Türkçe nedir? Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Evet. Türkçe, herşeyden önce bir dildir. O halde, Türkçenin dününü, bugününü ve yarınını anlatmadan önce dil denilen şeyin ne olduguna bir göz atmak yerinde bir davranış olacaktır.

1. Dil nedir, ne değildir?

Dil her şeyden önce bir avadanlık, bir alet takımıdır. Dil dedigimiz bu takımın duruma göre seslerden, duruma göre harflerden oluşturulmuş aletlerini (kelimelerini, eklerini, edatlarını) usulüne (gramerine) göre kullanarak biribirimizle haberleşiriz. Biribirimiz üzerinde etkili oluruz. Şu salonun kapısını açık/kapalı konuma getirmenin şu anda benim için iki yolu vardır: Birincisi, benim bulundugum bu yerden ayrılıp, gidip elimle kapıyı istedigim konuma getirmek; ikincisi ise, sizlerden birisine kapıyı istedigim konuma getirmesini söyleyerek istedigim sonuca ulaşmaktır. İlk durumda, kapıyı istedigim konuma getirmek için kendi ayaklarımı, ellerimi ve kapının elcegini; ikincisinde ise, seslendirme organlarımı kullanarak aranızdan birisinin ayaklarını, ellerini ve yine kapının elcegini kullanmış olurum.

Her avadanlıkta, her aletin kendisine özgü -kullanım kılavuzunda belirtilen- bir yapısı ve kullanımı vardır. Bir avadanlık olarak ele aldıgımız dilin de her ögesinin -bundan böyle dilin aletlerinden her birini öge olarak adlandıracagız.- kendisine özgü bir yapısının ve kullanımının olması tabiidir. Bir dilin ögelerini kullanmayı, bir zanaatın aletlerini kullanmayı ögrendigimiz gibi ya sınama yanılma yoluyla ya da kullanım kılavuzunu -dilin gramerini- adım adım izleyerek ögreniriz. Bu yollardan ilkine anadilimizi, ikincisine ise daha çok bir yabancı dili ögrenirken baş vururuz; ve muhakkak bir çıraklık (ögrencilik) devresi geçiririz. Çok küçük yaşlarda anadilimizi ögrenirken de bol bol sınama yanılma imkanı buldugumuz bir çıraklık devremiz vardır. Çevremizde bize göre usta sayılabilecek anamız, babamız, belki abilerimiz, ablalarımız, hısım, akraba, aile dostlarımız, herhangi bir şekilde tanıdıklarımız, tanımadıklarımız bulunur. Bunların dil dedigimiz avadanlıgın ögelerini kullanma tarzlarını, aldıkları sonuçları gözlemler ve bu ögeleri onlar gibi kullanabilmek için çabalar dururuz. Bütün bu çabalarımızın sonunda, biz de, yerine göre, çatalı, bıçagı; yerine göre, tası, taragı; yerine göre, keseri, kerpeteni kullanmayı ögrendigimiz gibi, dil ögelerini de edinip ve kullanmayı ögrenip ustalar arasında yerimizi almaya çalışırız. Onu bir ölçüde kendimize özgü kılar; özelleştiririz. "Üslup", "dili kullanım tarzı" dedigimiz şey de budur işte.

Bir dili kullanmada her isteyen ustalıgın en yukarı mertebesine ulaşamaz. Bu yüzden her zanaatta oldugu gibi, dili kullanmada da ustalık çeşitli ölçütlere göre derecelendirilir. Çogumuzun ustalıgı anadilimiz konusunda da amatörlük seviyesini aşamaz. Aramızdan bazıları, doguştan getirdikleri dili ögrenme ve kullanma yetilerini geliştirerek, bu alandaki ustalıklarını zanaatkarlık seviyesinden sanatkarlık seviyesine yükseltirler. Yani dili kendilerine özgü kılmaları, özelleştirme tarzları insanlar arasında bunlara bir ayrıcalık kazandırır. Bunlar, söz konusu dilin hatipleri, şairleri, yazarlarıdır. Bir dil, bu sanatkarlar sayesinde itibarlı ve kullanımda olur. Sıradan olmayanlar, sıradan olmayan ihtiyaçlarını karşılamak için dili geliştirirler; ona yeni ögeler (aletler) katarlar; onun ögelerini alışılmışın dışında kullanmanın yollarını bulurlar.

Bildigimiz kadarıyla, yüksek seviyede bir dili kullanmak insana özgüdür. İnsan dogar, yaşar ve ölür; çünkü canlıdır. Dil ise, ilk insanla beraber bir kere dogmuştur; belki son insanla beraber bir kere de ölecektir. Dünyaya gözünü açan her saglıklı insan onu hayatta bulur; özelleştirir; gözünü kapayan her insan da onu hayatta, terekesinin en kalıcı parçası olarak bırakır. Bir bakıma, dil ölmez; ebedidir. O, insanın degil, bütün insanlıgın malıdır.

İnsanlar yeryüzünde dagıldıkça, farklı ortamlardan kaynaklanan farklı aletlere ve aletlerin farklı kullanımına ihtiyaç duydukları gibi, farklı dil ögelerine ve dil ögelerinin farklı kullanımlarına da ihtiyaç duymuşlar ve duymaktadırlar. Bu ihtiyaçlar, zamanla, aletler için degişik avadanlıkların oluşturulması gibi, dil ögeleri ve kullanımları bakımından da degişik dillerin oluşmasına yol açmış ve açmaktadır. Sanki her insan kendi ihtiyacı olan avadanlıklarını oluştururken, kendi dillerini de oluşturur. Evet, her insanın, degişik ortamlarda, degişik durumlarda kullandıgı birden fazla dili oldugunu söylemek yanlış olmaz.

İnsanlar dünya üzerine serpiştirilmiş bagımsız adalar gibidir. Ancak, avadanlıklar ve diller sayesinde, bir ölçüde bagımsızlıklarını yitirmelerine karşılık birleşerek güç oluştururlar. Bu yüzdendir ki, insanlar ve insan toplulukları arasındaki sınırlar kesin bir şekilde çizilebilse bile, diller arasında böyle sınırlar çizmek pratik açıklamalar getirme dışında pek mümkün görülmemektedir. Nihayet, günümüz dünyasında, devletlere ve bir ölçüde milletlere iyi kötü birer sınır çizilebilmiş, ancak dillerin kullanımına sınır çizilememiştir. Bu bakımdan, dil birligini, millet olmanın şartı degil, bir ihtiyacı olarak görmek daha dogru olur.

Dil bir silah gibidir. Silahla, nasıl bir düşmanla savaşabilir, hem de kendimizi öldürebilirsek; dille de, hem birleşip, güçlenip millet olabilir, hem de bölünüp, güçsüzleşip, daha güçlü toplumlara yem olabiliriz.

Son zamanlarda, mahalli dilleri, agızları ön plana çıkarmak isteyenler, ya bilerek ya da bilmeyerek mensubu veya düşmanı oldukları toplumları bölmeye, güçsüzleştirmeye çalışmaktadırlar. Mahalli diller ve agızlar elbette dünya durdukça olacaktır. Ama, unutmayalım ki, küçülen dünyamızda, insanlıgın tek ve ortak bir dile ihtiyaç duydugu bir sırada, insanları, dil farklılıgını ileri sürerek kabile hayatına dogru sürüklemek istemenin, haklı bir davranış oldugunu düşünmek, pek akıllıca bir tutum olmasa gerek.

Mahalli dilleri ve agızları elbette araştıracagız ve yeterince ögrenecegiz; bunlar bize zevkli anlar yaşatacak bir takı, bir parföm, bir süs eşyası gibi lükslerimiz arasında yer alabilir. Ancak, hayatımızı kolaylaştırmakta kullanmayı düşündügümüz bir eşyayı alırken nasıl geliştirilmiş ve yaygın bir standart arıyorsak, dünyaca -en azından ülkece- tanınmış markalara ihtiyaç duyuyorsak; etkin bir hayat yaşayabilmemiz için, daha yaygın kullanılan standart dillere de ihtiyacımız vardır. Türkiye için söylüyorum. Toplumun bir kesimi, daha geniş ufuklu, daha etkin bir hayat sürmek için, STT'ni; hatta, daha zengin bir bilgi birikimi sundukları için başta Amerikan İngilizcesi olmak üzere diger gelişmiş kültür dillerini ögrenmege çabalarken, diger bir kesimini kimlik kazandırma bahanesiyle en yüce kimlik olan insan olma kimliginden çıkarıp bölerek etnik degerler içerisine hapsetmeyi istemek haksızlık degil midir?! Kaldı ki, bir kimsenin etnik kökenini somut delillerle kanıtlamak bugünün genetik biliminin en gelişmiş teknolojisiyle bile imkansızdır. Bu bakımdan, millet olmak için etnik köken olgusunun degeri, bir masaldan, bir efsaneden, bir duygusal egilimden fazla degildir. Şimdi soracaksınız. ""Millet olmak için, önce, dil birligi yetersizdir." dediniz. "Şimdi de, etnik kökenin ise hiç önemi yoktur." diyorsunuz. Peki, millet olmak için sizce gerekli olan nedir?" Evet, günümüz dünyasında, aklı başında kimselere, bir ülkenin vatandaşı oldugunu kabul etmek, o ülkenin vatandaşlarıyla ön koşulsuz dayanışma içinde olmak, o ülkeyi yaşanılacak en iyi, en gelişmiş ülke haline getirmek ve o ülkede yaşayan insanları başka ülkelerde yaşayan insanlara imrendirmemek -yani insanı ülkeye küstürmemek- için çalışmak bir millet olmanın gerekli ve yeter şartı olmalıdır.

Dillerin degişim ve gelişiminde bir yandan, somut düzeyde, maddi hayatın gelişmesi etkili olurken; diger yandan, soyut düzeyde, manevi hayatın, yani toplumların degişen sosyokültürel yapılarının da oldukça derin etkileri görülür. Dünyamızda, birkaç yüzyıl öncesine kadar, manevi hayat, toplumların benimsedigi dinle belirlenirken, daha sonra, daha çok dünya hayatını düzenlemeyi amaç edinen sosyal ve politik akımların etki alanına girmiştir. Dinin etkili oldugu devirde okur yazarlık ve bilim din adamlarının tekelinde bulundugu için dili de daha çok din adamları yönlendirip geliştiriyorlardı. Bir örnekle açıklarsak. Avrupada, bir yandan Katolik kilisesinin dili olan Latince, Batı Avrupadaki Hıristiyanlıgın Katolik mezhebini seçen halkların dilini etkilerken; Ortodoks kilisesinin dili sayılan Grekçe de, Ortodoks olan Dogu Avrupa halklarının dillerini etkilemekteydi. Bu yüzden, Galyalıların dili hızla degişerek Latin kökenli dil ögelerinin agırlıklı oldugu bugünki Fransızcayı meydana getirmişti. Dogu Avrupanın Slav kavimlerinin kullandıgı Kiril harfleri Grek alfabesinden uyarlandıgı gibi, Grekçe de bu kavimlerin dilleri üzerinde etkili olmuştu. Tabii, Hıristiyanlık öncesinde, Grekçenin, Latince üzerindeki etkisi de yine inanç sistemlerinin geçişiyle açıklanabilir.

2. Türkçenin Dünü

Bu uzunca girişten sonra, artık asıl konumuza başlayabiliriz. Önce, Türkçenin dününü, yani ilk yazılı metinlerinden günümüze gelinceye kadar olan gelişme safhalarını imkanlarımız elverdigi ölçüde ele alalım. Bu konuda ana başlıklarımız şunlar olacaktır.

1. 1. Derilme Devresi (Köktürk Kaganlıgı; Şaman kültürü; Köktürk yazı dili ve alfabesi.)

2. 1. Dagılma Devresi (Uygur Devleti; Budist, Maniheist, Brahmi, Zerdüşt, Hıristiyan ve diger inanç sistemleriyle ilgili kültürler; Uygur yazı dilleri; Sogot-Uygur, Mani, Brahmi, Estrangelo, Süryani, Tibet ve diger alfabeler.)

3. 2. Derilme Devresi (Karahanlı, Selçuklu, Çagatay, Osmanlı gibi Türk İslam devletleri; İslam kültürü; Sözkonusu devletlerin biribirleriyle ilişkili yazı dilleri; Arap alfabesi.)

4. 2. Dagılma Devresi (Gerileme dönemi Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet Türk Cumhuriyetleri devletleri; degişik sosyal, siyasi kültürler; biribirinden hemen hemen habersiz gelişen yazı dilleri; Arap, Latin, Kiril alfabeleri.)

1. Derilme Devresi:

Orta Asyanın Altay kavimlerinden olan Türklerin diline gelince, elimizde dogrudan Türkçe yazılmış kaynak bulunmayan devreleri ister istemez bir yana bırakarak diyebiliriz ki; 7. yüzyılda, son defa, Kutlug (İlteriş) Kaganın öncülügüyle, daha önce birkaç defa dağıdıklarını bildigimiz Türk dilli halklar toplanarak Köktürk Devletini yeniden kurdukları zaman, bunların kendilerine has Şamanlık diye anılan tek tanrılı bir dinleri vardı. Türkçe, yogun kültürel ve siyasi ilişkiler içinde bulundukları başta Çinliler olmak üzere çevre ülkelerde yaşayan kavimlerin konuşmakta oldukları dillerinden etkileniyor ve büyük bir ihtimalle onları da etkiliyordu. Ancak, Bu devrede Türk dili, Türklerin, tek bir merkez (Ötüken) etrafında toplanmış olmaları, tutarlılıgı tartışmalı da olsa, Köktürk alfabesi dedigimiz ve kullanım tarzından en az bin yıllık bir geçmişi olabilecegini tahmin ettigimiz bir alfabeyle yazılan tek bir yazı dili sergiliyordu.

1. Dagılma Devresi:

8. yüzyılın ortalarına dogru Uygurlar Köktürk hakimiyetine son verdiler. Türk dilli halkların önemli bir kesimi artık göçebeligi ve Ötüken'i terk etmiş, Tarım havzasında şehirler kurarak yerleşik hayata geçmişti. Başta Budhizm (Burkancılık) olmak üzere Mani, Zerdüşt, Hıristiyanlık gibi çeşitli dinler Türkler arasında yayılmaya başlamıştı. Her gelen din kendi terminolojisini, hatta kendi alfabesini de beraberinde getiriyordu. Köktürk harfleri hemen hemen unutulmuş, Sogotlardan alınan Uygur alfabesi dedigimiz alfabe başta olmak üzere Mani, Brahmi, Estrangelo, Süryani, Tibet alfabeleri kullanılarak çogunlukla çeşitli dini eserler Türkçeye çevriliyor; bu çevirilerle Türkçeye, yüzlerce kavramı karşılayan kelime giriyor. Bunların önemli bir kısmına Türkçe karşılıklar bulunmuş olsa bile dilin sadeliginin kayboldugu açıkça görülüyordu. Alıntılar bazan sözdizimi düzeyine bile ulaşıyordu.

2. Derilme Devresi:

10. yüzyıldan itibaren Türkler arasında İslamiyet hızla yayılmaya başladı. Batıdan, Hıristiyanlık ve Zerdüştlük gibi İran üzerinden gelen İslamiyet, bugün de sürmekte olan Türklerin Batıya yönelişini başlatmış oluyordu. İslamiyetin ilk terminolojisi, Türklerden önce İslamiyeti kabul etmiş olan Farslardan alındı. Daha sonra, Araplarla tanışıldı. İslamiyetin kabulüyle Türk edebiyatının dili Farsçanın, biliminin dili Arapçanın etkisine girdi. Bu iki dilden yapılan alıntılar da zaman zaman Türkçenin sözdizimini etkileyecek düzeye ulaşmıştır. 10. yüzyıldan beri kullanılmakta olan Arap harfleri 20. yüzyıla kadar Türk dünyasının ortak alfabesini oluşturdu. Anadolunun fethiyle Türkçeye başta Rumca olmak üzere Anadoludaki toplulukların dillerinden de kelimeler girmeye başladı. Özellikle deniz ve deniz ürünleriyle ilgili kelimeler Rumcadan alındı. Osmanlı devleti İmparatorluga dönüşünce ulaştıgı her yerden yeni kavramları karşılamak üzere yeni kelimeler Türkçeye akmaya başladı. Osmanlı donanması İtalyancadan, diplomasisi Fransızcadan birçok kelimenin Türkçeye girmesine kapıları açtı. 20. yüzyıla gelindiginde, tesbiti güç bir kelime hazinesi ve içinden çıkılmaz sözdizimiyle Osmanlı Türkçesi bütün Türk dünyasında agırlıgını koymuş bulunuyordu. İstanbul'da basılan bir kitap Üsküp'te, Kahire'de, Semerkant'ta, Belh'de müşteri buluyordu.

2. Dagılma Devresi:

20. yüzyılın başlarında, 1. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorlugunun sonunu noktaladı. Türk Dünyası dagılmış, Türkiye cumhuriyeti dışında kalan Türkler ya uzak ülkelerde hakları korunamaz azınlık durumuna düşmüş; Yugoslavyada, Macaristanda, Kıbrısta oldugu gibi; ya da Türkiye Cumhuriyetinin varlıgını kendisi için bir tehlike olarak gören komşu ülkelerde baskı altına alınmıştı; Sovyetlerde, Yunanistanda, Bulgaristanda, Suriye, İrak ve İranda oldugu gibi. Artık, her Türk toplulugu kendi kaderiyle başbaşaydı. Tek bagımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Türklere, kendi dillerinde egitim ve ögretim yapma hakkı bile, onları geri bırakacak şartlardan birisi olarak veriliyordu. Bulundukları ülkelerin standart dilinde ögretim görmeleri sınırlanıyor. Biribirleriyle temasta bulunup üst düzeyde egitim ve ögretim kurumları kurmaları, biribirlerine kitap, dergi, gazete, ögrenci ve ögretim üyesi göndermeleri yasaklanıyor; özellikle o güne kadar yazı dili olarak gelişmemiş mahalli dilleri bir lütufmuş gibi yazı dili haline getirilerek önlerine konuluyor; onları kabile düzeyine indirmek için insan hakları adı altında mümkün olan herşey yapılıyordu. Böylece dünyaya açılmaları, özellikle Türkiye Cumhuriyetiyle ilişkiye girmeleri sözde etnik kimliklerini koruma bahanesiyle önleniyordu. Her biri degişik anlayışlarla düzenlenmiş Arap, Latin ve Kiril harfli alfabelerle basılmış yayınlar, bir topluluktan digerine kazara ulaşsa bile, okunması özel bir bilgi gerektirdigi için bir işe yaramıyordu. Özellikle, biz, Sovyet Türk Cumhuriyetlerindeki yazarları, İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Batı dillerinden; onlar bizim yazarlarımızı Rusçadan bulabildigimiz kadarıyla okuyabiliyorduk.

3. Türkçenin Bugünü:

3. Derilme Devresi (Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk Federe Cumhuriyeti, Orta Asya Bagımsız Türk Cumhuriyetleri; İslam kültürünü demokratik ve laik bir anlayışla yorumlama; ortak bir yazı dili geliştirme egilimi; Latin alfabesine yöneliş.)

3. Derilme Devresi:

Şu sıralarda 20. yüzyılın son çegregini tüketmek üzereyiz. Gelişen haberleşme imkanları bilgilenmeye konulan bütün engelleri tek tek yıkıp devirmekte. Yasaksız, gerçek bir yarışın başla komutu verildi bile. Türkçe dünya üzerinde konuşulmakta olan 3000'i aşkın dil arasında, oldukça zengin bir kütüphanesi olan, bilinen1500 yıllık kesintisiz tarihiyle, altı kıtadan ikisine yayılmış sayılı konuşma ve yazı dillerinden biridir. Aralarındaki sosyokültürel ve ekonomik ilişkileri sınırlayan siyasi engellerin hemen hemen ortadan kalkmış olmasıyla, bugün Türkçe konuşanlar, Türk dilli halklar biribirlerini görme, duyma ve dinleme imkanına sahip oldular. Ortak bir Türkçe, en azından ortak bir yazı dili oluşturmak için, ortak bir alfabenin ve ortak bir sözlügün oluşturulmasına çalışıyorlar. Bin yıldan beri yüzde doksanı aşkınının benimsedigi İslam kültürünü çagdaş bir şekilde, demokratik ve laik bir anlayışla yorumlayarak kültürel yakınlaşmanın temellerini atıyorlar.

4. Türkçenin yarını:

Türk dilli halkların bu çabaları başarıya ulaşırsa, bu sadece kendilerinin yararına degil, bütün insanlıgın yararına olacaktır. Hangisi olursa olsun, iyi kullanılan dil dostlukları ve dayanışmaları kurmanın en iyi aracıdır. İnsanlık yüzyıllardan beri ögrenilmesi ve kullanımı kolay ortak bir dil arayışı içindedir. Esperanto, Volepuk, Interlingua gibi suni dillerle karşılaştırıldıgında, özellikle, Stadart Türkiye Türkçesi (STT) tabii bir dil olarak böyle bir dil olmaya adaydır. O, karmaşık bogumlanma özellikleri gerektiren ara seslere hemen hiç bilgi yüklememiş yalın bir fonolojinin sahibidir. Türkçeyi ögrenmiş yabancıların, onu ne kadar bozuk telaffuz ederlerse etsinler, söylediklerini oldukça kolay anlamamızın sebebi budur. Sözdizimi, "belirten öge bir anlam ögesiyse belirttigi anlam ögesinden önce; belirten öge bir görev ögesiyse belirttigi anlam ögesinden sonra getirilir; ancak, görevi işaretli anlam ögelerinin biribiriyle yer degiştirmesine müsaade edilir." şeklinde tarif edecegimiz basit bir temel kurala (postülata) baglanmıştır. Biribirini tamamlayan bu sesbilimsel (fonolojik) ve sözdizimsel (sentaktik) iki yapı özelligi, her düzeydeki uyumları azaltmış ve basitleştirmiştir. Cinsiyet, kemiyet, keyfiyet uyumlarının en alt düzeyde oluşu, dil olarak Türkçenin kavranmasını kolaylaştırmıştır. Bu dilin, her dilden kolayca kelime alabilir ve aldıklarını fazla degişiklige ugratmadan kullanıma sunabilir olması da bir dünya dilinden beklenecek en önemli özelligidir. Doguşundan günümüze kadar, hemen hemen Avrasyanın bütün dillerinden çeşitli dil ögeleri almış olmasına ragmen ilk günki canlılıgını ve tazeligini yitirmemiştir. Görev ögelerinin, yani ek ve edatlarının yazımına getirilecek basitleştirici birkaç standartla yazı dili olarak da hızla gelişme imkanını bulacaktır.

Sözlerimi günümüz Azerbaycan şairi Bahtiyar Vahabzade'nin mısralariyle bitiriyorum. Vahabzade Türkçe için şöyle diyor:

Dil açanda ilk defe "ana" söyleyirik biz,
"Ana dili" adlanır bizim ilk dersliyimiz.
İlk mahnımız laylanı anamız öz südüyle
İçirir ruhumuza bu dilde gile-gile.

Bu dil - bizim ruhumuz, éşgimiz, canımızdır,
Bu dil - birbirimizle ehdi-péymanımızdır.
Bu dil - tanıtmış bize bu dünyada her şéyi
Bu dil - ecdadımızın bize miras vérdiyi
Giymetli xezinedir... onu gözlerimiztek
Goruyub, nesillere biz de hediyye vérek.



Dr. Efrasiyap GEMALMAZ

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 435
favori
like
share