Boylu boyunca uzanmıştım yatağıma. Yüreğim yoktu. Ayrımsamıyordum. Uzun bir savaştan kalma yorgunluk ve gürültüydü duyduğum. Hücrelerime kadar iniyordu inlemeler. Karabasanda gibiydim. Kollarım olabildiğine uzamış, gövdemden ayrılmıştı. Bedenim parça parça olmuştu. Ayaklarımdan başlayan bir kıvılcım bütün bedenimi yakıp kavuruyordu. Anlatımı olanaksız acılar içinde kıvranıyordum.

Beynimde ise bir uzak doğu tayfunu. Her yaprağım başka dalda. Her dalım kırık. Düşünemiyorum. Hiçbir şey hatırlayamıyorum. Sadece o son sahnenin silik görüntüsü. Arada bir ortaya çıkıp saldırıyor benliğime… Bu arada beynimde bir ses:

“Sen istedin!...” diye haykırdı.

Tabanca patlaması gibiydi. Yoksa şiddetli bir depremin ilk gürültüsü müydü? Neler olduğunu anlayamamıştım. Kıpırdanıp yerimden kalkacak, bir yudum su içecek oldum. Kalkamadım.

“Sen istedin!... Sen!... Seeeen!...

Neler oluyordu beynimde? Çıldırıyor muydum? Bu sesler kimindi? Nereden geliyordu? Bunları düşünecek oldum. Olmadı. Beynim yoktu. Beni dinlemiyordu. Ben kimdim? Beynim ve bedenim, değil miydim?

“Ben istemedim. Toplumun isteğiydi o….” dedi ikinci ses.

Aman tanrım… Bu da neydi? Birinci sesi çözememişken bir de ikincisi çıktı ortaya… Evet, evet çıldırıyordum. Demek ki böyle oluyormuş kafayı yemek. Kalkacak, deliler gibi sağa sola koşacak oldum. Kalkamadım… Bedenim de beni dinlemiyordu. Bedenim ve beynim ayrılırsa… Ben kimdim. Bu olayları dinleyen, korkan, yorum yapmaya çalışan, ben. Kimdim?

İkinci ses, birinciye göre biraz daha cırtlaktı… Kulak tırmalayan cinsinden, itici. Birinci ses ise alabildiğine donuk, ruhsuzdu. Tıpkı, makineden, bilgisayardan ya da bir robottan çıkan ses tonundaydı.

“Sen istedin! İnkar etme boşuna…” dedi yine birinci ses.

“Saçmalama!.. Baştan beri biliyordun olmayacağını. Gerçekleri hep bana gönderdin. Oysa sen, hep sarhoştun. Neyin biliyor musun; Hiç gerçekleşmeyecek sahte düşlerin.”

Bir süre, hiç konuşmadı beynimdeki ilk ses. Kendini toparlayarak, geçmişe uzanmaya karar verdi. Hafıza kayıtlarımı karıştırdı. Tüm olup bitenleri yakından izliyordum. Bu, çok şaşırtıcı bir durumdu. Kayıt cihazından eski bir filmi izliyor gibiydim. İlk tanışmamızı gördüm o an. Ceren’le. Enseden, küt kesilmiş, düz, koyu kestane saçları vardı.. Boynunun açık olması garip bir çekicilik kazandırıyordu. Tüm aydınlığı yüzünde toplamış güneş gibi bakıyordu. Küçük göğüsleri giysisini fazla dikleştirmediğinden ayrımına varılmıyordu. Zorlansa kırılıverecekmiş gibi görünen ince kolları beyaz elleriyle bütünleşiyordu. Diz üstünde giyilmiş bir etekle, bilekten bağlamalı ayakkabıları takım gibiydi.

Ekrana, görüntüler gelmeye devam ediyordu. Yemek yerken bir şey okumayı seven, uçuk müzikler dinleyen, soyut şiirlere bayılan, soyut resimleri kendince adlandıran, genellikle konuşmalarında üstü kapalı mesajlar gönderen, yaşamı anlamsızlıklarla anlamlandıran bir kız. Ceren.

“Yeter artık!...” diyorum beynime. Daha doğrusu beynim diyor, kendine. Dinlemiyor. Sürdürüyor geçmişe bakmayı.

Prensip sahibi bir kız geliyor gözlerimin önüne. Derslerini düzenli çalışan, günlük programına uyan, müziğini zamanında dinleyen, haftada bir tiyatroya, sinemaya giden, hatta yatmadan önce bir elma yemeyi bile ihmal etmeyecek kadar düzenli bir kız.

Derken konuşmalarımız geliyor ekrana.

“Aile nedir sence?” diye soruyor ceren.

“Birliktelik…” diyorum. “Paylaşım, karşılıklı sevgi, saygı, anlayış”

“Başka?”

“Toplumu oluşturan bir parça…” Sözümü kesiyor…

“Orada dur işte” diyor, yüzünde sert bir anlatımla. “Bizim kuracağımız aile toplumun bir parçası olmayacak.”

“Kendimizi toplumdan soyutlayalım mı?” diye soruyorum Ceren’e.

“Çarpıtma konuyu. Ben, aile olarak kendimizi toplumdan soyutlayalım, demiyorum.”

“Ne dediğini açıklar mısın?”

“Türk toplumunda aile nedir? Önce bu sorunun üzerinde durmak istiyorum. Ben ataerkil bir aile istemiyorum. Toplumumuzdaki ailelerin çoğu böyledir. İşte, bu konuda ayırıyorum kuracağımız aileyi toplumdan. Modern, toplumdan bağımsız bir aile istiyorum.”

“Güzel.”

“Kadın-erkek eşitliğini de sonuna kadar savunuyorum.”

“Ya feminizm?”

“Feminizmin, kadının toplumdaki yerini yükseltmek için bir araç olduğunu düşünüyorum. Bir amaç değil.”

“Cinsellik?”

“Kadın ve erkeğin ortak isteği olmalı. Bu işe bir sınırlama veya zamanlama getirmek istemiyorum.”

“Sadakat… Yani eşlerin birbirine bağlılığı?”

“Cinsellikte mi?”

“Evet.”

“Karşıyım. Düşün… Sen beni satın almıyorsun ki. Veya ben seni… Evlilikte eşler, cinsel konuda da özgür olmalı…”

Sinirlendiğimi gördüm beynimdeki ekranda.

“Saçmalama Ceren!... Ben, yaşamım boyunca, çocuğum kimden diye mi düşüneceğim? Ya değer yargılarımız, kültürümüz, namus diye başımızda taşıdığımız o kavram? Bütün bunların hiçbir anlamı yok mu sence?”

“Ne çocuğu Gültekin!...” diye fırladı oturduğu yerden. “Ben çocuk doğurup, çile çekmek için mi evleniyorum?: Hayır!.. Çocuk filan doğuramam. Hem çocuk yapmak, bir yemek yapmaya benzemez ki. Yaşama getirip, acılara hazırlayacağımız bireyin olurunu almadan, nasıl kendimiz karar verebiliriz? Gelelim senin o yüce kavramlarına… Senin savundukların tamamıyla tutuculuk, ortaçağ değerleri! Bir de devrimci geçinirsin…”

“Devrimcilik; namussuzluk, değildir ceren. Hem, bizim birlikteliğimiz nasıl bir şey olacak? Bizi bir araya getiren kavramın adı ne olacak, söyler misin?”

“Sevgi… Seni seviyorum Gültekin. Bu yetmez mi?”

“Böyle sevgi olmaz Ceren!..”

“Sanırım haklısın Gültekin. Biz ayrı dünyalardan ve ayrı kültürlerdeniz.”

“Ayrılalım o zaman.”

“Ayrılalım”

Beynimin, geçmişi kurcalayan, gösteren mekanizmaları boş durmuyordu. Sıra çevremden aldığım tepkilerdeydi. Ve benim inatla karşı koyuşum…

“Olmaz” dedi kuzenim Uğur. “Kültür farkı…”

“Hayır, olacak!...” demiştim ısrarla…

“Olmaz!...” dedi dayım. “Onlar çok zengin… Ekonomik fark…”

“Olacak…”

Bireyler arasındaki eğitim farkına parmak uzattı, arkadaşım Murat.

“Sen bilirsin ama…”

Bütün bu gördüklerimden sonra, beynimde yine suskular dolaştı. Fırtına öncesi sessizliğe benziyordu. Çok sürmedi. Aç bir kaplanın avına atladığı gibi atladı ikinci ses:

“Gördün mü, her şey benim suçum değilmiş.”

“……………….”

“Hem, son emirlerin benimle ilgisi ne? Onlar senin izlenimlerinin sonucuydu.”

“Ama sen söylettin onları bana. Senin etkin altındaydım.”

“Evet, sana öyleymiş gibi geliyor, ama yanılıyorsun. Aslında toplumun etkisiydi o düşüncelerin. Ya da sende kalan gerçek kırıntıları…”

“Ne demek gerçek kırıntıları… Ben senden daha gerçekçiyim. Unutma, bu bedeni ben yönetiyorum.”

“Yooo… Orada dur işte. Bu bedeni ikimiz yönetiyoruz. Emirleri beraber veriyoruz. Sadece emirlerin son çıktığı yer sen olduğun için böyle düşünüyorsun.”

“Sonunda itiraf ettin.” dedi birinci ses. “O günkü emirlerimde senin de payın olduğunu biliyordum.”

“Olabilir... Bir gün nasıl olsa olacaktı. Zamanın biraz önce veya sonra olması neyi değiştirir sanki…”

“Haklısın. Haklısın ama…Yine de garip bir his var içimde. Bunca zamandır neden uymadım sana ve topluma? Gerçekten uymam gerekir miydi? Yoksa toplumun bir bireyi olarak ben de, kendimce kurallar koymalı mıydım?”

“Kendine fazla haksızlık ediyorsun. Herkes hata yapar. Önemli olan; hataların ve yanlışların yinelenmemesi. Şimdiye kadar geçirdiğin o zaman diliminde, seni etkileyen başka bir kişi daha vardı.”

“Bir kişi daha mı? Kimdi o?”

“Yüreğin…”

“Benim yüreğim mi?”

“Senin yüreğin olur mu… Yönettiğin bedendeki yürek.”

“Şimdi yok mu?”

“Yok olur mu? Yine var ama, eskisi gibi sana karşı çıkmıyor. Onunla hemfikir olmaya başladınız. Nedeni de onun kırılması, incitilmesi.”

“Pek anlamış değilim ama neyse…”

“Sen, bedene gönderdiğin emir ve istekleri hazırlarken benim fikirlerimi hiç değerlendirmiyordun. Ayrıca, gönderdiğin emirlerin çoğu da bedenince uygulanmıyordu. Sizdeki beden-benlik ilişkileri nasıldı biliyor musun; Önce beden eylemi gerçekleştirirdi, sonra sen, bunun mantıklı açıklamasını yapmak için bin dereden su getirirdin. Kısaca, bedeni yürekle ikiniz yönetir oldunuz. Böyle olunca, sonuç ortada…”

“……………”

Beynimde konuşanlar yine susmuştu.. İlk andaki ağrı ve acıları artık duyumsamıyordum. Yalnızca kavurucu bir susuzluk dolaşıyordu dilimde. Susuzluk isteğini bir anda beynime iletmiş olacak ki, beynim bedenime kalkma emri verdi. Kalkıp biraz su içtim ve bir sigara yaktım. Yine uzandım.

“Bıçak yarası ne demek?” diye sordu birinci ses, ikincisine.

“Bilmiyorum. Sen bana böyle bir bilgi göndermemişsin. Onu nereden çıkardın şimdi?”

“Kayıtlarımdan çıkardım. Ha, bir de ‘ilk gözağrısı’ diye bir deyim var.”

“……………..”

“Evet, toparlanmışını da buldum. Şöyle: ‘İlk gözağrısı bıçak yarasına benzer, yara iyileşse de izi kalır…’ .”

“Duygusal yönü ağır basmasına karşın, güzel bir söz. Biliyor musun dostum, var olan her şeyin, mutlaka bir izi vardır doğada. Bazı şeyleri birden unutmanı isteyemem. Zaman ve yeni olaylar her şeyi yavaş yavaş silecek ve yerine yenilerini kaydedilecek.”

“Çözüm olarak zamanı gösteriyorsun. Asıl zor olan, zaman içinde erimek, yokolmak.”

“Haklısın… Peki, böyle ne olacak?”

“Savaşacağım.”

“Benimle ve gerçeklerle mi?”

Uzun süren bir kahkaha attı birinci ses. Sanki krize tutulmuştu. İkinci ses de gülüyordu…

“Hayır dostum, hayır…” dedi, birinci ses. “”Seninle ve gerçeklerle değil, bu gerçekleri kural olarak koyanlarla.”

Tartışmalar bitmişti. Beynimi derin bir sessizlik kaplamıştı. Sanki, yeri göğü alt üst eden fırtına dinmişti. Doyumsuz bir rahatlama içindeydim. Uyuyuvermişim.

Eşref Karadağ

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 513
favori
like
share