Bugün akşamüzerine doğru Kadıköy’e alışveriş yapmaya dışarı çıkmıştım. Baharın gelişini kutluyordu İstanbul halkı. Rıhtım kenarında aileler sımsıcak güneşle birlikte bir bahar bayramı yaşıyorlardı. Uzunca bir zaman sonra güneşin sıcaklığını vücudumda hissetmiş ve alışverişimi yapmış olmanın vermiş olduğu huzurla eve geri dönüyordum.
Her zamanki gibi posta kutumu kontrol etmeden eve girmiyordum. Bugün posta kutumda bayağı kalınca bir zarf vardı. Bir zamanlar Kadıköy Bahariye’de yaşayan Yorgo Bey Amcadan geliyordu. Şaşırmıştım. Kendisini en son 1978 yazının Haziran ayında görmüş ve ailesiyle birlikte Selanik’e yolcu etmiştim. O günden sonra uzunca seneler mektuplaştık. Son on yıldırda mektupların arkası kesilmişti. Yorgo Bey Amcaya göndermiş olduğum mektuplar adresinde bulunamıyor ibaresiyle geri geliyordu. Ona ulaşmak için çok uğraş verdim. Yorgo Bey Amcanın en yakın arkadaşı olan Hristo Beyle her karşılaştığımda kendisinden bir haber alıp almadığını öğrenmek istiyordum. Her seferinde benimde bildiğim aynı cevabı söylüyordu. Hristo Beyinde Selanik’e göndermiş olduğu mektuplar benim göndermiş olduğum mektuplar gibi geri geliyormuş. Bir türlü haber alamamıştık kendisinden. Ta ki bugün gelen duygu yüklü, hasret dolu mektuba kadar. Onu ve ailesini ne kadar çok özlediğimi bu mektupla gözyaşları içerisinde anladım.
Yorgo Bey amca, İstanbul’a, bizlere ve buradaki arkadaşlarına özlemini öyle anlamlı duygu yüklü kelimelerle ifade etmiş ki, satırları her okuyuşumda boğazıma bir şeyler düğümleniveriyordu. Mektubunun yanı sıra ailemle ve onun ailesiyle çekilmiş olduğumuz fotoğrafları göndermiş. Kendimi o fotoğraflarda görünce tanımakta zorlandım. Ufacık, tefecik yeni yetişmek üzere olan bir kız çocuğu, yıllar sonra bu fotoğraftaki tabloya bakarken yılların anlamadan ne kadar çabuk, su gibi akıp geçtiğini fark ediverdim. Fotoğraflara iyice göz atınca Yorgo Bey amcanın yaşlılık fotoğrafını gördüm. Gençliğiyle yaşlılığı karşı karşıya elimde duruyordu. Epey yaşlanmıştı. Kırk yaşındaki genç bir adam yetmişbeş yaşındaki haliyle karşımda duruyordu. Duygulanmıştım. Seneler bu fotoğraflardaki küçük kızı yorduğu gibi, onu da hızla yormuştu. İkimizin de artık saçlarında aklar, yüzünde çizgiler belirmişti. Bir an, beni bu halimle görse tanır mıydı acaba diye düşünmekten alamadım kendimi. Ben bile onu zor tanımıştım. Fakat cami yıkılsa da mihrabı yerinde durur misali yaşlansa da onunda mihrabı yerindeydi.
Yorgo Bey amcayla tanışma hikayemiz Kadıköy Bahariye’de doğum anımdan itibaren başlıyor. Hani bildik hikaye, doğumuma uzunca bir süre varken annem bir gece aniden sancılanmış. Kapı komşumuz ve aile dostlarımız olan Dora hanımların oğlu Yorgo, ebe olan annesiyle birlikte beni dünyaya getirmişler. Biraz erken doğduğumdan yaşamam için çok uğraş vermişler. O andan itibaren yıllar içerisinde aramızda kopmayacak bir baba kız ilişkisine dayanan bir bağ oluşmuştu. Ta ki onların ailece Selanik’e taşınmalarına kadar. O hüzünlü gidişin, ayrılışın ardından yapa yalnız kaldığımı, diğer bir babamı ve büyükannemi kaybetmiş gibi hissetmiştim. Benim büyükannem yoktu. Bu yüzden Yorgo Bey amcanın annesi Dora hanıma büyükanne diyordum. Onu böyle benimsemiştim. Dora hanımda beni torunu gibi görüyordu. Benim ve ailemin hatta komşularımızın bütün sağlık problemleriyle, kendilerinin özel muayenehanelerinde ilgilenirlerdi. Yorgo Bey amca Nisaiye Doktoruydu. Şimdiki diliyle Jinekolog.
Dünyaya getirdiği her çocuğa kendi çocuğuymuş gibi davranır ve öyle de hissederdi. Fakat ailesinin ve onun bana karşı farklı bir sevgileri vardı. Nede olsa onların elinde büyümüştüm. Yorgo Bey Amcayı da kendi babam gibi görüyordum. Bir kız çocuğu için iki babası olması büyük bir şanstı. Maddi durumumuz o zamanın şartlarına göre pek parlak değildi. Babamın bana ve kardeşlerime isteklerimizi alamadığı zamanlar oluyordu. Yorgo Bey amca bunu fark ettiği an beni ve babamı kırmamak kaydıyla okulda aldığım bir not karşılığı, sınıf geçme ve doğum günü gibi özel anlara ait bahaneler bulup ihtiyacım olan şeyleri alırdı. İnsanları mutlu etmesini ve hatta mahallenin bütün çocuklarını sevindirmesini çok iyi bilirdi.
Yorgo Bey Amcalar’ın evinden müzik sesi hiç eksik olmazdı. Biz kalabalık bir aile olduğumuz için annem, babam ve bazen kardeşlerimle ben, onların evine giderdik. Dora teyzelerin evi birçok misafiri ağırlayacak kadar genişti. Babamın tef çalmasına, Yorgo Bey Amcada buzukisiyle eşlik eder, bazı gecelerde de çok güzel ud çalan, o güzel buğulu sesiyle eğlencemizi neşelendiren Safinaz Hanım teyzeyi nasıl unutabilirim ki. Bu eğlenceyi duyan başka komşularımızda çaldıkları müzik aletlerini alıp, Yorgo Bey amcalara gelirler ve Türk Sanat Müziğinden fasıllar geçerlerdi. Gecelerimiz diğer komşularımızında gelmesiyle bir düğün havasına bürünürdü. Hep birlikte Türk Sanat Müzikleri, Rum Müzikleri söylenir ve çalınır bütün mahallede bu müzik sesleri yankılanırdı. Çok güzel gecelerdi onlar.
Yorgo Bey Amca hiç evlenmemişti. Mahallemizin civarlarından Melek isminde bir kıza aşıktı. Daha doğrusu bunun söylentisi yayılmıştı. Fakat bir gün ben, bu söylentilerin gerçek olduğuna şahit olmuştum. Yorgo Bey Amca kara kalem resim yapmayı çok severdi. Daha çok insan yüzleri ve doğra resimleri üzerinde çalışırdı. O zamanlar mahallemizin bir sokak ilerisinde oturan Melek isminde bir kızın olduğunu öğrenmiştim. Onun sevdiği söylenen kızın, o olup olmadığını çocuk aklımla öğrenmek istemiştim. Bir gün Yorgo Bey Amcaların evinde otururken, onun çalışma masasında kara kalem resim çalışmalarına bakıyordum. Ve o ismi geçen kızın kara kalemle çizilmiş resmiyle karşılaşmıştım. Söylentilerde doğruluk payı vardı. Fakat bu gördüğüm resmi ne Yorgo Bey Amcayla, nede bir başkasıyla paylaştım. Saf duygularla onu sevdiği belliydi. Bir gün olsun onları el ele görmedim. Yorgo Bey amcanın aşkı yaşanmamış bir aşk olarak sanırım ki, hep içinde kaldı.
Bir ara Yorgo Bey Amca ve ailesinde hüzün oluşmuştu. Sanki bütün aile hüzün girdabına kapılmışlar gibiydiler. Boş ve anlamsız bakışlarını görebiliyordum. Yaşamıyorlardı sanki. Annem ve babamda da bir tuhaflık vardı, seziyordum. Meğerse bu hüzün, buradan ayrılacaklarının işaretiymiş. Dora hanımın abisi vefat etmişti. Abisi ölmeden öne vasiyetinde bugüne kadar tek başına kendi elleriyle büyütmüş olduğu konserve fabrikasını, kız kardeşine bırakmış ve yeğenleriyle fabrikanın başına geçmesini istemişti. İstanbul dan ayrılma nedenlerini çok sonra öğrenecektim. Buradan ayrıldıkları günü hiç unutamıyorum. Yorgo Bey amca ne kadar duygularını saklamaya çalışsa da, yüzünün acı bir hüzünle kaplamasını engelleyemiyordu. Yüzündeki ifadeyi hiç unutamadım. Defalarca boynuna sarılıp gitme, gitmeyin diye ağlıyordum. Onu üzdüğümün farkındaydım ama, duygularıma onun gibi hakim olamıyordum. Diğer babamı, bir daha hiç görmemecesine kaybetmek bana acı veriyordu. Yorgo Bey amca, bana her sarılıp gözyaşlarımı beyaz mendiliyle silerken, diğer yandan da kendi gözlerinden süzülen gözyaşlarını siliyordu. O mendil ki, bugün hala o yılların anısına en değerli hatıralarımdan bir olarak gözyaşlarımızla bende duruyor. Gelen bu mektupla mendildeki kuruyan o gözyaşları sanki, yeniden ıslandı.
Zır zır ağlıyordum. Beni sakinleştirmek kolay olmuyordu. Her seferinde Yorgo Bey Amca ağlama kızım. İstanbul’ a tekrar geleceğim. Sizleri ve İstanbul’u görmeye diyordu. Bu sözünün üzerine bir gün sende bizleri Selanik’ e görmeye gelirsin sözünü ekliyordu. Sana mektup yazacağım, sende bana yaz benim güzel kızım diyordu. Mektup konusunda yıllarca sözümüzü tutmuştuk. Fakat bir gün olsun ne Yorgo Bey Amca İstanbul’a gelebildi, nede ben Selanik’e gidebildim.
O gün Kadıköy Bahariyeden yıllarca oturdukları evlerinden, komşularından ve bizlerden ayrılırken hüznün en büyüğünü yaşıyorduk. İnanamıyordum, gidiyorlardı. Bir an gitmekten vazgeçip geri dönecekler diye bekledim, ama onlar geri dönmedi. Araba sokağın köşesinden döner, Yorgo Bey Amcanın bana el sallayışını uzaktan seyrederken; bu anın onu son görüşüm olduğunu bilmeyecektim.
Benim Yorgo Bey Amcayı anlatırken kelimeler sığdıramadığım anılarım bunlar. Oysa Yorgo Bey Amca gelen mektubunda bizimle, İstanbul’la öyle güzel anılarını ifade etmiş ki, yazdığı bu mektup yazma sanatını çok iyi bilen bir kişinin elinden çıkmış gibi o günlere tekrar geri dönüverdim. Öyle canlı, öyle taze anlatmıştı ki; sanki yıllar önce yaşanan bu hayat, mutluluk perdesini yeniden aralamış gibiydi. Yaşıyordum o anları. Tekrar onunla, ailesinle ve ailemle bu sokakta yaşıyor gibiydim. Oysaki, onlardan sonra ne komşular gelip geçti bu evden, tıpkı annemle babamın gelip geçtiği gibi.
Gelen bu mektupla ve karşıki kapının her açılışında sanki onların ayak seslerini duyar gibi oldum. Uzun bir süre olmuştu mektuplaşmayalı. Yıllar içerisinde bunun nedenini merak ederken, gelen bu mektup belirsizliği aydınlattığı gibi, onun yaşlılık fotoğrafıyla da ruhumu karatmıştı. Ben Yorgo Bey Amcayı hep öyle siyah saçlı, yakışıklı yüzüyle ve sempatik davranışlarıyla hatırlıyorum. Bu fotoğraftaki yaşlı adam kimdi? Diye düşünmeden edemiyordum. İstanbul’a Kadıköy’e, Bahariye’ye ve bizlere ait onca güzel anıları silmemek için, neden on yıldır mektuplaşmadığını küçük bir notta ifade etmişti.
Senden, ailenden ve özellikle küçük kızım İstanbul’dan özür dilerim. Söz vermiştim. Sözümü tutamadım. Oralara gelecektim. Fakat içine düştüğüm buhran, bir kör kuyu gibi beni dibine çekti. Şimdi sende, benim seni bıraktığım yaşlardasın. Sen, bu sözünü tutamayan babanı affet! unutma! demişti.
Bu sözleriyle hem hüzün, hem sevinç kaplamıştı yüreğimi. Onu göremesemde, yaşadığından emin olarak haber almıştım artık. Bir yangında ailesini kaybettiğinden, o zamandan sonra artık huzurevinde yaşadığından bahsediyordu. Satırlarını tamamlarken hep ara ara, oraları, sizleri ve anılarımızı özledim diyordu.
Sön sözünü öyle acı dolu bir cümleyle bitirmişti ki, işte bu canımı çok yaktı.
Benim küçük kızım. Hayatta bildiğim tek şey var. İnsanı yaşatan anılarıdır. Sen, benim gözümde hep o küçük kız olarak kalacaksın. Anılarımdaki küçük kıza ve İstanbul’a elveda diyorum.
Elveda İstanbul, Elveda küçük kızım….



Melodi AKÇAY

Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 327
favori
like
share