“haydi akalım

dip dalgalarına okyanusların

rotasız bir gemi gibi

mülksüz ve çıplak

ben bir kar suyu olayım yüreğinde

sen sonsuz bir akak

çıkaralım eski eylülleri sırtımızdan

hüzünlerden aşklar sağarak…”





Denize karşı, her zamanki yerlerinde oturmuşlardı. Hafiften esen kış rüzgarı bildik bir türkünün ezgisini sürükler gibi ürpertiyordu tüylerini. İkisinin de canı yanıyordu yaşananlardan. İkisi de bin yıllık bir savaştan çıkmış asker gibi bitkin, çözümsüz ve üzgündüler.

Hıdır, şiiri bitirdikten sonra sırtını geriye vererek kollarını baş arkasında birleştirdi. Yorgunluğunu anlatırcasına geniş geniş esnedi.

Elindeki çubukla, yerde anlamsız bir şey çizen Elif, gözlerini bir noktaya kilitlenmiş gibi bakıyordu. Rüzgarın dağıtarak, gözünün önünde savurduğu saçlarını eliyle düzeltti. Elinde oynadığı çubuğu bırakarak botunun çözülen ipini bağladı. Birden:

“Böyle şiirler okuma n’olursun…” dedi, Hıdır’a. “İçimden ılık bir kan sızıyor dipsizliğime. Umarsızca akışımı görüyorum. İliklerimde duyuyorum. Tutamıyorum, tutunamıyorum.”

“Tutamadığımız, sadece yaşamın kendisi…” diye yanıtladı Hıdır, avucuna doldurduğu küçük çakıl taşlarını birer birer uçurumdan aşağı fırlatırken. “Ama, tutunamadığımız doğru değil… Bak, bu çakıl taşları bile uçuruma düşerken tutunmaya çalışıyor.”

Gözleri dolmuştu Elif’in. Yutkundu.

“Neden böyle olduk Hıdır? Neden hep, amansız fırtınalar taşıyoruz yüreğimizde? Neden? “

“İşte, o küçük taşlardan farkımız da bu.”

“Nasıl?”

“Biz, en azından soru soruyoruz. Soru sormasını biliyoruz. Soru sormak, bir başlangıçtır. Yaşamı, insanlığı değiştiren sorulardır. Soru yoksa eğer; hiçbir değişim yoktur.”

“Yapma Hıdır..” dedi Elif. “Biz bu soruları otuz yıldır soruyoruz. Nasıl bir başlangıçtır bu?”

Sinirlenmişti Hıdır. Sinirlendiğinde saçlarını avuçlayarak, parmaklarıyla geriye doğru tarar ve bunu bilinçsizce tekrarlayarak yapardı.

“Üç yüz yıl da olsa; soracağız sorularımızı. Bizim, çocuklarımıza bırakacağımız yegane mirastır bu sorular. Bak…” dedi Hıdır. Avucundaki taşların hepsini birden uçuruma fırlattı. “Ne kadar çok ses geldi duydun mu? İşte bu, karşı duruşun sesi. Birlikteliğin sesi… Hep bir ağızdan, güçlüce…”

Elif yine, gözlerini bir noktaya dikmiş; ayağının ucuyla, toprakta bir şey ararcasına, amaçsızca yeri dürtüklüyordu.

“Eğer, bu uçuruma atılan taş daha çok olsaydı, milyonlarca, milyarlarca; bu uçurum dolacak, yaşanası bir düzlük olacaktı.”

“……………”



Kış güneşi uzakta, kendini denizin soğuk sularına gömer gibi batarken, karadan esen rüzgar biraz daha soğumuştu.

Elif, oturduğu yerden kalktı. Parkesinin yakasını kaldırdı. Ellerini ısıtmak için ovuşturdu.

“Ben üşüdüm.” dedi.

“Böyle sokul” diye yanıt verdi Hıdır. Diğer tarafını gösterdi.

Hıdır’ın diğer tarafına geçti Elif. Kuytusuna oturdu. Koluna girerek başını omzuna yasladı.

“Gidelim mi?” diye sordu Hıdır. Sesinde kırılgan bir çocuğun isteksizliği vardı.

“Geçti” dedi Elif. “Biraz ısındım sanki.”

Kısa süren bir sessizlik yaşandı aralarında. İkisi de geçmişte bir yerlerdeydi.

“Ben, susalım demiyorum.” dedi Elif. “Elbette gücümüz oldukça, ayaklarımız yere bastıkça soracağız sorularımızı. Yüz defa, bin defa…”

“Biliyorum.”

“Benimki, yalnızca bir kızgınlık. Gecikmiş bir başkaldırı. Çok canım yanıyor Hıdır. Çok…”

“Biliyorum.” dedi yine Hıdır. “Sen, her zaman benim kavga arkadaşım oldun. Umudum, güneşim, sonsuz gökyüzüm oldun. Yoksa ben çoktan tükenirdim.”

Sonsuz bir mutluluk kapladı Elif’in yüzünü… Saçlarını okşadı Hıdır’ın. Koklarcasına öptü saçlarından. Daha sıkı sarıldı.

“Koca yirmi beş yıl…” dedi. Sesinde ağlamaklı bir ton vardı. “Nasıl geçti anlamadım. Öyle bir girmişiz ki günün içine; açlığımız ve açıklığımızdan başka düşündüğümüz bir şey kalmamış.”

“Tutamıyoruz:” dedi Hıdır. “Zaman, avuçlarımızdan dört nala geçiyor. Bu, yaz sıcağına karşı koyamayan karlara benziyor. Ne kadar saklansak da kuytuluklarda; yavaş yavaş eriyoruz.”

“Eriyoruz, ama akamıyoruz.” dedi Elif. Derin bir nefes çekti. İçinin darlığını giderdi.

“Herkes umudu kadar akar, bunun ötesi yok.”

“Hıdır” dedi Elif. Sesinde ağlamaklı fakat dikkat çekmek isteyen bir ton vardı. Kendine özgü iç çekişini yeniledi. “Hepsini birer birer yuttu bu uçurum. Murat ile Halil acı çekmedi belki. Türküler söyleyerek gittiler. Ama Nazlı…”

“Bence…” Duraladı Hıdır. Sanki en doğru sözcüğü seçmek ister gibi bir arayışı vardı. Gözlerini denizin en uzak noktasına, ufuk çizgisine dikti ve devam etti. “ En büyük acıyı biz çektik. Onların bize bıraktığı acılar ile kendi acılarımız devleşti yüreklerimizde… Yoksa biz; böylesine savrulur muyduk?” Dişleri arasında gevdiği bir çöpün ucu dudaklarında geziniyordu.

“Onlar mı daha şanslıydı, biz mi? Bu sorunun yanıtını bulamadım hiçbir zaman.”

“Ben de…” dedi Hıdır. “Ama, mutlak bir gerçek var; Onlar, uçurumdaki bir boşluğu doldurmayı başardılar. Şairin dediği gibi; kısa koştular, ama hızlı koştular. Çocuklarımız için. Yarınlar için… Peki biz?”

“……………..”

Cebinden çıkardığı sigaradan iki tanesini ağzına aldı, Hıdır. Rüzgara sırtını dönerek, avuç içinde yaktığı kibritle tutuşturdu. Birini Elif’in dudakları arasına koydu. Elif şaşkınlıkla:

“Sigara mı içiyoruz?”

“Onların anısı için… Hep burada yaptığımız gibi…”

Sigaradan derin bir nefes çekti Elif. Titreyen sesiyle:

“Nazlı, hep şu taşın üzerinde otururdu. Halil de Nazlı’ya döner, sırtını uçuruma verirdi. Uçurumu görmek istemediğini söylerdi.”

“Murat da hep aralarına, botlarının üzerine bağdaş kurarak otururdu.” diye ekledi Hıdır.

Gülümsedi Elif. Yüzünde acıya daha yakın bir tebessüm vardı. Gözlerinde o günleri canlandırmıştı.

“Çok çocuğu olacaktı Murat’ın. Umut, Barış, Sevgi, Devrim, Güneş, Deniz…”

“Eylem’i unuttun.” dedi Hıdır. Boğazında bir şeyin düğümlendiğini duyumsadı. Yanaklarından süzülen yaşlar çenesine doğru iniyordu. Sonra, bir türkü mırıldandı.

“Denizin dibinde hatçem, demirden evler…”

“Sus” dedi Elif. “Halil’in en çok sevdiği türküydü bu. Kim bilir, şimdi nerededir Hatice’si?”

Yerinden kalktı Hıdır. Başı dönüyor, gözleri kararıyordu. Öfkeden tüm kasları kasılmış, yumrukları birer parça taşa benziyordu. Birden, yerdeki taşlara sarıldı. Eline geçen her şeyi uçuruma fırlatıyor, bir taraftan da haykırıyordu:

“Bu uçurum dolacak!.. Bu uçurum dolacaaaaaaak!... Yeter artık! Yeter! Yeter.”

Elif kalkıp tuttu kollarından. Hem korkuyor, hem de sarılıyordu Hıdır’ın boynuna.

“Tamam canım. Tamam canım… Bitti. Bitti.”

Birbirlerine sarılıp doyasıya ağladılar. Hıdır gözlerini koluyla sildikten sonra parkesini çıkarıp Elif’e verdi.

“Al” dedi. “Hiç görmeyeceğim bir yere sakla bunu. N’olur, bir daha gelmeyelim buraya. Rahat bırakalım artık onları…”

Başını salladı Elif. Sonra o şiiri mırıldandı.

“Haydi akalım

dip dalgalarına okyanusların…”

Birlikte, ağır adımlarla yürümeye başladılar.

Arabalarının bulunduğu yere giden, ince patikadan yürürlerken cep telefonu çaldı Hıdır’ın.

Hava yavaş yavaş kararıyor, açıklarda balıkçı teknelerinin ışıkları görünüyordu.

Eşref Karadağ

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 634
favori
like
share