Postaneye sık sık yolum düşer. Eskiden kalmış bir alışkanlık olarak arkadaşlarımla hala mektuplaşırım. Ara sırada olsa fatura gibi ödemeler içinde uğrarım.

Bugün yine yolum postaneye düştü. Bugüne kadar hiç düşünmemiştim, aklıma dahi hiç gelmemişti. Postanede bir düşünce beni alıp başka duygulara sürükledi.

İnsan manzaralarını seyretmeyi, incelemeyi ve davranışlarından kendimce bir şeyler çıkarmaya çalışırım. Yüzlerindeki ifadeleri okumaya, ağızlarından çıkan sözlerle onları tartmaya, davranışlarıyla onları anlamaya çalışırım.

Her biri farklı farklı sonuçlar verir bana. Bazen birinde yakaladığım bir yüz ifadesini, bir başka insanda yakalayabilirim. Bu yüz ifadelerinden çeşit çeşit duygular ve düşünceler çıkarırım.

İşte! Bugünde öyle günlerimden birini postanede yaşadım. Sıra numaramı almış sıranın bana gelmesini beklerken, postane çalışanlarına gözüm takıldı. Bir an gözlerim onları inceleme, mercek altına aldı.

Her yaştan, her kesimden insanlar postaneye girip, çıkıyordu. Kimi elinde bir mektup zarfıyla, kimide ödeyecek faturasıyla…

Gözüm mektupları alan gişedeki çalışan bayanlara takıldı. Bankodan sadece başlarını görebiliyordum. Mektup atmaya gelen insanlar, mektuplarını onlara verirken başları hep öndeydi. Çoğunun yüzlerine dikkat bile etmiyorlardı. Kimi görevli, verilen bazı mektupları terazide tartıp fiyatını belirliyor, kimisi de, aldığı mektuba mühür basıp gönderilecekler kısmına atıyordu.

Onları iyice seyrederken, derin düşüncelere daldım. Bu zamana kadar veya şimdi çalışan postane memurlarından acaba içlerinden birileri, bu mektupların hangi duygular altında yazıldığını düşünmüşler miydi?

Kim bilir? Ellerinden ne hasret, ne acı, ne sevgi, ne aşk, ne mutluluk, ne kavuşma, ne ayrılık mektupları geçti de, farkında bile değillerdi. Kim bilir? Onlar bir hasrete, bir aşka, bir ayrılığa farkında olmadan aracılık eden kişilerdi. Hiç düşünmüşler miydi acaba? Ellerinden çıkan bu mektuplarda bu duyguların yazılı olabileceğini. Sadece görevleri gereği bunu iş olarak mı görüyorlardı? Onlar hayatın sessiz tanıklarıydılar…

Bir anda girdiğim bu duygusal durumdan geriye döndüm. Etrafta kısık sesle konuşan insanların, vermiş olduğu boğuk sesle birlikte, numaratörün sesi vardı. Arada birde bilgisayarların klavyesini kullanan görevlilerin klavye sesini ve mektuba damga vurulan mührün sesi geliyordu.

Bu duyguların yoğunluğu altında iki üç yaşlarındaki bir erkek çocuk, bu kısık sessizliği avazı çıktığı kadar bağırışlarıyla, çığlığıyla bozuverdi. Herkes gibi bende ona, o küçük çocuğa doğru dönüp baktım. Şirin mi şirin, esmer mi esmer bir küçük çocuk, annesinin elindeki simidi çıldırırcasına almak istiyordu. Annesi, simit susamları yere düşecek ve insanlar ayakla basacaklar diye vermek istemiyordu. Ama, çocuğu susturabilir misin…Taktımı bir şeye elde edene kadar ister. Annesi sıkılgan, utangaç bir halde çocuğunu alarak postaneden uzaklaştı.

Bir sürü hayat yaşanıyordu postanenin içinde. Çocuğun bu davranışı ve sevimliliği karşısında gülümserken, bir anda postane kapısından içeri bir postacı girdi. Onları unutmuştum. Görevliler kadar bizlere hissettiklerimiz ve düşüncelerimiz yazılı mektupları onlarda ulaştırıyorlardı.

İçlerinde ne yazılı olduğunu bilmedikleri mektupları, sevinçle bekleyen insanlara takdim ediyorlar. Bazen de bir acıya, hüzne, ayrılığa, ya da bir borca bilmeden tanıklık ediyorlardı.

Ne tuhaf bir duyguydu düşündüğüm. Yaşadığımız yerlerde bulunan postanelerden kimler, kimlere ne mektuplar yolladı acaba? Ve bu mektupların bizlere ulaşmasını sağlayan görevliler hiç düşünmüşler miydi? bu duyguları içlerinde acaba?

Yazan : Melodi AKÇAY

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 295
favori
like
share