''Yiğit meydanda belli olur” diye bir atasözümüz var. Doğrudur, ciddi bir sınamadan geçmeyince ne yiğitlik anlaşılır ne de karakterimiz, hakiki madenimiz. Kişinin Rabbiyle irtibatı da böyledir, zor zamanlarda kalbimizden ne geçiyor, ona bakmak lazım.
Düşmanlar evini sardı, canını istiyorlardı, O dua ediyordu.
Mızraklarını kapıya doğrultmuş, sabahı bekliyorlardı, O Yasin suresini okuyordu.
Sonra yüzlerine toprak atarak aralarından geçip gidiyor, Sevr dağına çıkıyordu.
Düşmanlar her tarafı köşe bucak arayarak mağaranın önüne kadar sokuluyorlardı. O, sadık arkadaşına “Üzülme Allah bizimle beraber.” diyordu.
Düşmanları başına ödüller koyuyordu; O, arkadaşıyla birlikte Medine’ye doğru yol alıyordu.
En Büyük Hakikat
Rasul-i Ekrem s.a.v., peygamberliği süresince çok zorluklar çekmişti. Ama hicret günleri belki de en zor günleriydi. Hicret geceleri de en tehlikeli geceleri.
Asırlar sonra okurken bizi bile endişelendiren o hicret gecelerini Rasul-i Ekrem s.a.v. nasıl geçiriyordu? Ne yapıyordu?
Önce şunu bilmek lazım: Efendimiz s.a.v., bütün imkansızlıklara rağmen gerekli bütün tedbirleri alıyordu. Şartların gerektirdiği istihbaratı yapıyor, güvenilir bir rehber buluyor, develeri ve yol azığını düşmanlara hissettirmeyecek şekilde hazırlatıyor ve öylece yola çıkıyordu.
O bir insandı. Gelmiş geçmiş en özel insan. Alemlerin Rabbi’ne kulluğu en üst seviyede ve her an yaşayan bir insan.. En zor şartlar altında bile imkanların elverdiği tedbirleri alırken, insanlara kulluğu öğretmekle görevli bir insan; Yüce Yaradan’ın elçisi…
Her zerrenin her an Yaradan’ın elinde olduğunu, hiçbir şeyin kendi kendine meydana gelmediği anlaşılmalıydı. Yaradan’ın her an bizimle beraber olduğunu, her nefesimizi ciğerimize indirenin O olduğunu hissetmemiz gerekiyordu.Kâinattaki asıl hakikat işte buydu.
İnsanı insan yapacak, yaratılmışların en üstünü kılacak olan düşünce, bu hakikati anlamak ve bu anlayışı her nefeste idrak etme çabasında yatıyordu. İnsanın yaradılış sebebi ve hedefi zaten bu değil miydi?
Allah Rasulü s.a.v. bunun için gönderilmişti. O halde bütün bu zorluklar işte bunun için yaşanıyordu.
İşte O, hayatının her safhasında olduğu gibi Sevr dağındaki mağarada da, Medine yolunda da bu hakikati teneffüs ediyordu.
Yüce Allah’ın varlığını ve her an beraberinde bulunduğunu ruhuyla duyuyordu. O’nun şefkatini, adaletini, hükümranlığını en üst seviyede idrak ederek yüce huzura duruyordu. Uzun uzun kıyamlarla, gözyaşlarıyla yıkanan secdelerle, dua ve niyazlarla… Beş vakit O’nunla görüşüyordu. Kuşluk namazında yalvarıyordu, gecenin derinliklerinde teheccüd namazıyla dostluğuna sığınıyordu.
Bizim için en önemlisi, Rasul-i Ekrem s.a.v. ruhun dirilişinin tek yolu olduğunu yaşayarak gösteriyor ve çarenin de kendi örneklediği gibi yaşamaya çalışmaktan geçtiğini insanlığa öğretiyordu.
Bu ruh diriliğinin oluşabilmesi ve devamlı korunabilmesi için, iman etmenin yanında çaba göstermek, imanı işlerle, eylemle ortaya koymak ilâhi bir kanun. İşte hayatıyla bunu insanlığa anlatıyordu. Gönlünde, gözünde, dilinde hep Allah vardı. Gündüzü ve gecesi, Allah’ın zikriyle, fikriyle apaydınlık idi.
O’nun İzinde Bir Örnek
Rivayet edildiğine göre, büyük velilerden İbrahim Gülşenî Hazretleri irşada başladığı ilk yıllarda İran’da bulunmaktadır. Şah İsmail’in ordusu şehri kuşatır. Gülşenî Hazretleri oradan ayrılıp Mısır’a gitmek için ciddi gayret sarf eder ama maalesef iş işten geçmiştir. Şiî propagandasının önünde bir engel olarak görüldüğü için Şah İsmail tarafından zindana atılır. Ertesi gün de idam edilecektir. Yapılacak hiçbir şey kalmamıştır.
Kapıda bulunan gardiyan hayretler içindedir. Ertesi gün idam edileceğini bilen bu mahkûm, sanki hiçbir şey yokmuş gibi abdestini alıyor ve huzur içinde namaz kılıp ibadet ediyor. Ne küçük bir panik, ne bir şikayet…
Gardiyan merakını yenemeyip Gülşenî Hazretlerine bu halini soruyor. O da Allah’ın her an ve her yerde hazır olduğunu, her şeyin O’na ait olduğunu hatırlatıyor, Allah neyi takdir buyurmuşsa onun meydana geleceğini anlatıyor. Gardiyan bu sözlerden etkilenip Gülşenî Hazretlerine intisap ediyor ve zindandan kaçmasını sağlıyor.
Daha sonra Gülşenî Hazretleri Mısır’a yerleşiyor ve uzun yıllar insanlara hizmet ediyor.
Gündelik Zorluklar ve Biz
Biz de zorluklar yaşıyoruz. Hangimizin bir an önce bitse dediği, kendini çaresiz hissettiği zamanlar olmaz ki… Mesela çocuğumuz ateşlenir, sabaha kadar acilde beklemek zorunda kalabiliriz. Sene sonu hesaplar sıkışır, birkaç geceyi işyerinde geçirmek zorunda olabiliriz. Bir sebeple uzun süre sıcak yuvamızdan ayrı düşebiliriz.
Bütün bunlar, ne Efendimiz s.a.v.’in karşılaşmış olduğu zorlukların en küçüğü ile mukayese edilebilir, ne de yarın infaz edilecek bir idam mahkûmunun haliyle.
Oysa geçici sıkıntılar bizi ne hale getiriyor? Bize şahdamarımızdan yakın Rabbimizle irtibatımıza, münasebetimiz hangi etkiyi yapıyor?
Yüce Mevlâ her zaman ve halde zikredilmesini, hatırlanmasını istiyor. Kullarını kâinatın en büyük hakikatı karşısında sürekli çaba içerisinde olmaya teşvik ediyor.
Mademki Yüce Mevlâ, her an bizimledir, şahdamarımızdan daha yakındır, bizim de elimizden geldiği kadar bu yakınlığı hissederek, zaten O’nun mülkünde olduğumuzu hatırlayarak yaşamamız gerekiyor. Yüce Allah’ın yeryüzüne koyduğu sebep sonuç ilişkisini ihmal etmeden, elden ne geliyorsa tedbire gevşeklik göstermeden…
Alemlerin Rabbi ile bu sürekli ve yoğun irtibat hali çok değerlidir. Onu elde edebilmek için başta farz ibadetlerimiz olmak üzere dinimizin emir ve yasaklarına titizlik göstermeli, vird edindiğimiz O’nun güzel isimlerini bol bol tekrar etmeliyiz.
Ve bütün ibadetlerimizi, hatta zikirlerimizi şöyle bir niyet terazisinden geçirmeliyiz:
“Rabbim, sensin benim maksadım. Ve senin razı olmandır tek aradığım.”

Mehmet IŞIK


Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 400
favori
like
share