Busenin Göz Yaşları 20 Öyküsü - Derin Duygular - Ayhan Sarıkaya - Duygu Seli - Yaşam Hikayeleri - Öykü
Hasat zamanı gelmiş,buğday tarlalarına tırpancılar girmiş;sekiz kişilik tırpancı grubu,iki saate yakındır tırpan sallıyordu tarlada.Tırpancılar,aynı hizada sıraya dizilmiş,hep birlikte hareket ediyordu.Kollar yukarıya aynı anda kalkıyor,aşağıya
doğru aynı anda iniyordu.Kolların aşağıya her inişinde tırpanların uzun keskin ağızları,buğdayların saplarını toprak hizasından kesmeye çalışırken yılanın çıkarmış olduğu "ssıııtttt,sssıııttttt!..." diye ses yankılanıyordu adeta...Bu ses,tırpanların yukarı kalkıp aşağıya inmesiyle aynı şekilde yineleniyordu...

Tırpanların ince keskin ağızlarının acımasızlığına boyun eğen buğdaylar,topluca kendilerini yerde buluyordu.Tırpancıların ileriye doğru her hamle yapışlarında hasat edilen buğdaylar,deste biçiminde geride kalıyor;arka taraftan tırpancıları takip eden destecilerin ellerindeki "elik,dirgen ve anadut" gibi aletlerle de bu desteler toplanarak,tarlanın belirli yerinde öbek halinde yığılıp,patos makinesinde sap,saman ve tanesinden(patos yapılması) ayrılması işlemi için hazır halde bekletiliyordu.

Tırpancılar,sabahın ilk saatlerinde biraz zorlanmışlar.Hatta buğdayların üzerlerine düşen sabah çisesinin,güneşin ilk ışıklarıyla birlikte kalkması için beklemişlerdi bile.Çisenin etkisiyle buğday saplarının üzerindeki ıslaklık,hasat işinde;sapların tırpanların ağzına yapışmasıyla zorluk çıkarıyordu...Güneş,ufuktan ayrılıp,yavaş yavaş yükseldikçe;güneşin ışınları,dik gelmeye başlıyor ve çisenin ıslaklığı belirli bir süre sonra kaybolup gidiyordu.Şimdi tırpancılar,çok rahattılar.Tırpanların ağzına gelen buğdayların sapları,yapışmadan,kesilir kesilmez yere seriliyordu...

Tırpancılar,yaptıkları işin bilincinde hepsi de ustalaşmış çiftçiler olup,Ahmet efendinin işlerine mevsimlik işçi olarak her zaman geliyorlar,yaptıkları işin hakkını fazlasıyla veriyorlar aynı zamanda doğanın dilinden de anlıyorlardı.

İki saate yakın bir zaman dilimi geçmişti,tarlaya adım attıklarından bu zamana dek.Tırpanların sap kısımlarını,yere doğru yan yatırarak arka ceplerinden çıkarmış oldukları "bilev taşıyla" tırpanların ağızlarına her iki taraflı sürmek suretiyle ağızlarını keskinleştirmeye çalıştılar...Elleriyle hafiften yokladıktan sonra tekrar işlerine yöneldiler...

Zaman zaman buğday saplarının diplerinden kuşlar uçuşuyordu.Genelde bıldırcın kuşları.Çok geçmeden kuşların uçtuğu yerlerden küçücük yavrular ve yumurtalar,bütün masumiyetiyle ortaya çıkıyor,ortadaki manzara yürekleri dağlıyordu...Tırpancıların dikkatinden kaçan bu manzara, nihayetinde hüsrana dönüşen acı bir tablo bırakıyordu geriye...Yumurtalar ve minicik yavrular,tırpanların ağzında tarumar oluyordu.Tırpancılar,her ne kadar "ah!.. vah!..tüh!..yazık oldu!.." diye ünlem kelimeleri kullanmış olsalar da yine de hiçbir şey olmamış gibi tırpan sallamaya devam ediyorlardı.İşlerini kotarmak zorundaydılar.Onlara üzülmek için vakit ayıracak zamanları yoktu doğrusu...Hem böyle şeylere alışıktılar.Her hasat zamanlarında böyle şeylerle karşılaşırlardı.Onun için pek umursamazlardı.Sıradan bir şeyler gibi gelirdi,onlara...

Öğle paydosu verildiğinde,toprağın üzerine oturmuşlar,evden getirdikleri nevaleleri,torbalarından çıkararak hep birlikte ortak bir şekilde kotarmaya çalışıyorlardı...

Güneş,tepelerden ışınlarını gönderiyor,kavurucu sıcaklığını yavaş yavaş hissettiriyordu.Tırpancıların suratlarından boncuk boncuk ter akıyordu.Toprak testilerden içtikleri sularla ferahlamaya çalışıyorlardı.

Öğle paydosunu her zamanki gibi kendi aralarında yaptıkları dedikodular ya da biri birlerine anlatmak istedikleri değişik konularla geçiştirmeye çalışıyorlardı...

Süleyman,tabakasından çıkarmış olduğu kaçak tütünden sigara kağıdına sarmaya çalışırken,yanındaki arkadaşı Bekir'e bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

"-Bekir gardaş,benim başımda da ayrı bir dert var ha.Oğlanın evlenme derdi iyi mi...
Askerliğini yapıp geleli dört yıl oldu. Hala evlendiremedim.Kızları kocaya sattım ama oğlana gelince nasibimiz kapalıymış demek ki..."

"-Niye ya.gördüğüm kadarıyla senin oğlan da aslan gibi maşallah.Yoksa sevdiği kızı mı vermiyorlar?.."

"-Nerede benim oğlanda öyle kabiliyet.Her gencin kendine göre gözüne kestirdiği bir yavuklusu olur.Benimkisi ise hala beklemede.Kızlar, gelip benim oğlanı bulacakmış..."

"-Allah Allah...zamanı gelince onunda kısmeti açılır ya.Merak etme sen Süleyman efendi..."

"-Ne kısmeti açılması Bekir arkadaş.Bir iki sene daha bu benim oğlana kız bulamazsak valla evde kalacak.Soğan gibi tohuma kaçacak ya..."

O sırada yakınlardan, dumanlar, yavaş yavaş yükselmeye başlamış,etrafa yayılıyordu...Ahmet efendi,tırpancılar hasat işlerine girdiği için diğer taraftan da tedirginliği üzerindeydi."Yine densizin birisi çıkar, kendi anızlarını yakar da, ateş,kendi tarlalarına sıçrarsa "diye düşünmekteydi...

Dumanların yükseldiği esnada kendisi elma bahçelerinden ayrılmış,tarlalara doğru yönelmekteydi.Dumanların yükselişini görünce hemen durumu sezinlemiş ve o tarafa doğru atını mahmuzlamıştı.Her zaman olduğu gibi silahsız gezmezdi.Çift silah taşırdı belinin her iki tarafında.Vaz geçemediği silah, on dörtlü tabancaydı.Silahı karısından bile üstün tutar,"tek güvenebileceğim varlığım silahım" diye düşünürdü.Belindeki silahları yokladı.Yerindeydi.Mermi ağzında,şarjör dolu olurdu.Silah,emniyetten kurtulup tetiğe basılmayı beklerdi sadece...

Dumanların çıktığı yere vardığında, hala anızı yakmaya çalışan genç çocukla karşılaştı.Tanıdığı birisiydi.Deli dolu,lafa söze gelmezdi.Köy kahvesinde, o kadar anız yakılmaması konusunda ziraatçılar tarafından yayım çalışmaları yapılırdı.Ama bu çocuk, her sene aynısını yapardı.Kendine buyruk bir yapısı vardı...

Bu sefer affetmeyecekti.Gerekli cezayı vermeliydi.Atın üzerinde her iki silahını da doğrultarak,

"-Eğer bir adım daha kaçıp uzaklaşırsan seni delik deşik ederim.Seni o....pu çocuğu seni...Her sene aynı b...ku yiyorsun lan şerefsiz..."

"-Ahmet ağa olduysan ne oldun lan köpek.Yakarım yakmam ne garışıyon her b...ka"

Ahmet efendinin öfkesi tepesinden fışkırıyordu.Silahını,karşısındaki gencin topuk hizasına doğru ateşlemeye başladı.Genç,bir anda neye uğradığını anlayamamıştı.Şaşkınlıkla kaçmaya çalışırken tökezlenip yere kapaklandı.Ahmet efendi,boz atından iner inmez gencin kollarını, atının üzerinden eksik etmediği kalın iple çapraz bir şekilde bağladı.

"-Ulan şimdi düş önüme...Doğruca köyün jandarmasına gidiyoruz.Biraz hapis yat da aklın başına gelsin.."

Biraz sonra genç,jandarma karakolundan içeriye girerken,
Ahmet efendinin, jandarma başçavuşuna söylemiş olduğu

"-Bu sivri akıllı,anız yakıyordu.Gerekli cezayı yemesi için işlemlerinizi yapar mısınız?"

Sözlerine aldırmadan,

"-Ulan Ahmet efendi,ben de bunun acısını senden çıkarmazsam bana da" deli Osman" demesinler..."



Ayhan Sarıkaya

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 352
favori
like
share