Iraktan bakıp duralım, iyice ıraktan. Yüz adım beriden.
Sonra da sayalım, görüneni gördüğümüzü.

Yaprak yılgını incir ağıcından başlayalım; dibine düşüp iki şak olmuş balkara bardacık... üzerine konup kalkan arılar... boncuk gibi dizilmiş karıncalar... boz kavruk toprak... yorgun tahta masa... sandalyeler, onlardan daha yorgun, bu yazın nasıl geçtiğini düşünür gibi duran babam. Ha, bir de köpek var. Masanın gölgesini üstüne çekmiş uyuyor. Kulağını kaşımasaydı görmeyecektim. Yok, öyküde bir daha anmayacağım. Görüneni yazıyorum ya, işte ondan. Evet, bir de köpek vardı. Görünen bu.

Yazın nasıl geçtiğini düşünmek. Sıcaktan sünmüş beynin zorlaması.

Oysa düşüp parçalanan bardacıklar, asmadaki üzüm salkımları arada da olsa düşen yapraklar yazın devrildiğinin kanıtı değil mi? Yok düşünecekler, düşünmek, düşlemek.

İncir ağacı, bardacık, arılar, karıncalar, tahta masa, boz toprak, yılgın durup dururlar orda. Babam mı, nerede olacak, buralarda işte. Dolup dolup boşalıyor, bir içine , bir içinden. Akşamı ediyor oralarda. Önemsiyor kendini. Öyle bir önemsiyor ki , direnemediği bir güçle birden ayaklanıyor yattığı yerden. Sanırsın vuruşacak. Eh, ayağa kalkmışken omuzlarını dikleştirip ellerini arkada bağlıyor. Yürüyor. Yok, kısa bir süre için. Yani üç beş adımlık. Sonra yakasına getiriyor ellerini. Asılıyor. İşte o anda konuşuyor da. Anlamıyoruz, ama konuşuyor. Hep gergin, hep kırılgan. Hep kavgacı. Gören onu ürkek bir koşu atına benzetir. Her an fırıldayıp gidecek, dönmeyecek. Ama buralarda. Kızacak, bağıracak, konuşacak, yakasından çekecek. Ördüğü kozanın içinde tutsak kalacak. Kendini dinleyecek, pişman olacak, gülecek, hep buralarda olacak. Ne iş?

Anneme bakarsan, bu günlerde babam bir hoşmuş. Her şeye kızıyormuş. Söylediğini bağıra çağıra söylüyor, sonra da, ya yanan sigarasından, ya da o an yaktığından derin bir nefes alıp ardından uzun uzun öksürüyormuş. Öksürürken gülüyormuş da. Öksürük, gülme falan filan.

"Bu gülme de ne oluyor şimdi, diyor anam, delilik nişanesi besbelli."
Her akşam bir şey bulup köpürüyor ya, bu akşam da bu, sansar. Dolamış diline, sansar da sansar.

"O arkadaşına söz söyletmezmiş. Yok bilmem ne yaptırmazmış. İyi güzel de, sansar da kim? Hepimizin bildiği sansar değil mi? Sansar Oktay."

Babam da biliyor bunu.

"Şimdi ne vardı kızacak", diyor kendi kendine. Belli ki hoşnut değil o da durumundan. Başını sallıyor, yineliyor sözünü:
"Ne vardı kızacak, ekliyor, o daha çocuk."

Bir akşam.

Babam bir eliyle yakasını tutardı hep. Öteki elinde sigara yoksa iki eli de yakasındadır. Nereden alışmışsa. Göz açtık öyle gördük. Şimdi bir elinde sigara bir eli yakasında. Tam karşımızda, bizlere bakıyor, tek tek. Hepimizin gözü yerde. Yüz bulamayınca, elindeki sigarayı yere çarpıp çıkıp gidiyor. Fırlayan kıvılcımları atlayarak. Çoğunlukla akşamleyin bahçede oluyor bu. Bahçe kapısını örten çıngırak sesi duyulunca diller çözülüyor bizde. Anam başlıyor ilkin:

"Doktorluk olmuş, haberiniz olsun. Şimdi ne vardı kırıp dökecek. Söylemişse söylemiş. O daha çocuk. Ne olmuş? Hilebaz Oktay'a Sansar demiş. Demişse demiş. O daha çocuk. Sonra Oktay'a sansar demeyen mi var. Bu yaştayım ben onu sansar bilirim hep. Dillerde sansar aşağı sansar yukarı dolanır durur. Oktay adını bilen yok. Bilen ver da ünleyen yok. Onca hayvandan sansar daha bir uygun sanki."

Anam başını sallıyor dilini tutamayıp:

"Sansar ki ne sansar. Her göstermelik iş onda."

Susuluyor.

Babamın sırtında fırlamış kemikleri düşünüyorum. Ceketi yırtacak denli. Bir yaprak düşüyor akşam karanlığında. Bahçenin derininde toplanan akşam yayılıyor. Asmanın altındayız. Sokak lambası yanıyor. Gölgesi bol, sarı bir ışık dökülüyor bahçe taşlarına. Bakışıyoruz. Babam gidince sessizlik gelecek diye düşünüyorum. Nerdeee. Daha bir bırbırlık daha bir babam kesiliyor ortalık. Düşen yaprağın sürüklenişi bile babamın nefes alışı gibi. İki çatallı, hır hır. Oturan gözler kapının karanlığına çevrili hep. Babam için söylenecekler çok uzun, dakikalarsa sayılı. Bir çay içimi kahvede. Sığmıyor. Bir de korku. Korku da ne. Dövme sövme değil, o yok. Yalnızca çene. Kanı kurur insanın.

Dönüyor babam. Elleri yok babamın. Ararken bir torba uzanıyor, ellerini görüyoruz.
"Alın, diyor, kaynamış mısır getirdim. Sayınızca. Kavga yok."

İlk devinen anam; duyulur duyulmaz:
"Hangi dağda kurt öldü acaba?"

Diyerek doğruluyor. Dizleri ağrır hep. Elleri boşalan babam yakasına asılmış bize bakıyor. Taşlıkta, ayakta. Bir boşluk duyumsuyor kendinde. Sigara yakıyor. Ağzından, burnundan çıkardığı dumana oyunlar oynatıyor ki çeşit çeşit. Anama bakarak yapıyor daha çok bunu. Gülüşürken mısırlar bitiyor. Aman yemez, yanında tutar. Sevmediğinde mi , bilinmez. Bilinen şey sevgisizliğin sisi. Aramızdaki boşluğu öylesine doldurmuş ki babam o yanda, biz bu yanda kalmışız. El bile sallanmıyor.

Babamın düşü dünyası yok. Hiç de olmadı. Uçuşup duran kendisi var yalnızca. Çok dertlenir. Sıralı sırasız:

"Kimsesizim", der.

Duyan anam da bu sözü kendisine yediremez sıralar:

"Ne demekmiş 'kimsesizim'; bizler neciyiz? Böyle diye diye , Allah etmesin, kalacak düttürü Leyla başına."

Anam 'düttürüyü' söylerken dudaklarından tükürük saçılır. Gülüşürüz. Elinin tersiyle dudağını siler.

"Bana güldünüz değil mi?" der, kendisi bizden çok güler.

Hep bizden kaçıp kurtulmak ister babam. Sigarası gibi, öksürüğü gibi bunu da düşürmez dilinden. Babamın kurtulmuş kimsesizliğini düşünürüm. Tek başına çorap bile giyemezliğini. Zayıftır, çok zayıftır. Kolları, bacakları sonradan eklenmiş gibidir. 'Çalı bacaklı' der anam ona. Binde bir çalısına çorap giydirmeye uğraşsa, yanlamasına düşer, bakınır:

"Hay Allah, olmadı"der, doğrulur. Bir daha bir daha düşer. Çorap elinde sallanırken yere bakar, dalar. O an babam çok uzaklarda olur. Her organı yapıştırma ya, onlar orada kalır, görünür. Gövdesi, kolları, bacakları, doğaldır ki başı da. Ama babam yok. Nice sonra gelir. İskeletine doluşurken titrer:

"Hay Allah, olmadı" der.

Uzun bir yolculuğun yorgunluğu ile susar. Yeniden çoraplar. Babam uzun uzadıya konuşup, bağırıp, çağırdıktan sonra, ağzını imdaaat diye ünlüyormuş gibi açar, yorgun düşer kalır öylece. O açıklıktan soluk girip çıkar.

sonra, böylece akşam, gece, sabah, yelkovana takılı döner...döner...döner...

ama bir gün durur

o gün Pazar

gece de

daha söz söylemeyeyim bunun üstüne

götürmez çünkü

Dönüyoruz, yanımda yalnızca köpek var.


Turgut Acar

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 294
favori
like
share