Erguvan Ağacı - Örsan Akgül - Yaşam Hikayeleri

Erguvan ağaçlarından yayılan tatlı koku baharı müjdeliyordu.Morumsu pembe rengindeki çiçeklerine baktıkça içi huzurla doluyordu.Dün geceden kalma bahar yağmurlarının ilk damlacıkları toprağın kendine has kokusunu ortaya çıkarmış,doğa kendi rengi ve kokusuna yavaş yavaş bürünmeye başlamıştı.Sevdiğiniz birinin yanındayken onun kokusunu duyabilir ve bu koku için tüm kokulardan vazgeçebilirsiniz.Toprakta öyle kokuyordu.Koynunda sabahladığınız sevgili,sarıldığınız anne,elini öptüğünüz baba,her derdi birlikte göğüslediğiniz kardeş ya da arkadaş gibi…
Gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu,sanki güneşin gazabından korkuyorlarmışçasına başka memleketlere göç etmişlerdi.Dünkü yağmurun ardından bugüne miras olarak toprağın kokusu ve baharın gelişi için sevinç gözyaşları döken yapraklardan başka bir şey kalmamıştı.

Her insanı düşündürebilecek ölçüdeki muazzam manzaranın keyfini çıkaran sadece bir kişi vardı.Tabiatın sergilediği illüzyon gösterisine hayranlıkla bakarak,geçmişindeki birkaç parça anının tesiriyle sarhoş olmuş gibiydi.Benliğinin derinliklerinde hayat bulup,sürekli değişmeye çabalayan düşüncelerinin yansımaları,içindeki beyaz perdeye bir dram filmi olarak aksediyordu.Farklı ruh hallerine bürünmek uzun zamandır tek uğraşıydı.Bazen bu değişken ruh halleri dayanılmaz acılar veriyor,bazen ise tanımlayamadığı ya da unuttuğu duyguları yaşamasına neden oluyordu.İçinde oynadığı ve yönettiği dram filmi tek kişilik bir gösteriydi ve tek izleyicisi vardı.Kendi bilinci dışında filmi görmek isteyen olmamıştı.

Gözleri erguvan çiçeğinin çekici büyüsüne kapılmışken değişen ve hep bir öncekini aratan duyguları radyoda çalan parçalara benziyordu.Birbirinden farklı duygularla bestelenmiş şarkılar,senelerdir hafızasında yitiremediği anıları beslemesi gibi farklı dünyaların ve hayallerin kapısını açıyordu. Kimisi yalnızlığı,kimisi hasreti,kimisi aşkı,kimisi ölümü…

Farklı hayatları yaşamak için radyo frekansını değiştirmek ya da şarkının bitmesini beklemek yeterliydi ama anıları için aynı şeyleri söylemek mümkün değildi.Günün birinde uyandığında,geçmiş yaşantısından sıyrılabilmeyi düşlüyordu.Şimdi bile farkında olmamasına rağmen değişmeyi amaç edinmiş duygulu yanı duygusuz yanı ile köşe kapmaca oynuyordu.Kendini meddah ya da milyoner bir şaklaban olarak hissetmemişti ama çektiği film gereği kendine güldüğü zamanlarda bunu yapabildiğine şaşıyordu.

Duygusuz yanı pasif denemezdi,duygulu yanının aksine hep bir adım önde olmayı başardığı için ‘boş versene’ deyip,hayatın öznelliğini,nesnelleştirip,diğerleri gibi basmakalıp bir açıdan bakmasını engelliyordu. Duyguları duygusuzluğuyla köşe kapmaca oynayadursun o da mutluluk ile saklambaç oynuyordu.Hep ebe olduğu için belki de bu yüzden vaktini mutluluğu aramakla geçiriyordu.Elma,armut,çilek,muz,kayısı…Bildiği tüm meyve isimlerini sıralasa da yine de mutluluk bulunduğu yerden çıkmamakta ısrar ediyordu.Duygusuz yanı alıyordu sazı eline ve yine ‘boş versene’ diyordu.Mutluluğa erişip de onu muhafaza edebilmek önemliydi.Eğer muhafaza etmeyi ya da mutluluğun kıymetini bilmiyorsan,mutluluk kapını çaldığında bir zaman sonra terk edilme yazgından asla kurtulamıyordun.Demek ki yazgısı böyleydi ve yazgısını değiştirmek için herhangi bir çaba içerisine girmemişti.
Yalnızlık ruhunu fare gibi kemirirken, her gün sonunda geleceğe olan umudu tükeniyor,geçmişin acı darbeleriyle paramparça olmuş hayatının kırık parçaları ellerine batıyordu.

Karşı evin tahtalarının gıcırdaması duyuldu.İhtiyar uyanmış,tarlasına göz atmak için her sabah ki gibi çapasıyla birlikte oradan oraya dolanacak,ekinleri sulayacaktı.Eski tahta kapı acı haykırışlar çıkararak açıldı.Bir saniye sonra ihtiyar evin verandasındaydı.Rengi kaçmış,pul pul dökülmeye başlamış ayakkabısını ayağına geçirebilmek için eğildi.Kemikleri eski günlerine göre fazla narindi ama ne de olsa doğayla büyümek ona uzun ve sağlıklı bir ömür vaat etmişti.Gözleri ufacık,göz çukurlarının içinde kaybolmuştu,saçları kar tanelerinden görünmüyordu,ağzındaki takma dişlerini ikide bir birbirine çarptığı için köydeki küçük çocuklar ondan hep korkarlardı.Burnunun üzerinde siyah bir leke vardı,doğum lekesi.Hafif öne doğru eğilerek yürür,çapayı yere sıkıca bastırırdı.Boyu uzundu ama kamburu ve bazı sabahlar yattığı karyola yüzünden her yanı tutulmuş için olduğundan küçük görünürdü.

İlk adımlarını atarken hep aksardı,sanki bacaklarını açmaya çalışırdı.İlk adımları sonraki yavaş adımlar takip eder ve tarlada ayak basmadık yer bırakmazdı.İhtiyar,onu gördüğünde yüzüne sıcak bir tebessüm yayıldı.Ağzındaki takma dişleri birbirine vurdu defalarca.‘Arı vız vız vız…Arı vız vız vız…’ deyip bir süre onu izledi,yine aynı tebessüm ve takma dişlerin şaklamasıyla tarlasına doğru yol aldı.Yapacağı işleri bir bir sıralıyordu unutmamak için.Söylenerek gözden kayboldu.

İhtiyarın yaşına rağmen hala çocuk gibi davrandığını düşündü,arkasından: ‘büyü biraz ihtiyar’ diye neşelendi.Erguvan çiçeğinin büyüsü mest edici nitelikteydi.Tekrar anıları gözlerinin önüne geldi.Onunla ilk tanıştığında,göstermek istediği yer hep burası olmuştu,bu nedenle de ilk buluştukları yer erguvan ağaçlarının altıydı.Hiçbir şeyi onun kadar çok sevmediğini fark etti.Zalim kader onları ayırana dek mutluluğun toz pembe yanıyla haşır neşirdi.

Burada durdukça kendini daha fazla kahredeceğini,kederleneceğini biliyordu.Arkadaşlarıyla da arası oldukça kötüydü.Kendisine destek olmak bir yana,hayatını böyle tüketmesinin kendisine yarar sağlamayacağı gibi bir sürü öğütlerle karşısına çıkıyorlardı.Hiçbir şey yapmak istemiyordu.Nefes almak bile istemiyordu.Onsuz geçen günler cehennemdi.

Aynaya baktığınızda kendinizden önce aynadaki yansımasını izleyen kişinin bıraktığı duygu parçacıklarını göremezsiniz.Duygularına benzeyen parçalardan oluşan senfoni de böyle oluşuyordu. Müzik değişiyor,duyguları değişiyordu.Sabit bir duyguya saplanıp kalamadığı için diğerlerine içinden neler geçtiğini,bazen ıssız bir çöle,bazen dalgalı ya da durgun bir denize,bazen gür çalıların ve amansız ağaçların yükseldiği bir ormana benzediğini anlatamıyordu.Tabi diğerleri yüzüne bakarken aslında içinden nelerin geçtiğini,ne düşündüğünü anlayamıyorlar,sadece aynadaki görüntüye odaklanıyorlardı.

Hayata sabitlenemiyordu ya da mutluluğa erişmiş rolü yapan görüntüde mutlu aslı mutsuz diğerleri gibi kendini bir yere,bir şeye ya da birilerine sabitleyemiyordu,bağlanamıyordu,ondan sonra tüm düzeni alt üst olmuş gibiydi,bir yapbozun hiç bulunamayan parçası gibi.Bir yerlerde,birilerine ve onların bıraktığı izlere olan saplantıları yeni ve yabancısallaştırdığı yüzlerle örtüşmüyordu,yenilenme için yeni kavramını özümsemek gerekir,bir eskicinin el arabasında gördüğünüz kullanılmış,kırık dökük ya da tozlanmış eşyaları görünce duygulanıyorsanız,eskiye olan bir takıntınız var demektir.Eskileşen nesnenin,kişilerin ya da duyguların eskime sürecine girdiği dönemde sizde eskiyip,parçalarınızı zamanın karanlık ve karmaşık boşluğuna göndermiş oluyorsunuz.Belki de bu yüzden ‘eski’ ile başlayan her kelimenin ardından buruk bir tat alıyordu.Sanki tuzu ya da baharatı eksik hazırlanmış bir yemek ile annenizin aynı yemeği ne kadar da güzel hazırladığını düşünüp,yaptığınız kıyaslama sonrasında,tuzu ve baharatı eksik yemekten alınan sade ve sıradan tat gibi…

Gökyüzünde gecenin gösterişini üzerinde taşıyan,parıldayan yıldızlara bakarak hayatın onlarda eskileştiremediklerini düşünmek,bir erguvan çiçeğinin kokusunu genzinde hissedebilmek hangi mutlulukla tarif edilebilir ki?Yanında bir de o varken,kelimelerin bile kifayetsiz kalacağından emindi ve bu ancak sadece sessiz düşünüşlerin tanımlayabileceği bir dille ifade edilebilirdi.

Ömründen ömür vermek isterdi ömrü kısa olan sevdiğine.Onun ömrü mutlu olmaya yetmeyecek ya da bir çocuğun ellerini dolduran bir avuç şeker gibi,sadece avunmaya yeterdi.Günlerce kadere,ölüme lanetler okumuştu ama gideni geriye getirememişti.Her şeye karşı çıkmıştı,tüm düzene,tüm tanıdıklarına,tek isteği onu sevebilmek ve mutlu olabilmekti,ama düzen karşı çıkmıştı.Arkadaşları bile ondaki değişimi fark edip,gerçeği öğrendiklerinde,bu ilişkinin uzun ömürlü olmadığını,ayrı dünyalara ait olduklarını söylemişlerdi.Haklılardı,söyledikleri doğrular acı birer hançer gibi kalbine batsa da yine de sevmeye,gönlünün dediğini yapmaya engel olamamıştı ve günün birinde gitmişti.O gitmişti,ardında gözü yaşlı bir seven bırakarak.

İlk buluştukları erguvan ağacının altında düşünerek akşamı etti.Hareket edecek hali kalmamıştı,öylesine yorgundu ki artık sonunun geldiğini hissediyordu.Beyaz bir ışık gördü ve öldüğünden sonra ilk kez onu gördü.Yanındaydı,çok güzeldi,beyaz ışıklar saçıyordu,sevdiği yanındaydı.

Ertesi sabah erguvan ağaçları yine morumsu gülüşler saçarak güneşi selamlıyordu.Her yeri ölüm sessizliği sarmış gibiydi.İhtiyar yine evin içinde dolanıyor,eski tahta döşemelerin gıcırdamasına neden oluyordu.Kapıyı açıp yine verandadaki yerini aldı.Ayakkabısını ayağına geçirmeden önce dünün yorgunluğunu atabilmek için gerindi.Takma dişlerini takırdatarak bildiği türkülerden birini söylüyordu.Ayakkabısını giydi,yavaş adımlar atarken bahçeye göz attı.Erguvan ağacının yanında tanıdığı yüzü göremediği için içi burkuldu.Çiçeğin kokusunu duyabilmek için yaklaştığında yerdeki cansız bedeni gördü.Sarı,siyah karışımı gövdesi,iki yanında hareketsiz duran kanatları ve yere düşmüş bir erguvan çiçeğiyle boylu boyuna yatıyordu.İhtiyar yerdeki erguvan çiçeğini cansız bedenin üstüne örttü.

Ölüm onun da kapısını çalmış,sevdiğine kavuşma ümidiyle yeni bir diyara yelken açmıştı.İhtiyar ölü arının cansız bedenine bakarak hüzünlendi,yanağından birkaç damla gözyaşı süzüldü ve toprağa düştü.İhtiyarda bu yaşlı arı gibi ölümü bekliyordu,sevdiğine hasretti.

Bahçenin öteki ucundaki bir erguvan ağacının dalları arasında tırtıl kozasının içinden bir kelebek,kozanın ince duvarlarını yırtarak,yaşama koşuyordu.Kısa ama hayat dolu bir yaşama.


Örsan Akgül

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 958
favori
like
share