“İnsanın yüreği çabuk çürür.” En çok kendine acı çektirir insan. En iyi tanıdığı kendisidir çünkü. Yaşamının yalancı olmayan tek tanığı kendisidir.


Kendini sever, hem de çok… Bu yüzden soru sorar kendine; yanıt arar. Yapacak o kadar çok şey vardır ki dönmek mümkün olsa geçmişe. Yalandan, kötülükten uzak o düş ülkesine… Yapacak o kadar çok şey var ki “şimdi”yi eskitmesek, “bugün”ü geçmiş olmadan yaşayabilsek…


Anlatır durur kendini insanlara. İnsanlar ki, o hep en anlayışlı diye düşündüklerimiz. Arkadaşlar, dostlar; hatta bir umar sayıp hiç tanımadıklar…Kendi kendine söyleyemediğin sözleri bazen bir başka ağızdan duymak iyidir. Sadece sen bilirsin; anlatılan senin hikayendir…


“Anlattıkça insan kendini, yabancılaşır kendine…”


Anlatmak yabancılaşmaktır biraz. İçimizde gizli, başkalarına sorduklarımızın yanıtları. Bunu bildiğimizden, sorgularken yaşam karşısında benliğimizi; kendimizin en acımasız sorgucusu ve hatta zaman zaman işkencecisi oluruz. Her ne kadar insana insan tarafından yapılan zulme karşı olsak da… İşkenceye en iyi direnen de biziz oysa.

Bir yanımız bitip tükenmeyen sorular sorup suçlamalarını sıralar. Yapılan her hata, her başarısızlık, affedilmez bir suça dönüşmüştür artık. Susar diğer yanımız. Hüzne döner, acı çeker. Yanıt vermez, veremez. Susar sadece…


En adil olmayan yargılamadır bu. Hiçbir şey, hiç kimse bizim tarafımızda değil. Herşeyden, hepsinden tecrit edip kendimizi, iç sesimizle başbaşayız…


Kendimizin sorgucusu, tanığı, yargıcı ve infazcısıyız biz.
Yasalar insan yapımıdır. Her insanın, yaşamın genel yasaları yanında kendi özel yasaları vardır.
Karar bu doğrultuda verilir. Bazen hüküm sonrası kırılır kalem. İnfazcı eşliğinde çekilir ceza.


Açığa çıkarmamak gerekir acıyı.
Kendinleyken dilediğin gibi davran. İstediğin kadar acı aynadaki suretine. Ama başkalarının yanında en güçlü sen olmalısın.


Yüreğini yaralamamayı başarabilirsin; dışarıdan bakarsan; soyutlarsan kendini her şeyden, her şeyin gerisinde kalmayı kabullenebilirsen; kendinin, zamanın, ilişkilerin… Uzak durur, seyretmekle yetinirsen tüm olan biteni; yaşamaz, içinde yer almaz, tek seyredersen; yüreğindeki acı çoğalmaz belki.


Sakın acını paylaşmaya çalışma… Acını gözlerine yansıtmaktan sakın! O gözler ki, yaşamın renkleriyle karşılaşmasın..


Görmemek için ölümü, hemen öldür içindeki çocuğu.
Ve kork hata yapmaktan. Öylesine kork ki nefesin kesilsin, hiç başlayamayasın.
Karaya kapat gözlerini; pembeye, maviye, yeşile ve sarıya da…


“Kendisi olamayınca inan; her şey, herkes olabiliyor insan.”
Güçlüsün sen. Hiç kahkahaya dönüşmeyen ama arandığında yüzünde hep bulunan gülümsemen bu yüzden. Doğruların peşinde koşuyordun; alışık değildin hata yapmaya. Yalanlarla karşılaştın da savruluverdin kuru bir yaprak misali.
Tüm bağlarından kurtulduğunu zannederken kendi zincirlerini oluşturdun; özgürlükten kaçarak hüzün dehlizlerine.


Hep kaçmak… Hazırlıksız yakalanmaktan korkarak. Hüsran, özlem, acı, keder; hüzün renginde ne varsa ördün zindanını. Ve umudu hapsettin içine.


“Fiziksel ölümden daha ağırdır; insanın kendi iç dünyasını öldürmesi.”


En ağır ceza şu yaşanılası dünyada, susturmaktır kendini. Bağırmamak gidenlerin ardından, haksızlıklara karşı haykırmamak… Yaşarken içini öldürmek, kaçmaktır kendinden. Yaşam alanlarını bir bir bombalayıp kendine ait hiçbir şey bırakmamak, artık kendini unutmak, unutmaya çalışmak…


Sürgün etmek kendimizi içimizden. Hüzne salmak o hep umut dolu yüreğimizi, gülmeye hazır gözlerimizi…


Bazen sevinçten ağlar insan; mutluluktan. Belki hüzünlü ağlayışlarından daha içten. Ki, en güzel gözyaşlarıdır bu dökülen yanaklarından.


Sürgündeki insansa bölünmüştür, kimsesizdir. Hüzünden boğulsa da ağladığı çok nadir. Acı çekmek için çıkmıştır yola. Çekecektir!


Belki mutsuz yaşamına karşı intikam alır kendinden.
En güzeli, en doğruyu ararken kötülüklere arka çıkmaktır bu. Bize hiç yakışmayan. Hiç bizden olmayan…


İnsan doğası gereği hatalarıyla var. Kurgularımız, düşlerimiz, kendimiz için istediklerimiz hep olacak. Hayalgücümüze sınırlar koymak, gerçekleştiremediklerimizden dolayı yılgınlığa kapılmak yanlış.


Samuel Beckett, O, Godot'yu bekleyen adam şöyle der:
“Hep denedin
Hep yenildin
Bir daha dene
Bir daha yenil
Ama daha güzel yenil”


Yaşam bir oyun. Ama önceden yazılmış bir senaryosu olmayan. Doğaçlama yaşarken kimi zaman sürçer dilimiz; hiç düşünmediğimiz sözler dökülür ağzımızdan. Yapmak istediğimiz hareket, kimi kez aşar beden gücümüzü, başaramayız.


Aslolan beyindir, yürektir. Beyindeki düşünme gücü; yürekteki sevgi, umut, cesaret.
Hiçbirşeyin, hiç kimsenin bunları yok etmesine izin vermezken, kendini sürgün etmek hayattan, güzele ulaştırmaz insanı. O aradığı mükemmel olan kilometrelerce uzaklaşır gider.


“İnsanın yüreği çabuk çürür.”
En fazla kendine acı çektirir insan. En iyi kendini tanır çünkü.


Yaşanılan yüreğe çizikler atmayı sürdürüyor. Derin, uzun çizgiler; hafif küçük sıyrıklar… Hissediyorum, yüreğimin bir yanı çürüyor. Öteki yansa çelik gibi; pırıl pırıl , sağlam; üstündeki pası kazırsam.


Ne yeraltında; ne yeryüzünün doruklarında kendine yer bulamayan rengarenk bir kelebek süzülüyor odama. Gelip kırmızı bir karanfilin üstüne konuyor. Direnç aşılıyor, umudu, geleceği müjdeliyor, düşlerin gerçek olacağı günleri… Gelip tam yüreğimin üstüne konuyor. Açılıyor bir bir goncalar. Bir bağ karanfil oluyorlar kırmızı, tüm sürgünlüğe inat.


Ta uzaklarda bir şeyler kıpırdıyor. Bir aydınlık doğuyor belli belirsiz. Bir yerlerde sabah oluyor mutlaka. Mutlaka şafak söküyor bir yerlerde. Bak, içimizdeki sürgün sürülüyor.


Farkında mısınız? Ay Orada
Yeniden ortaya çıkıyor…

Alıntı

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 273
favori
like
share