Nihayet uzun yağmurlar sonucunda güneşli bir günde kirazlarımızı toplamıştık. Dünyaya gözümü açtığım andan itibaren bir çiftçi kızı olarak, kiraz ağaçları hayatımda önemli rol oynadı. Kiraz ağaçlarının çiçek açmasını, çocukluğumdan beridir her sene dört gözle beklerdim. Bu eşsiz manzara karşısında, kendimi bir masal ülkesinin prensesi gibi hisseder ve hafif bir rüzgarda dallarından düşen kiraz çiçekleriyle yeni duygulara yol alırdım.
İlkbahar zamanı kiraz ağaçlarını kurtlanmasın diye ilaçlamaya gelirken, her birinin gövdesine sarılarak o senede verecekleri kirazlar için onlara teşekkür ederdim.
Kiraz toplama zamanı gelmişti. Sabahın erken bir saatinde güneş yeni doğmak üzereyken, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar eşliğinde onca uğraş ve onca bakımlarımız sonucunda nihayet kirazlardan istediğimiz verimi almıştık. O senede kiraz ağaçlarımız yüzümüzü kara çıkarmamıştı. İşçilerle birlikte kiraz hasatını yaparken, yıllarca bir gelenek haline getireceğimiz çay, şeker ve ay çöreği annemin o güzel lezzetli elleriyle, neşeli bir şekilde ağzında mırıldandığı ” Bir dalda iki kiraz, biri al, bir beyaz” türküsüyle bize sunulmaya getiriliyordu.
Öğlen vakti gelmişti. Çimenlerin üzerine kimimiz uzanmış, kimimiz oturmuş yorgun bir haldeyken, kurt gibi acıktığımızı fark ettik. Küçük yeğenlerim annemin üzerine doğru yemek geliyor diye dörtnala koşmuşlardı hiç unutamıyorum. Samet ile Mehmet bizlerle büyüyorlardı. Annemin elindekilerin çay, şeker ve ay çöreği olduğunu görünce, o gülen heyecanlı suratları bir anda asılıvermişti.
Annem, torunlarına eğer bunları beraber yersek yarın onlara yapacakları el arabası konusunda yardım edebileceğini söyleyerek, onları tatlı bir dille ikna etmişti. Annemim ikna yeteneği oldukça kuvvetliydi. Bize aşıladığı düşüncelerini, torunları üzerinde de bizlerin üzerinde geliştirdiği metodlarla çok iyi başarıyordu. Sanırım şimdi annemi anne olunca daha iyi anlıyorum. Sevgi ve şevkat dolu yaklaşımıyla herkesi etrafında toplamayı başarırdı. O gün kiraz ağaçlarının dallarının arasından sızan güneşle, gelen sımsıcak çay, şeker ve ay çöreği eşliğinde hoş vakitler geçirmiştik.
Bir yandan dalından tane olarak kopardığımız mis gibi kokan kirazları yiyor, diğer yandan da sepetlere koyuyorduk. O gün neredeyse hepimizin karnı ağırdı. Karnımızdan gelen seslere dayanamıyorduk. Bu duruma alışkın olmamıza rağmen, karnımızı sıkmaktan yorulmuştuk. Annemin getirdiği ay çörekleri karnımızdaki bu boşluğu ve acı hissini bir anda bastırmıştı. Fakat, akşama varmadan hepimiz ishal olduk. Tuvalet yoluna yetişebilmek için canhıraş halde sırasıyla, başımıza gelen bu olayın bitmesini bekliyorduk. Kahkahalarımız o gece evimizden hiç eksik olmadı. Kazara tuvalete yetişemeyen olursa onu yarı yolda yakalıyor, karnımız çatlayacakmışçasına kadar gülüyorduk.
Kiraz mevsiminde bu tür iş kazaları hep başımıza gelirdi. Haziran ayı ailecek paylaştığımız güzel ve nadir anlardan birisiydi. Senelerimiz bu mutlu aile tablosunun neşe içerisinde geçirdiği güzel günlerle, anılarla doluydu. O seneden sonra, nice seneler hep beraber olduk. Bundan beş yıl öncesinde, artık evli bir bayan olarak iki ablam gibi bende annemlere bir torunla eve gelmiştim. Yıllar boyunca alışkanlık haline getirdiğimiz çay, şeker ve ay çöreği eşiliğinde kirazları toplarken, kardeşler olarak hala çocukluk günlerimize dönüyorduk.
Samet ve Mehmet artık birer genç delikanlıydılar. Kiraz toplama geleneği bir meşale gibi nesilden nesile elden ele geçiyordu. Aramızda kuvvetli bir aile bağı vardı. Sonradan aramıza katılan eniştelerim ve yengelerimde bizlere kolay uyum sağlamışlar, hatta bizlerden daha çok bu aileye sahip çıkmışlardı.
Bugün, beş yaşındaki kızım ve eşim ile birlikte çocukluğumun geçtiği köyüme evime dört mevsimden bir an önce gelmesini beklediğim, kiraz mevsimine kiraz toplamaya gidiyoruz. Büyürken hissettiğim duyguların değişmeyeceğini, içimde öyle olduğu gibi saklı kalacağını sanıyordum. Fakat, köy yoluna vardığımızda kendimi buralara bu denli yabancı hissedeceğim aklıma gelmemişti. Geçmiş, bir toz bulutu gibi gözlerimin önünden geçiyor; fakat, içimde beni buralara yabancılaştıran bir hava hakim olmaya çalışıyordu. Bir an beni bu denli yaşadığım yerden soğutan şeyin, yedi yıldır şehirde yaşamam olup olmadığını düşünmeye başladım. Cevabı bu olamazdı. Yedi yıllık evliydim. Nerdeyse yedi yıla yaklaşan bir zamandır her haziran ayında tüm aile, aramıza katılan gelin, damat ve torunlarla birlikte burada buluşuyorduk.
Evime yaklaştığımız bir sırada Samet içten gülümsemesiyle – teyzeciğim hoş geldiniz diyerek bizi selamladı. Bir sene sonra onun yüzünü görmek, bir anlık girdiğim bu buhrandan beni kurtarmıştı. Bizde gelince tüm aile tamamlandık. Hepimizin neşesi yerindeydi. Bir kiraz hasat mevsimine daha hazırdık. Takım tamamlanmıştı. Bütün bu hissettiklerime rağmen kiraz ağaçlarını görünce neşem birazda olsa yerine geldi. Kiraz ağaçlarında beni onlara doğru çeken bir şey vardı. Anlaşılması güç ama, sanki onlarda şeytan tüyü vardı.
Ablamlar ve ağabeyimler bende bir tuhaflık olduğunu sezmişler ve sanki hep bir ağızdan anlaşmışlar gibi, bana sıkıcı olmaya başlamışsın dediler. Onlarla olan konuşmalarımda onlara gayet kendimden emin bir tavır takındığımdan ve geldiğimden itibaren artık kendimi üstün görme gibi bir tavırla yaklaştığımdan bahsedip, bu halimden şikayetçi olduklarını vurguladılar. Şehir hayatının beni değiştirdiğini düşünüyorlardı. Oysaki ben değişmemiştim.
Kardeşler arasında buz gibi esen soğuk fırtınaları sezen annem, yine her zamanki gibi olaya el koyma çabası içerisindeydi. Üzgün, mutsuz ve kırgın insanları etrafında görmek istemezdi. Kiraz ağaçlarının gölgesi eşliğinde soğuk bir tavırla otururken, annem elinde kocaman bir tepsiyle çay, şeker ve ay çöreğinden oluşan ve ağzından hiç eksik etmediği ” Bir dalda iki kiraz, biri al, biri beyaz” türküsünü mırıldanarak bizlere doğru geliyordu. Bulunduğu ortama neşe kaynağı olan bir yapıya sahipti. Sert görünüşünün altında her zaman kapısı daima açık olan sığınılacak bir liman yatardı.
- Haydi! Bütün işçiler, çocuklar şimdi çay, şeker ve ay çöreği zamanı derdi.
Birer genç delikanlı olan Samet ve Mehmet ay çöreğine hala yanaşmıyorlardı. Annem, elleriyle çalışanlar dahil hepimize semaverden sımsıcak çaylarımızı dökerken, yüzündeki mutluluk evlatlarıyla bir arada olmanın mutluluğuydu.
Yenmeye başlanan ay çöreklerinin kokusunu hissettiğim an midem bulanmaya, başım dönmeye başladı. Ablam aniden – Sen hamilesin diye herkesin içinde bağırdı. Yanaklarımdan şakaklarıma kadar giden ateşi hissettim. Utanmıştım. Fakat, ablam haklı olabilirdi. Bundan on yıl öncesinde, yine kiraz hasat mevsiminde annemin çay eşliğinde getirdiği ay çöreklerini ablam görünce midesi bulanmış ve bir müddet sonra ablamın hamile olduğu anlaşılmıştı. Ve, dünyaya gelen yeğenim Ahmet’te, Samet ve Mehmet gibi çay, şeker ve ay çöreğinden oluşan bu üçlüden hoşnut değildi.
Benim durumunda, belki o an bir tahmindi ama, olasılıkların her zaman gerçekleşme ihtimali vardı. Bu kadar benzerlik, beni şaşırttığı kadar herkesi şaşırtmıştı. Babam ve annem yani herkes varlığını bilip bilmediğimiz bir can için seviniyorduk. Ertesi gün köyümüzdeki sağlık ocağına ablamın zoruyla götürülünce, hamile olduğum anlaşıldı. Bir bebeğim daha olacaktı. Ve köyüme gelirken içine girdiğim bir anlık bu buhranın sebebi böylece çözüme kavuşmuştu.
Şimdi, sanırım bir tane daha çay, şeker ve ay çöreğini sevmeyecek olan, bir can daha dünyaya gelmek üzere.


Yazan : Melodi AKÇAY

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 296
favori
like
share