Annemin tek isteği vardı. Yaşamak! Doya doya ve bütün ruhunun izin verdiğince, çılgın bir şekilde yaşamak. Nefret ettiğim ve bir anlam veremediğim o garip davranışlarına yıllar sonra bulduğum ad buydu sanırım.

İsmi Alev'di. Güzeldi annem. Kıskanılacak kadar güzel.Kırmızı saçlarını kendine güvenen bir edayla sağa sola sallar, içten bulmadığım bir kahkaha atardı. Bir ben sevmezdim annemin kahkahalarını. Oysa o, neşesiyle bütün dünyayı kendi etrafına toplamayı becerebilir, büyüsüyle herkesi sarabilirdi. Sinirli hallerini hiç kimseye göstermezdi. Belki bunun için nefret ederdim gülüşlerinden. Yüzüne taktığı bir maskenin çıkardığı sesler gibiydi. Etrafıyla kurduğu bu alışveriş, hiç bitmeyecek bir serüven olmuştu onun için.

Oturduğumuz mahallede herkes tanırdı bizi. Ne zaman annemle dışarıya çıkacak olsak, kadını erkeği ile konuşmaktan, selamlaşmaktan gideceğimiz yere hep geç kalırdık. Annemin herkese anlatacak bir şeyleri vardı. Olayları en olmadık şekilde abartır, bilmediği konularda bile âlim kesilirdi. Arada bir anlatacağı şeyi süslemek için ufak yalanlar söyler, yakaladığım bu yalanları ne zaman düzeltecek olsam yüzündeki o maskeyi çıkarıp, beni kendi yaşıtı yerine koyarak, ağlatıncaya kadar kavga ederdi. Sonra yaptığına üzülür, anne olduğunu hatırlayıp o da ağlardı. Ama hiç özür dilemezdi. Tek özrü, başımı göğsüne yaslayıp bana sarılmasıydı.

Anneme alışmıştık; babam ve ben. Alışmıştık diyorum çünkü annem hayatımıza apansız giren yeni biri gibiydi. Yaşadığı âna ait olmayan, sanki her an bizi terk edip gidebilecek biri gibi. Ne zaman babamla azıcık atışacak olsa, hemen hazırladığı valizlerini kapı önüne koyar, zavallı babamsa onu ikna etmek için elinden ne gelirse yapardı. Annem her seferinde valizlerini dolabına geri yerleştirirdi. Çünkü gitme düşüncesinden bir o kadar da korkuyordu. Yeni bir hayat kurmak, birçok şeyden vazgeçmekti çünkü. O vazgeçtiklerinden korkup bizimle kaldıkça, bizi yine de sevdiğini düşünmemiz gerekirdi.

Annem sadece görmek istediklerini görüyordu. Çocukluğum boyunca, gözlerinin önünde durarak beni görmesini bekleyecektim. Oysa annem kendine bizden ayrı bir dünya kurmuştu. Kırmızı renkte bir dünya.

Ara ara ağlama nöbetlerine tutuluyor, onu anlamamızı bekliyordu. Annemin ne istediğini bilmiyordum. Benim istediğimse bir anneye sahip olabilmekti. Ders çalışırken bana kek yapan, evini temizleyip arkadaşlarıyla altın günü düzenleyen, yeteneklerimin farkında olan bir anneye. Herkesin annesi gibi birine. Bütün arkadaşlarım böyle bir anneye sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu söyleseler de ben, tek derdinin elektrikli süpürgenin kırılan ucu olan, kendilerine küçük dünyalar yaratan, onların annelerine özeniyordum. Oysa annem bütün gün hiç duymadığım müzikler dinliyor, eline bir fırça alıp kapılara, bardaklara kırmızı desenler çiziyor, bazen "başım ağrıyor" deyip saatlerce uyuyordu. Anneler gününde onun için çizdiğim resmi göstermiştim bir keresinde. Uykudan uyanıp, yarım açtığı gözleriyle, "çok güzel olmuş bebeğim" deyip, kırmızı saçlarını, kırmızı yastığına gömmüştü tekrar. Eğer dikkatlice baksaydı o resme, onu ne kadar güzel çizdiğimi, boynuna o çok istediği kırmızı incilerden yaptığımı görecekti. O resim daha sonraki günlerde, bir buzdolabının üzerine asılmak yerine atıldığı bir köşede yırtılıp gitti.

Herkesin istekleri farklıydı. Annem kendine bir hayat istiyordu. Hiçbir dediğine ses çıkarmayan ve her dediğini yerine getiren babamı aldatabileceği, çocuğunun sorumluluğundan kolayca sıyrılabileceği bir hayat. Yapmak istedikleriyle yaptıkları arasında sıkışıyordu. Herkese göre aykırı biri olmak sanırım onun kendi dünyasında yaratabildiği en büyük özgürlüktü. Annemin giderek artan farklılıklarıyla daha çok şey isteyeceğinden hep korktum. Hakkında konuşulanları ona söylemekten de. O bütün bunlardan habersiz, yıllardır yüzüne yerleştirdiği tebessümle yoluna devam eden, geçtiği sokakları kendi rengiyle kırmızıya boyayan biriydi. Ya da her şeyin farkındaydı. Yüzüne iltifat edip arkasından konuşanların da, dost görünüp düşman olanların da. Umurunda değildi. Çünkü herkesin içinde gizli olup, yapmak istediği ama cesaret gösteremediği şeyleri yapıp, kıskanıldığını biliyordu. Kendinin önemli olduğunu hatırlarken tek unuttuğu babamla bendim. Annemin yarattığı rengin koyuluğunda birbirimizi bulmaksızın kayboluyorduk. Bütün kayboluşlarımızda yine annem bizi birbirimize bağlıyor, bir anda değiştirdiği karakteriyle de mutsuz olmamıza neden oluyordu. Birbirimize her seferinde ne kadar yaklaşıyorsak, bir o kadar da uzaklaşıyorduk. Arkamızı döndüğümüzde, sanki kalın sandığımız bağ bir anda incelip kopabilirdi. Aramızdaki her şey bu sağlamlıktaydı.

Annem! Nefret ve sevginin arasındaki o ince çizgide ruhuma hiç dokunmayan annemden nefret ediyordum, bu duygu kadar büyük bir güçle de seviyordum onu. Hiç benim olmayan annemi herkesten kıskanıyordum. Çünkü biz onu hep birileriyle paylaşmak zorundaydık, insanlara vermekten mutlu olduğu, dibine vurmayan bir ışığı vardı. Payıma düşene razı olmayıp, ben de annem gibi daha fazlasını istiyordum. O hayattan, ben ondan. Sokakta yalnız oynadığım, yapamadığım ödevlerle kendim baş ettiğim, öğretmenimin gözlerinde bir anne şefkati aradığım, evimin kapısını hep kendi anahtarımla açtığım, yokmuşum gibi davranıldığım günlerin hesabını vermeliydi annem. Bana mutsuz geçen çocukluğumu unutturmalıydı. Küçük bir çocuk, sahip olduğu sıcak bir anneden başka ne isteyebilirdi ki? Oysa çocuk masallarında okunan evlere hiç benzemiyordu sevilmelerim. Sıcak bir çorbayla hazırlanan düzenli akşam yemekleri yoktu. Diğer çocukların beslenme çantalarına konan haşlanmış yumurtalardan yiyememiştim ben. Parayla kantinden alınan bir simit ve peynirle, arkadaşlarımın meraklı bakışları arasında geçirilen öğle yemekleriydi benimkiler. Doğum günlerinde hediye alınmayan, yatağa yattığında başucunda masal okunmayan, kendi kıyafetlerini kendi seçen, bayram sabahlarının sevinçleri kursağında kalmış bir çocuktum. Annesinin büyük bir sevinçle göğsüne yaslamasını bekleyen bir çocuk. Büyüdüğü günlerde bile, bunun eksikliğini hep hatırlayacak bir çocuk.

Bir keresinde bir tren garında babamın bir iş seyahatinden gelmesini bekliyorduk. Babam gelinceye kadar ağlamıştı annem. İlk kez babam için ağladığını görüyordum. Özlediğinden mi, yoksa bir iç sıkıntısından mı ağlamıştı o gün bilmiyorum. Ama ben, içimdeki o çocuk sevinciyle, annemin babamı özlediğinden ağladığını düşündüm hep; babamı sevdiğinden. Bu gün bile hâlâ benim için güzel olan o günü böyle düşünüyorum.

Annem! Onu son hatırladığım günlerdeki mutsuzluğunu yine gelip geçici sanmıştık. Nedenini bilmediğimiz bir sebepten ötürü biraz bize bağıracak, ağlayacak ve sonra alışverişe çıkıp kendine kırmızı giysiler alarak rahatlayacaktı. Öyle olmadı. Sessizliği kahkahalarından daha kötüydü. O çok sevdiği, özgürlük sandığı sokağa çıkmaz olmuştu. Babam farkında mıydı bilmiyorum ama ben annemin gözlerinin eskisi gibi parlamadığını görebiliyordum. Aramızdaki mesafeler ne kadar uzak olursa olsun mutlaka bana gülen bir yüzle bakardı. O gün içimden gelen bir hisle "anne seni bir daha hiç üzmeyeceğim" dediğimde bakışları donuktu. Sanırım beni duymamıştı. Yıllar sonra "keşke bir daha söyleseydim" diyeceğim bu cümleyi, o an ikinci kez söyleyecek cesaretim olmadı.

İsmi Alev'di. Bizden alıp geri verdiği tek şey hayatı oldu. Benim için hazırladığı tek sürprizi, o gün okul dönüşünde evimizin kapısını açtığımda, kırmızı elbisesiyle hiç kımıldamadan yerde yatmasıydı. Bana söyleyeceklerini henüz tamamlamadan, elindeki şişeden dökülen ilaçlarla derin ve sonsuz bir uykuya dalmıştı. Annemin yokluğuna çocuk kalbimle alışmaya çalıştım bir süre. Öğretmenimin, başımı bir anne şefkatiyle sevmesini bekledim... Anneler gününde, o mutlu yüzünü çizdiğim, kırmızı elbiseli resimlerini buzdolabımızın üzerine astım. Geceleri onun yattığı yastığa gömdüm başımı. Öldüğü gün kapı önüne koyulan kırmızı ayakkabılarını düşündüm hep. Sokağa çıkmak için onları sevinçle giydiği zamanları...

Annemin tek isteği vardı. Yaşamak! Doya doya ve bütün ruhunun izin verdiğince yaşamak. Annemin içinde neler koptu hiç bilemedik, bize hiç söylemedi. Onun hep istediği şeyi yaptığını sanıyorduk ve mutlu olduğunu.«Oysa korktuğum gibi daha fazlasını istemiş olmalıydı. Kendince bizi terk etmemişti, sadece hayattan vazgeçmişti. Her şey yine onun istediği gibi farklı bir şekilde oldu. Benim ne söyleyeceğimi hiç merak etmedi. Şimdi anlıyordum ki, annem kırmızı rengini evimizin içine sürerek, babamla benim hayatımdan sadece geçip gitmişti. Evimizdeki varlığının bile aslında ne kadar güzel olduğunun hiç farkına varmamıştım. Bazen valizini toplayıp gitmek istediği günlerde, "keşke gitse" diyordum içimdeki sevilmeme nefretiyle. Oysa uyansa şimdi, o sahte kahkahalarını atsa, ona söyleyecek bir sözüm olacaktı. "Anneciğim kahkahaların dünyamı aydınlatıyor" diyecektim. Başını göğsüme yaslayıp, kırmızı saçlarını okşayarak, aramızdaki o gizli özrü dileyecektim.

Demet Saka

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 399
favori
like
share