir eğlencesi olarak gösterilmesini haklı çıkarır bir şekilde, Arap dünyasında roman her zaman rağbet edilmeyen, sorunlu bir yazın türü olarak kalmıştır. Belki de en çok tepki toplayan, baskı altında tutulan ve sansürlenen edebi tür olmuştur. Necip Mahfuz’un bu tutumdan nasibini alması da kuşkusuz kaçınılmazdı. Fakat kendi halkına düşman olduğu iddiası mı, bir eserinde Allah’ın tasvirini yapmış olması mı, yoksa Batı dünyasına olan yakınlığı mı bilinmez, Arap dünyası tarafından bir türlü kabul edilmemesine ve ömrünün sonuna dek korunmak zorunda kalarak yaşamasına neden oldu.

1911 yılında Kahire’de doğan Mahfuz, felsefe eğitimi gördü. İlk öyküsünü henüz on yedi yaşındayken yazdı. Zola, Camus, Dostoyevski, Flaubert ve Proust’tan etkilendi. Eserlerinde gerçekçiliği esas alan yazar, tarz olarak Charles Dickens’a benzetildi. Batı dünyasında tanınmasını sağlayan Kahire Üçlemesi’nde Birinci Dünya Savaşından 1952’ye kadarki dönemde bir ailenin üç kuşağını anlatırken bir yandan da arka planda Mısır’ın modernleşme sürecini aktarmıştır. Romanlarını Kahire’de El Halili çarşısındaki bir kahvede yazmış olduğunu bilmek kimileri için bir anlam ifade etmese de, benim yazara olan ilgimi arttırmıştı ilk duyduğumda, ayrıca sıkı sıkıya tutunduğu realizm hakkında da belirgin ipuçları sunuyordu yazarın bu hareketi. Elinizdeki kitaptan bir anlığına kopup, kalabalık çarşının curcunasında, masada oturmuş, bir yandan önündeki kahvesini yudumlayıp, bir yandan da kalabalığın sesini dinleyerek yazmaya çalışan Mahfuz’u hayal etmeye başlıyordunuz istemeden de olsa.

Mahfuz’un bir diğer ünlü romanı Semtimizin Çocukları (1959) belki de yazarın başını en çok ağrıtan kitabıydı. Bu kitap İngilizce’de Children of Gebelawi adıyla yayımlandı. Roman Mısır’daki El Ahram gazetesinde dizi olarak yayınlanmasına rağmen romanda geçen bazı Allah tasvirleri ve dini dokundurmaları nedeniyle Mısır’da sözü geçen bir kurum olan el-Ezher Üniversitesi’nin tepkisi üzerine kitap olarak yayımlanmadı. Bu kitap ancak 1966’da Lübnan’da yayımlanabildi, lakin tepkiler dinmek bilmedi. Kitap, Salman Rüştü’nün Şeytan Ayetleri ile ilişkilendirildi. Radikallerin hedefi olan yazar 1994 yılında bıçaklı saldırıya uğradı. Saldırı başarısız olmasına karşın yazarın boynuna saplanan bıçak sağ kolunu felce uğrattı. Yazılarını şiirsel bir havayla harmanlayan yazar, son dönemlerinde Yarım Dünya adlı bir dergide çocukluğu üzerine kısa hikâyeler yazıyordu. Mısır’ın Balzac’ı olarak bilinen, doksan dört yılın büyük bir bölümünü yazmaya adamış bir adam! Uzun yaşamasının sırrı belki de yazmaktaydı, kimine göre mantıksızca gelse de o gücünü buradan alıyordu, sevdiği işi yapmaktan!

30 ağustos sabahı, kahvemi yudumlarken, haberlere göz atmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde onun ölüm haberini okudum. Bazen, insan bu gibi durumlarda bir yakınını kaybetmişçesine üzüntüye kapılabiliyor. Bu da kitapları aracılığıyla yazarla kurulmuş manevi bir bağdan kaynaklanıyor galiba. Kahveyi masaya bırakıp bir sigara yaktım. Hemen sonra kitaplığıma dalıp uzun bir süredir elime almadığım kitaplarını aramaya koyuldum. Bıldırcın ve Sonbahar, Binbirinci Geceden Sonra, Midak Sokağı… Türkçe’ye çevrilmiş sayılı eserinden sadece üçünü alabilmiştim. Diğerleri uzun bir süre önce basılmış, yeni baskıları yapılmadığı için raflarda rastlamak nerdeyse imkânsızlaşmıştı. Türkçe’ye çevrilen, böylesine bir yazar için komik sayılabilecek bir rakamdı gerçekten! Muhtemelen diğerleri gibi onun da kıymeti anlaşılacak ve üst üste çevirileri yapılıp yeniden yayımlanacaktı kısa bir süre sonra. Yayınevleri sıraya girmiş olmalıydı! Belki de Arap ülkeleri de bağırlarından hiç ayrılmayan Barış Savaşçısı’na koydukları yasakları kaldıracak ve eserlerini yayımlamaya başlayacaklardı.

Peki ama neden yaşarken kıymeti bilinmedi? gibi klişe bir soruyu belleğimde hiç gevelemeden yutup, Bıldırcın ve Sonbahar’ın sayfalarını karıştırmaya başladım kederle.

Yüzyıllardır yaşanan acı gerçek yeniden tekrarlanıyordu. Haklı olduklarını sanıyorlardı. Yaşarken ezmeye çalıştıkları aydınlarının öldükten sonra zarar veremeyeceğini düşünüyorlardı. Bu yüzden rahattılar artık. Bir savaşı kazanmış olmanın mağrurluğuyla yaşamaya devam ediyorlardı.

Yıllarca acı çektirerek yaraladıkları beden toprağın altına girebilirdi. Ya düşünceler?

Unuttukları bir şey vardı: Yazarlar öldükten sonra doğarlardı.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 451
favori
like
share