Gece, damlaları iğdeçiçeği kokan lacivert bir nehir gibi sakin bir vakarla akıyor, kızıl sardunyaların arasından. Mahzun bir genç kız gibi duran limon ağacı, bir türlü çiçeklenemeyen hanımeli, annesinin allığını sürmüş bir kız çocuğuna benzeyen, açtığı zaman bile boyu bir tomurcuğun boyunu geçmeyen minik çiçekleriyle gül fidanı uzun bir uykuya dalmışlar.

İnsanların, seslerin, ışıkların çekildiği bir zamandayız.

Kokular imparatorluğunun bendeleriyiz artık, ruhumuz bir buhurdan gibi tüten kokularla dalgalanıyor.

Ne kadar kalabalık bir yalnızlığa sahibiz.

Ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz.

Kendi yıldızlarıyla çoğalan karanlık kainat gibi uzak şimdi dünya, iğde, limon, hanımeli ve gül kokularıyla bezenmiş tehlikeli yalnızlığımızda geçmişimiz de geleceğimiz kadar muğlak ve meçhul gözüküyor.

Hatalarımızı ve pişmanlıklarımızı çıkarsak bizden geriye ne kalır.

Hayatımıza alevli galaksiler gibi ışıklar içinde giren nice insan, çarptığı yeri kanatan, ateşini kaybetmiş bir taşa dönmedi mi?

İşlediğimiz günahlar değil mi, bizi başkalarının günahkârlığına inandıran?

Kendimizi affetmemizdeki bu korkunç hoşgörü değil mi, başkalarını affetmemizi bu kadar zorlaştıran?

Kendimizle her karşılaştığımızda sevimsiz bir yabancı görmüş gibi başımızı çeviriyoruz, kendi yüzümüze yerleştireceğimiz bir başka yüz arıyoruz.

"Bu değil benim yüzüm" diyoruz, "bu olmamalı." Kendimizin çocuğu gibiyiz, her gece kendimize kendimizle ilgili bir masal anlatıyoruz, bir prens oluyoruz, bir prenses, dürüst, içten, cesur oluyoruz, iyiliklerle donanıyor, sevecenliklerle yüceliyoruz.

En çok yalanı en yakınlarımıza söylüyoruz. Önce kendimize, sonra en sevdiğimize, ihanetin zamanını biliyorum.

Sizi vuran hançeri, size en yakın olan tutacak, size en yakın olan ona en çok sokulduğunuzda vuracak.

Ve, siz içinizdeki hançeri çıkartıp vurmak için onun size sokulduğu zamanı bekleyeceksiniz.

İhanet hançerini sokmak için, dokunabilecek kadar yakın olmak gerektiğini sezeceksiniz. Şöyle haykırmayı öğreneceksiniz: "Yaralanmışlardan korkun." Yaralanmamış kim var peki?

Ve, yaralanmamış kimse yoksa siz kime sarılacaksınız? İğde kokularının içine incecik limon çiçeği kokuları sızıyor, minicik bir gül var, koyu karanlığın içinde, çiçeksiz bir hanımeli.

Sessiz ve mükemmel gece. Ve, biri eksik. Biri her zaman eksik. Biri, geldiğinde bile eksik.

Öyle eksildik ki yaşarken, bize dokunan herkesi eksiltiyoruz.

Yalnızlığımızla çoğalıp kalabalığımızla eksiliyoruz ve öylesine kalabalık ki yalnızlığımız.

Ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz.

Hayat bize hep aynı şeyi öğretiyor, "Mükemmel biri yok."

Ve, en maceraperest olanlarımız, en gözü karalarımız, en çılgınlarımız şöyle diyor:

"Biri var ve ben onu bulacağım."

Ve, o zaman bir ses bize diyor ki:

"Sen mükemmel değilsen başkası niye olsun?"

Ve, o zaman biz diyoruz ki:

"Ben mükemmel olsaydım, mükemmel birini niye arayacaktım?"

Hepimiz kendimizde olmayanı arıyoruz.

Ve, hepimiz ancak kendimizde olanı buluyoruz.

Yaralanıyor ve yaralıyoruz.

Gökyüzü karanlık ve yıldızlar parlıyor.

Ruhumuz karanlık ve iyiliklerimiz mi parlıyor, yoksa geniş bir iyiliğin içinde kristal iğneler gibi parıldayanlar kötülüklerimiz mi?

Sonsuz, sessiz ve geniş bir iyiliğin içine mi yerleştirilmiş kötülüklerimiz, yoksa sonsuz kötülüğün içinde parlayan ışık vahaları mı iyiliklerimiz?

Ve biz bunlardan hangisini isteriz?

İyiliklerimizin parıldamasını mı, yoksa kötülüklerimizin parıldamasını mı?

Niye hepimiz birbirimize benziyoruz?

Nasıl oluyor da bir vakit yaşadıktan sonra insanların ne zaman, ne yapacağını öğreniyoruz, nasıl oluyor da birbirine hiç benzemeyen insanlar bile birbirine benzer şeyler yapıyor?

Başkalarının da bize benzediğini görmekten bir teselli mi bulmalıyız, yoksa başkalarına bu kadar benzemek bizi utandırmalı mı?

Zehirin panzehirini de zehirden yaptıkları gibi acının panzehirini de acıdan mı yapıyorlar?

Canımızı acıtanın canını acıtmak geçiriyor mu acımızı?

Yaralandıkça yaralıyoruz.

Yaraladıkça yaralanıyoruz.

Bu kadar basit mi gerçekten yaşadıklarımız?

Böylesine ufuksuz bir gerçeği gördüğümüzde bütün gerçeği görmüş mü oluyoruz?

Ve, biz bu kadar sığ mıyız?

Peki, ya kendimize ve sevdiklerimize anlattığımız o oymalı masallar, içimizi serinleten o, "ben farklıyım" inancı.

Şöyle mi demeliyiz:

"Ben farklı değilim ve kimse farklı değil." Acaba onun için mi filmleri ve romanları seviyoruz, bize farklı olanları anlattıkları ve bizi farklı birilerinin de olabileceğine inandırdıkları için mi?

Yeryüzünde dürüst birilerinin de olabileceğine inanıp onu mu aramalıyız, yoksa acının başladığı her yerde dürüstlüğün bittiğini kabul edip dürüstlüğü istemekten vaz mı geçmeliyiz?

Herkes yalan söylüyorsa en dürüstümüz, "Ben yalancıyım" diyenler mi?

Dürüst olduğunu söyleyenlerden mi korkmalıyız, yoksa yalancı olduğunu söyleyenlerden mi?

Kendimizi kimden sakınmalıyız?

Ve, kendimizi sakınmalı mıyız?

Neden dürüst birine, güvenebileceğimiz birine bu kadar ihtiyacımız var, kendimize ve dürüstlüğümüze güvenemediğimiz için mi?

Bizi, dürüstlüğün gerçekten var olduğuna inandırması, bizi de dürüstlüğün güvenilir sularına çekmesi için mi insanlara dürüst olmaları için yalvarıyoruz?

Niye kendimizde olmayanı başkasından istiyoruz?

Kendimizde olmadığı için mi?

Yalandan en çok yalancılar, günahtan en çok günahkârlar, ihanetten en çok hainler mi korkuyor?

Yalanın, günahın ve ihanetin çizgisini ne kadar çabuk ve kolay geçtiğimizi bildiğimizden mi başkalarının da o kadar kolay ve çabuk o çizgileri geçeceğine inanıyoruz?

Günahın ve ihanetin o muhteşem lezzetini tattığımız için mi başkalarının da onu tatmak isteyeceğini düşünüyoruz?

Hiç yalan söylemeyen, belki de başkasının yalan söyleyebileceğini hiç düşünmez.

İhaneti aklından geçirmeyen, başkasının da ihanetinden o kadar kuşkulanmaz.

Bu sorularla ne kadar yalnızız.

Ve ne kadar kalabalık yalnızlığımız.

Herkeste kendimize çarpıyoruz.

Ve, bir ses bize diyor ki:

"Sen mükemmel değilsen, başkasının mükemmel olmasını niye istiyorsun?"

Ve, biz diyoruz ki:

"Ben mükemmel olsam, başkasının mükemmel olmasını niye isteyeyim?"

Kara ipekten bir yorgan gibi üstümü örtüyor, iğde kokuları, limon çiçeklerinin incecik kokusu, kızıllığı karanlığın içinde bile sezilen sardunyalar, minicik saplarının ucunda sessizce duran minicik güller, çiçeklenmemiş bir hanımeli.

Sessiz, sakin ve mükemmel gece.

Kokular imparatorluğunun bendeleriyiz bu saatlerde, ruhumuz kokularla dalgalanıyor.

Ne kadar kalabalık yalnızlığımız.

Hepimiz yaralanmayı biliyoruz.

Yaralamamayı bilen birisini arıyoruz hepimiz.

Ahmet Altan

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 644
favori
like
share