Her gerçek madalyonın, kendisini ikileştiren bir gölgesi vardır; nesneye biçim vermekte olan bir heykeltıraş, an olur, varlığı rahatını kaçıran bir gölgeyi ortadan kaldırabildiğini sanır, işte bu andan sonra da sanat diye bir şey kalmaz.
Bugün artık çözüp kavradığımız hiyerogliflerin bize aktardığı o her büyüleyici kültür gibi, gerçek tiyatronun da gölgeleri vardır ve bütün diller ve sanatlar arasında, sınırlarını kırabilmiş gölgelere hala sahip kalabilmiş tek alan tiyatrodur.

Bu arada şunu da hemen söyleyebiliriz ki, ta başlangıçtan beri bu gölgeler hiç bir sınır tanımamışlardır. Tiyatro üzerindeki değişmez düşüncemiz, gölgesiz bir kültür üzerin eki değişmez düşüncemizle birleşir; bu gölgesiz kültürde, ne yana çevrilirse çevrilsin hep boşlukla karşılaşır kafamız, mekan denen şey ise dolu, dopdoludur oysa. Ama devinim içinde olduğu, canlı araçlar kullandığı için, gerçek tiyatro, yaşamın sendeleyip durduğu noktada, gölgeler oynatıp sürer gider. Aynı jesti iki kez değil de, durmadan yeni jestler yapan oyuncu bir devinim içindedir ve kuşkusuz, bir takım biçimleri zorlamaktadır; ama bu biçimlerin arkasında ve onların yıkılmasıyla bu biçimlerin yıkılmasından sonra başlayan şeylere erişiyor o ve onların sürüp gitmesini sağlıyor. Hiç bir şeyde olmayan ama, jest, ses, söz, ışık ve bağrışma gibi her türlü anlatım yolunu kullanan tiyatro, usun kendini göstermek için bir anlatım yoluna gereksinme duyduğu noktada bulunur tam.

Ve tiyatronun, yazılı sözler, müzik, ışık ve sesler gibi bir dille anlatım bulması, kısa bir süre için yitip gittiğini gösterir onun bu anlatım yollarından birinin seçilmesi,-onun kolaylıklarına karşı bir eğilim duyulduğunu ortaya kor çünkü; bu yolun sınırlandırılmış olması ise, kendisinin kurumasına, yozlaşmasına yol açar.

Kültür için olduğu gibi tiyatro için de önemli olan, birtakım gölgeleri adlandırıp yönetmektir; kendini bir biçim ve dil içine sokup kalmayan tiyatro, gerçi yalancı gölgeleri yıkıp dağıtır ama, yörelerinde asıl yaşam temsilinin toplandığı yeni gölgelerin doğmasına yol açar.

Gerçek yaşama dokunmak, erişmek için dil zincirini kırmak, tiyatro yapmak, ya da yeniden tiyatro oynamak demektir; önemli olan da bu eylemin kutsal olarak kalması gerektiğine inanmamaktır. Önemli olan, her kesin bunu yapamayacağını, bu iş için bir takım ön hazırlıkları olmak gerektiğini bilmektir Kişinin ve kişi güçlerinin o her zamanki sınırlandırılmalarını reddetmeye ve gerçek denen şeyin sınırlarını sonsuzlaştırmaya götürür bu. Tiyatroyla yenilenen yeni bir yaşam anlamına inanmak gerek; burada kişioğlu, henüz ortada olmayan ama onu yaratan şeye egemendir. Ve henüz ortada olmayan bu şey yine doğabilir, yeter ki basit saptama araçları olarak kalmakla yetinmeyelim biz. Bunun içindir ki, yaşam sözcüğünü kullanırken, olayların dış görünümüne göre bir yaşamın değil, biçimlerin erişemedikleri o bir çeşit kırılgan, ince ve oynak odak noktasının söz konusu olduğunu bilmek gerekir. Ve günümüzde hala tamusal ve gerçekten kargışlanacak bir şey varsa, o da, ateşte yakılan ve yakıldıkları odun yığınları üzerinde bir takım el kol işareti yapan cezalılar gibi davranacak yerde, biçimler üzerinde sanatlıca oyalanıp durmaktır.

Tiyatro ve Veba

Olanaksızlığın gerçekten başladığı, sahneye aktarılan şiirin, gerçek duruma getirilmiş simgeleri besleyip sıcaklaştırdığı andan sonradır ki tiyatro söz konusu olabilir ancak.

Gerçek bir tiyatro oyunu anlamların rahatını bozar, baskı altındaki alt bilinci özgürlüğe kavuşturur, kişiyi bir çeşit erkekçe başkaldırmaya götürür (bu başkaldırma da erkekçe olduğu zaman tüm değerini bulur ancak) ve bir araya gelmiş topluluklara zor ve kahramanca bir durumu kabul ettirir.

Mysteres d’Eleusis’te yalın biçimini bulmuş ve gerçekten çok iyi verilebilmiş hastalığın o korku salıcı görünüşü, her gerçek tiyatronun erişmesi gereken birkaç eski çağlar trajedisinin o karanlık zamanına bir karşılık olmaktadır. Eğer gerçek tiyatro veba gibiyse, bu onun, bulaşıcı olduğundan değil, tıpkı veba gibi bir öldürücülük ortamının açığa vurulması, ileri sürülmesi,dışa doğru itilmesi olduğundandır; öyle bir öldürücülük ortamı ki, onunla usun bütün bozuculuğu, bütün ayartıcılığı bir birey ya da bütün bir ulus üzerinde toplanır.

Veba gibi, kötülüğün bir zamanı, kara güçlerin baskın olduğu dönemler vardır; daha derin, daha büyük bir güç, ortadan kaldırıncaya dek besler bunları. Tiyatroda da veba gibi tuhaf bir çeşit güneş vardır, anormal yoğunlukta bir ışık; bu ışıkta güç ile olanaksız birdenbire bizim için normal bir öğe olarak görünüverirler. Tiyatro da veba gibi, ölüm ya da iyileşme ile çözülen bir buhrandır. Hem veba yüce bir hastalıktır, çünkü tam bir buhrandır o, ardından ya ölüm gelir ya da tam bir arlanıp paklanmışlık. Tıpkı bunun gibi tiyatro da bir hastalıktır, bir şeyler yıkılmadan erişilmeyen yüce bir dengedir çünkü. Usu, erklerini yücelten bir sayıklamaya çağırır; ve sonunda görürüz ki, insan açısından tiyatro eylemi de veba eylemi gibi iyilik getiricidir; çünkü bu eylem, insanları, birbirlerini oldukları gibi görmeye götürmekle maskeleri düşürür, yalanları, miskinlikleri, alçaklıkları ikiyüzlülükleri ortaya vurur; duyuların en açık verilerine dek yayılan o boğucu ölümlülüğü sarsar; ve yığınlara, gölgede kalmış güçlerini, gizli yeteneklerini göstererek onları, alınyazısı karşısında yüce ve kahramanca bir durum almaya çağırır. Ve şimdi söz konusu olan, hiç farkına varmadan kayıp giden, intihar eden bu dünyada, bu yüce tiyatro kavramını kabul ettirebilecek ve hepimize bugün artık inanmadığımız dogmalar yerine geçecek doğal ve büyüleyici şeyi verebilecek bir insan çekirdeğinin bulunup bulunamayacağı sorunudur.


Sahneye Koyuş ve Fizikötesi

Nasıl oluyor da batı tiyatrosu, tiyatroyu, ikili konuşmalar tiyatrosundan başka bir açıdan göremiyor? İkili konuşma, yalnız sahneye özgü bir şey değildir; betikte de olur bu; edebiyat tarihi betiklerinde, konuşma dili tarihinin küçük bir dalı olarak düşünülen tiyatroya bir yer ayrılması da bunun bir kanıtıdır. Sahnenin özdeksel ve somut bir yer olduğunu söylüyorum ben, kendisini doldurmamızı ve ona somut dilini konuşturmamızı ister bu yer. Duygulara yöneltilmiş ve sözden uzak bu somut dilin önce duyguları doyurması gerektiğini, dil için olduğu gibi duygular için de bir şiir olduğunu, burada sözünü ettiğim özdeksel ve somut dilin, anlattığı düşüncelerin söz dilinden kurtulduğu ölçüde ancak gerçek tiyatro dili olduğunu söyledim. Bu da, dil şiirinin yerine, mekanda bir şiir koyma olanağını verir bize. Söz dilini fizikötesinde düşünmek, dile, genellikle anlatamadığı şeyleri anlattırmak demektir: dili, alışılmamış, yepyeni bir biçimde kullanmak, ona yeni sarsma olanakları vermek, onu mekanda etkin bir biçimde bölüp dağıtmak, vurguları salt ve somut bir biçimde ele almak ve onlardaki o bir şeyi yırtıp gerçekten ortaya koymak olanağını yeniden kendilerine kazandırmak, dil ve onu bayağıca yararcı, besinsel kaynağına sırt çevirmek, kısacası dili bir okuyup üfleme, bir büyülü sözler olarak düşünmek demektir. Sahnede anlatımı bu etkin ve şiirli yolda düşünmedeki her şey bizi, tiyatronun bugünkü ruhbilim ve insan anlayışından ayrılmaya ve tiyatromuzun bugün hepten kavramını yitirdiği o mistik ve dinsel anlayışını yeniden bulmaya götürür.

Üstün Yapıtlara Yeter Demek

...Tiyatronun değişmesi için uygarlığın değişmesi gerektiğine inananlardan değilim ben; ama en güç ve en yüce anlamda kullanılan tiyatronun, birçok şeylerin oluşum ve görünümü üzerinde etki yapma gücünü taşıdığına inanırım. Sahnede iki sevgi gösterisinin, iki canlı odağın, iki sinirsel manyetizmanın birbirine yaklaşması, yaşamda, sonrası olmayan bir ahlaksızdaki o iki üst derinin birbirine sürtüşmesi kadar bütün, gerçek ve kesindir.

Bir yırtıcılık (Vahşet) tiyatrosundan söz etmem işte bundandır benim. Hepimizdeki bu her şeyi kırıp dökme hastalığı ile, yırtıcılık sözünü ilk ağzımdan çıkardığımda, bu sözcük herkes için hemen kan anlamını taşıdı. Ama “yırtıcılık tiyatrosu” önce benim için güç ve yırtıcı tiyatro anlamındadır. Temsil alanında da, vücutlarımızı karşılıklı yara bere içinde koyarak birbirimize karşı gösterebileceğimiz yırtıcılık söz konusu değildir. Söz konusu olan, nesnelerin bize karşı gösterebileceği çok daha korkunç yırtıcılıktır. Özgür değiliz biz. Ve hala gök kubbe başımıza düşüp yıkılabilir günün birinde. Tiyatro da işte, her şeyden önce bizlere bunu öğretmek için yaratılmıştır.

Yırtıcılık (Vahşet)Tiyatrosu

…Demek söz konusu olan, tiyatroyu, sözcüğün tam anlamıyla bir iş, bir görev durumuna getirmektir; kanın damarlarda dolaşımı ya da düş imgelerinin beyinde o kaoslu gelişimi kadar sınırlandırılmış belirli bir şey durumuna getirmek; bu ise dikkatin etkili bir biçimde elde tutulması, gerçekten eli kolu bağlı bir tutsak durumuna getirilmesiyle sağlanabilir ancak.

Tiyatronun gerçek tiyatro olması, demem şu, gerçek bir hayal aracı olabilmesi için, seyirciye gerçek düş kalıntıları sağlaması gerekir; bu düşe kalıntılarında, kişinin cinayet işleme isteği, sevgi konusundaki saplantıları, yabanlığı, gerçekleşmesi olanaksız düşleri, yaşam ve nesneler üzerindeki ütopik düşünceleri ve hatta yamyamlığı, sanal ve düşsel bir planda değil, bir iç planda fışkırıp ortaya çıkar. Başka bir deyimle, tiyatro, her yola baş vurarak, yalnız nesnel ve dıştan betimlenmiş bir dünyanın bütün görünümlerini değil, bir iç dünyayı, fizikötesi olarak düşünülen insanı bütün yönleriyle yeniden ele alıp ortaya koymaya çalışmalıdır.


Sahne Dili

Söz konusu olan, ağızla söylenen sözü ortadan kaldırmak değil, sözcüklere aşağı yukarı düşlerde taşıdıkları önemi vermektir.


Sahne-Salon Dili

Sahne ve salon ayrımını kaldırıp yerine bir tek yer koyuyoruz biz; arada hiç bir bölme, hiç bir parmaklık olmayacak, eylem bu yerin ta kendisinde cereyan edecek. Oyunla seyirci, oyuncuyla seyirci arasında doğrudan doğruya bir bağ kurulacak; çünkü eylemin ortasında yer almış olan oyuncu bu eylemle her yandan sarılmış olacak. Bu sarılmışlık da salonun biçiminden ileri gelmektedir.



Çeviri: Tahsin Saraç

Alıntıdır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 486
favori
like
share