1.GİRİŞ

Dünyanın %70'ini teşkil eden okyanus ve içsular, atmosferik ve karasal ortama nazaran kirlenmenin son durağı olup, kirliliğe maruz kalan bölgelerdir. Çeşitli nedenlerle kirlenen atmosferik ortamın kirletenleri ortama verilmesiyle er geç karasal ortama ve oradan da iç sulara ve denizlere veya doğrudan doğruya akuatik ortama ulaşırlar. Oysa ki, insanoğlunun besin kaynağı olarak geleceğin büyük ümidi olan denizler, yine insanoğlu tarafından yok edilmek üzeredir.
Bugün sağlığımızı ve ekonomimizi tehdit eden kirlenme olayı,her geçen gün biraz daha artarak günün en aktüel konusunu teşkil etmektedir(Geldiay vd.,1972; Özel vd.,1988; Kocataş vd., 1992).



2. KİRLİLİK VE ETKENLERİ

Yaşantımızın en önemli sorunlarından biri de doğa ile ilişkilerimizin bozulmasını çabuklaştıran " Pollusyon " olayıdır. Genel olarak " Ortamın Kirlenmesi " anlamını taşımaktadır. 1970 yılında FAO tarafından Roma' da tertiplenen kongrede bütün araştırıcıların kabul ettikleri ortak tarif " İnsanoğlu tarafından denizel ortama atılan bir takım maddelerin fizikokimyasal parçalanması sayesinde ortamda yaşayan canlı varlıkları olumsuz yönde etkileyen , sağlığı tehdit eden , balıkçılık ve diğer çeşitli gayelerle deniz suyundan yararlanma gibi olanakları kısıtlaması " şeklinde verilmiştir.
Kirliliğe sebep olan maddelere " Polluant " adı verilir. Denizlerde görülen kirlilik olaylarına daha çok nüfusun kalabalık olduğu yerler ile endüstrinin geliştiği bölgelerde rastlanır. Sanayi tesislerinin makinelerinin soğutulmasında kullanılan suyun denizlere verilmesi ;deniz nakliyatında kullanılan yolcu gemileri, feribotlar, tankerlerin ve diğer deniz araçlarının bıraktıkları yakıt artıkları ve ayrıca yakıt tankerlerinin yıkanması ve bunların geçirdikleri kazalar denizin kirlenmesini hızlandırmaktadır . Diğer taraftan nükleer deneyler ile ortaya çıkan radyoaktif tozların direkt ve dolaylı yollarla ortama verilerek denizlerde birikmesi ve nükleer reaktörlerden atılan radyoaktif artıkların da su yolu ile denizlerde toplanması sonucu bir çeşit kirlenme olayı ortaya çıkar . Bundan başka tarımsal mücadelede kullanılan Pestisidler de denizel ortama ulaşmakta ve besin zinciri yoluyla en ilkel organizmadan en yüksek canlı varlıklara kadar etkisini göstermektedir (Geldiay ve Kocataş, 1972; Özel vd.,1988).
Denizlerdeki kirlenmeyi en iyi teşkil eden İzmir Körfezi'dir. Evsel ve Endüstriyel artıklarının etkisinde olan bu körfez yıllara göre kirliliğin dağılımı Şekil (1-2)'de görülmektedir


Kirlenmeyi dört ana gruba ayırmak mümkündür(Geldiay vd.,1972; Yaramaz,1992).
A-) Fiziksel Kirlenme
B-) Biyolojik Kirlenme
C-) Kimyasal Kirlenme
D-) Radyoaktif Kirlenme

2.1. Fiziksel (Termik) Kirlenme ve Etkisi

Gelişmiş ülkelerin çok kullandığı elektrik enerjisini sağlayan türbinlerin, kondansatörlerini soğutmaları için aldıkları suları ısınmış olarak denize verilmesi neticesinde ortaya çıkan kirlenme şeklidir. Başta İngiltere olmak üzere Fransa'nın bazı kıyıları ile Amerika'nın bazı koylarında görülmüştür. İngiltere'de Marcwood yakınında elektrik enerjisi kurulmadan önce suyun sıcaklığı min 1-2°C max 22°C iken,enerji santralinin kurulmasından sonra suyun sıcaklığı min. 5-6°C max 27°C olarak gözlenmiştir . Ortamda meydana gelen sıcaklık yükselmesi çok önemli sonuçlar doğurur ve deniz organizmaları için çok önemli olan ekolojik modifikasyonları oluşturur. Ekonomik türler arasında dengesizlikler yaratır. Dolayısıyla insanoğlunun besin kaynakları üzerinde ihmal edilmeyecek neticeler yaratır. Ayrıca suda erimiş oksijen miktarının azalmasına ve dolayısıyla O2'ne az ihtiyaç gösteren organizmaların gelişmesine,oksijene çok ihtiyaç gösteren organizmaların ise yok olmasına veya göçüne yol açar. Sıcaklığın yükselmesiyle mevcut fauna azalır. Bununla beraber bunların yerine sıcak suyu seven bazı türler yer alır. Bunlar; Rhithroponopens harrisi, Branchynotus sexdentatus , Balanus amphitrite , Bugula neritina , Limnoria tuberculata , Mercilerella enigmatica, Hydroides incrustans' dır (Geldiay ve Kocataş, 1972).

2.2. Biyolojik Kirlenme ve Etkisi

Çok değişken tabiatta olan evsel atıklar denizlere ya doğrudan kanalizasyonla ya da dere,çay,nehir gibi yollarla dolaylı olarak boşaltılmaktadır. Genellikle evlerden atılan bu maddeler çözülmüş veya çözülmemiş şekilde bulunabilir ve takriben %55'i hiç bozulmadan denize kadar ulaşabilir . Bu lağım artıklarında organik materyalden başka nutrientler bulunur ki bunlar organik maddenin minerilizasyonundan meydana gelir . Aynı zamanda bu kanalizasyon suları ; deterjanları , ziraatte kullanılan fosfat ve nitratları , diğer endüstriyel artıkları ihtiva eder . Bilhassa bu konservatif materyaller gıda zincirine kolaylıkla dahil olarak biyolojik akümülasyona tabii olurlar (Geldiay, Kocataş, 1972).
Karadeniz'e akan nehirler ile yılda 149.500.000 ton sediment 2592 ton partikül organik karbon taşınmaktadır (Jeftic,1990).




Denize boşaltılan organik maddeler biyolojik ayrışıma uğrar . Bu maddenin suda görülen en önemli etkileri ortamın fiziksel kimyasal parametrelerinde değişimler meydana getirir(PH ,HS, NH artar; O2 azalır, Karbonik asit fazlalaşır, sedimantasyon ve bulanıklık ortaya çıkar ) ve bu değişimler direnci azalan biotop üzerinde toksik etki gösterir .Bu atık sular pek çok bakteride ihtiva eder ve ortamdaki mevcut organik materyal , bakteri sayısının artmasına neden olur.
Organik maddenin çokluğu ,bölgedeki bentik fauna mevcudiyetini etkilemekte olup, bu da bölgenin açık veya kapalı oluşuna göre değişmektedir . Fauna ve flora'nın ortadan kalkmasına , mevcut olan bazılarının ise çok fazla artmasına neden olur . Organik artığın bol olduğu bölgelerde alglerden Ulva lactuca ve Enteromorpha türleri ile hayvanlardan Mytilus galloprovincialis, Glona intestinalis , Poliketler’denbilhassa Polydora ciliata larvalarının dominant olduğunu ,bunun yanında Aglanta digitale'nin kantitatif bakımdan maximuma ulaştığı tespit edilmiştir (Geldiay ve Kocataş,1972; Özel vd.,1988;Kocataş vd.,1992).
Deniz, göl ve nehirlere boşaltılan lağımlar direkt olarak veya çökebilecek katı maddenin ayrımından sonra denize ve nehirlere verilmektedir . Bununla beraber tam bir biyolojik muameleye tutulsalar dahi sadece organik madde okside edilir . Fakat mevcut fosfat ve nitratlar yok edilemez. İngiltere'de lağımlarla denize yılda 500 ton nitrat 30 ton fosfat boşaltıldığını hesaplanmıştır. Karadeniz'e ise Tuna nehri tarafından taşınan nitratlar yılda 340 ton, fosfat 60 ton olarak bulunmuştur (Yülek,1995). Denizde fosfat ve nitratlar sınırlı miktarda mevcut olup konsantrasyondaki herhangi bir artış fitoplanktonun çoğalmasına neden olur. Neticede artan flagellat, diatom ve siyonofiseler ya doğrudan doğruya balıklara zehir etkisi yapar veya bunların çürümesiyle suyun oksijenini sarf ederek ölümüne neden olurlar (Özel,1992).
Lağımların artıklarındaki süspansiyon halindeki katı maddelerin biyolojik etkileri organik madde ve besin tuzlarınkinden ayırt edilemez. Bu etkiler laboratuvar tecrübeleriyle anlaşılabilir. Bununla beraber filtrasyon ve dentritusla beslenen formların boğulmasına;ışık absorbsiyonu ve fitaplanktonca yapılan fotosentezin azalmasına neden olur . Genellikle bentik formlar ve özellikle nehir ağzında yaşayan formlar bu maddelere karşı toleranslıdır (Geldiay ve Kocataş,1972).

2.3. Kimyasal Kirlenme ve Etkisi
Denizlere boşaltılan kimyasal maddelerle endüstri artıklarının karışımı neticesinde meydana gelen kirlenme olayı "Kimyasal Kirlilik " terimiyle ifade edilir. Denizler bu tip kirliliğe çok müsaittir ve ucuz bir nakliyat yoludur.
Yoğunluğu düşük olan ve kimyasal kirletenleri içeren artık sular genellikle yüzeysel olarak geniş bir alana yayıldıkları halde, bazı ağır kimyasal maddeler zeminde birikirler. Kimyasal kirliliğin kirleticilerini; sentetik deterjanlar ,petrol ürünleri, pestisid ve endüstriyel artıklar oluşturur (Geldiay ve Kocataş, 1972; Yaramaz, 1992).
Sentetik deterjanlar tensio-aktif olup ,tabii ortamdaki ilk etkileri çok fazladır. Deniz suyu ihtiva ettiği tuz konsantrasyonu nedeniyle bu bileşiklere karşı sert su gibi davranarak köpük meydana gelmesine neden olur. Eğer bu bileşimlerinde mevcut bu tensio-aktif maddeler fazla değilse, denizel organizmalar üzerine pek fazla etki göstermezler.
Sentetik deterjanlar ve sabunların bazı omurgasız hayvanlara ve balıklara zehir etkisi yaptıkları kaydedilmiştir. Bazı omurgasız türleri ( Scolelepis fuligonosa, Capitella capitata , Mytillus galloprovincialis , Spehaeroma serratum ) üzerinde 20 iyonik ve15 aniyonik deterjanı laboratuvarda zararlı etkileri tespit edilmiştir. Bununla beraber milyonda 5 oranının altında bir konsantrasyonun zararsız olduğu çeşitli araştırıcılar tarafından gözlenmiştir.Pelecypod'lardan Ostrea edulis ve Crassosrea gigas'ın larvaları üzerine deterjanların tesirini araştırılmış olup, LAS (Linear alkalit sülfat)'ın ABS (Alkil Benzen Sülfat)'dan daha toksit olduğunu, Ostrea edulis larvaları için latel dozun 2 ppm (ABS ) ve 1ppm (LAS) olduğuna, Crassostrea gigas larvaları için bu değerin biraz daha yüksek olduğu gösterilmiştir (Geldiay, Kocataş,1972).Bunun yanında deterjanlar fosfat ilave ettiklerinden bunlar denizde ötrifikasyona neden olurlar (Özel, 1992).
Petrol ürünleri bütün petrollü maddelerden çıkan tüm hidrokarbonları kapsar . Hidrokarbonları karışık bileşiklidir ve bunların sınıflandırması çok zordur . Esasen denizlerin petrolle kirlenmesi yeni bir olay değildir , çok eskiden beri devam eden ve insanların son zamanlarda petrol rafinelerini işletmeleri ile daha da hızlanmış ve dünya problemi haline gelmiştir. Petrol ürünleri ile meydana gelen kirlenme deniz altından sızmalar, karadan drenaj, petrol tankerlerinden sızmalar ve bitkisel, hayvansal orjinli yağlardan sağlanmaktadır. Bütün bu karışımlar sonucu yılda denizlere karışan petrol miktarının daha önce 50-250 bin ton (Foyn,1965) iken son FAO kongresinde bu miktarın 1-10 milyon ton olabileceği rapor edilmiştir. Karadeniz'e Tuna nehri tarafından taşınan petrol türevli hidrokarbonlar yılda 50.000 ton olduğu hesaplanmıştır (Yülek,1995). Genel olarak Türkiye denizlerinde petrol türevli hidrokarbonların konsantrasyonlarını incelersek; Çandarlı Körfezi ve Mersinli-Akkuyu bölgesinin daha yüksek konsantrasyona sahip olduğunu görebilmekteyiz (Jeftic,1990).

Bilerek veya herhangi bir kaza sonucu hidrokarbonların ortam şartlarının değişmesinde önemli rolü vardır. Ortamda yaşayan canlı varlıklar için rafine edilmiş petrolün ham petrole göre daha zehirli olduğu bildirilmiştir.
Denize atılan petrol ilk satha yayıldığından burada yaşayan ve hyponeuston adı verilen organizmaları etkiler . Pek çok pelajik formla birlikte ,birçok bentik faunanın larvaları da bulunabilir. Bununla beraber çeşitli organizma türlerinin petrol konsantrasyonuna karşı dayanıklı olduğu görülmüştür (Geldiay ve Kocataş,1972; Özel vd., 1988; Kocataş vd., 1992).
Hidrokarbonların bentik formlara etki derecesi sahil ve açık deniz formlarına göre değişebilir. Genellikle sahil formlarının daha çok etkilendiği görülmüştür. Buna en iyi örnek "Torrey Canyon" kazasından sonra denize boşaltılan 117.000 ton mazotun bentik fauna üzerine etkisini araştıran Holme(1974)'un çalışmasıdır. Bu araştırıcı denize boşaltılan bu mazottan pekçok balık ve Molluska'nın öldüğünü (Patella, Littorina littoralis, Littorina littorea , Gibbula )buna karşın aynı gruptan Monodonta lineata'nın ve Cirriped'lerden Chthomolus setallatus'un daha dirençli olduğunu; aynı bölgedeki Antrozoan'lardan Amemone sulcata'nın öldüğünü, buna karşın Actinia epuina'nın yaşadığını görmüştür. Esmer alglerin bu ortamda yaşamasına rağmen ,yeşil ve kırmızı alglerin etkilendiğini kaydetmiştir.
Sahil fauna ve florasını etkileyen petrolün derin deniz formlarını da etkilediği, Ecinodermler'den Echinocardım cardatum'un; Molluska'lardan Ensis sigua, bununla birlikte deniz yıldızları ve yılan yıldızlarının hiçbir zarara uğramadığı dalgıçlar tarafından gözlenmiştir.
Pestisidler ise kara ve tatlı sularda gösterdikleri etkiyi,kullanışı olmadığından denizlerde göstermezler. Bununla birlikte her geçen gün artan bu bileşiklerin denizlere taşınmakla, yakın bir gelecekte denizlerde de teşkil edeceği bilinmektedir (Geldiay ve Kocataş,1972).




Kimyasal kirliliğe neden olan bir diğeri de endüstriel artıklardır. Birçok bileşiklerden meydana gelen bu artıklar, atıldıkları yerlerde, insan sağlığı yönünden önemli zararlar bulunduran etkilere sahiptirler. Aubert ve arkadaşları(1969) tarafından yapılan çalışmada Hollanda sahillerine kontrolsüz olarak atılan bakır sülfat karışımı artıkların buradaki su kütlelerini tokside ettiği ve neticede bölgenin balık ve omurgasızlarını etkilediğini gözlemlemiştir. Kuzey denizine günde 1.2 ton endüstriyel artığın boşaltıldığını ve bunun 11.5 millik bir sahanın etkilendiğini belirten Kınne (1967), böyle bir ortamda yaşayan balıkların larvalarını çok düşük konsantrasyonda dahi öldüklerini bildirmiştir.
Tablo 4. İstanbul'daki 297 Endüstriyel Fabrikadan Atılan Tehlikeli Atıklar
(Orhon , 1986)


KATEGORİ MİKTAR (Ton / Yıl)
Petrol Artıkları 27.5
Yanabilir Organik Çözücüler 0.4
Yanmayan Organik Çözücüler 8.4
Organik Sulu Çamur 143
İnorganik Sulu Çamur 1506
Yanabilir Katılar 3730
Yanmayan Katılar 3262
Asit Artıklar 26.9
Alkali Atıklar 1.5


2.4. Radyoaktif Kirlilik ve Etkisi

Bu tip kirliliğe nükleer kirlilikte denilmektedir. Ağır metallerin ve radyoaktif maddelerin kirliliği olmak üzere iki grupta incelenir.
Ağır metaller deniz suyunda tabii halde çok az bulunan elementlerdir. Belirli dozdan sonra deniz organizmaları için zararlı olan bu elementler organizmaların gelişebilmesi için sınırlı dozlarda lüzumludur. Bazı organizmalar ve özellikle CaCO3'dan kabuk yapan türler ağır metallerin biyolojik akümülatörleridirler. Örneğin İstiridyeler Cu , Mn , Zn; Ascidia'lar bol miktarda Vanadium ihtiva ederler. Dokularında fazla miktarda bakır bulunduran İstiridyeler mavi-yeşil bir renk alır ve böyle hayvanların eti lezzetsiz olur. Mytillus edulis ise daha duyarlı olup normalden fazla konsantrasyona tahammülü yoktur .
Akdeniz'in sediment tabakasında yüksek cıva konsantrasyonu Doğu Lion Körfezi ile Güney Batı Akdeniz'de; Akdeniz'in suyundaki cıva konsantrasyonu ise Ege Denizi ve Güney Doğu Akdeniz'de yüksek oranda görülmektedir (Jeftic,1990).

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1576
favori
like
share