Arap ve Fars edebiyatlarındaki gelişimini saymazsak, yaklaşık 600 yıl boyunca çok değişik tür ve örnekleri verilmiş, Tanrı'yı, Peygamberi, diğer büyükleri övmekten tutun da arpanın tasvirine kadar değişik sebeplerle ele alınmış bir edebî biçim olan kaside, yaptığımız incelemede de görüleceği üzere “sadece birini övmek kastıyla yazılmış şiirlerdir” denmeyecek kadar karışık ve girift bir yapı arz eder. Bütün bir tarihî mirasın basit bir hükümle geçiştirilmesi yerine; öngördüğü devlet felsefesi, ele aldığı devrin sosyal yapısı, edebî ve kültürel özellikleri, şairinin çağını aydınlatacak görüş ve düşünceleri, türünün anlatı ve kurgu yapısı, dil özellikleri, sunulduğu şahsiyetlerin tarihî kimlikleri, tarihe ışık tutucu tarafları vs. gibi özellikleriyle ayrıntılı olarak incelenmeli ve bütün bunlardan sonra bir hükme varılmalıdır. Bu makalede kaside, yukarıda bahsettiğimiz başlıklar çerçevesinde ele alınacak, kasidenin ve kaside şairinin, Türk cihan hâkimiyeti idealine; Türk tarihinin; sosyal, kurumsal, imarî tarihine; Türk diline; şairlerin biyografilerine ve tarihin gizli kalmış yönlerine şahitliği ve katkıları yönünden incelenecektir. Bütün bu başlıkları bir makale içerisinde enikonu işlemek mümkün değildir. Bu yüzden bizler bu başlıklara kısmen temas edecek ve her birine bir iki örnek vereceğiz. Şüphesiz bu başlıkların her birisi ayrı çalışma konuları olacak kadar geniştir.

Ancak bu incelemeye geçmeden önce, okuyucunun kısa da olsa bilgisi olması bakımından kaside hakkında özet bir bilgi verilecektir.

Tarihî Gelişim
Kaside, Arap edebiyatının ilk dönemlerinde doğmuş, Cahiliye döneminde büyük şairlerin elinde zirvesine ulaşmış, yapısında meydana gelen bazı değişiklikler ile İslâm coğrafyasında en çok kullanılan şiir biçimlerinden biri olmuştur. Rivayetlere göre Araplarda ilk evvel kaside söyleyen Mühelhil'dir. Fakat kasideyi geliştiren, onu en mükemmel şekilde kullanan ve gazellerle süsleyen İmriü'l Kays'tır. (Köprülü, 1986, 137-140)

Daha sonra Farslar kasideyi almış, onlarda bir hayli tekâmüle uğradıktan sonra Türkler de bu edebî nev'i kullanmaya başlamıştır. İslâmî dönemde Araplarda Ka'b bin Züheyr, Hassan b. Sabit, Nabigâ, A'şa; Emeviler döneminde Ebû Nüvas; Abbâsiler döneminde Ebû Temmâm, Buhtûrî ve Mütenebbî başarılı kaside şairlerindendir.

Kaside ilk olarak; Fars edebiyatında Sâsâniler döneminde görülür. Rûdegî bu tarzı olgunlaştıran ilk şairlerdendir. Kaside altın çağını Gazneli Mahmut döneminde yaşamıştır. Rivayete göre bu hükümdarın dört yüz şairi mevcuttu. Bunlardan Unsurî, Ferruhî , Minuçihr ve Esedî başta gelenlerdendir.

Selçuklular döneminde Enverî, Emir Muizzî, Hâkânî; Harzemşahlar sarayında Reşidüddin Vatvat, Zâhîr-i Faryâbî bu türün üstatlarındandır. Daha sonraları Sâdî, Selman-ı Savecî kasidenin doruk şairlerinden olmuşlardır. Hînd üslûbunda ise Urfi-i Şirâzî , Sâib-i Tebrizî ve Şevket-i Buhârî bu alanda en başarılı örnekleri verdiler (Pala, 283).

Türk şiirinde kaside 15. yüzyılda kendini gösterir. Şeyhî ve Ahmet Paşa ilk kasidecilerimizdendir. 16. yy.'da Hayâlî, Fuzûlî, Nev'î, Bâkî ve Rûhî, 17. yy.'da kaside üstadı Nef'î, Sabrî, Şeyhülislam Yahya ve Nailî; 18. yy'da Nazım, Nedim ve Şeyh Gâlib başarılı kasideler yazdılar. 19. yy'da her alanda olduğu gibi kasidede de yenilikler başlar. Akif Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemâl uslûp ve muhteva bakımından kasideye yeni bir şekil vermişlerdir. Örneğin Hürriyet Kasidesi yalnız dış yapı bakımından kasideye benzer.

Şekil Bilgisi
Kasidenin beyit sayısı için çeşitli kaynaklarda 33 ile 99 arası bir sayı verilirse de bu kesin bir rakam değildir. İskender Pala 11-99 (az veya çok) sayısını verirken (Pala, 284 ), Haluk İpekten 9-100 arası beyit sayısı verir (İpekten, 1983, 40). Fakat kesin bir sayı vermek pek mümkün görünmemektedir. Hayalî Bey divanında 8 beyitlik kasideye rastlandığı gibi, Seyyid Vehbî'nin 170 beyitlik kasidesi de mevcuttur. Âşık Çelebi'nin 303 beyitlik bir kasidesinin olduğu da bilinmektedir (Filiz Kılıç'tan aktaran; Babacan, 2003, 138).

Kasideler, adından da anlaşılacağı üzere bir kasıt (övme veya yerme, tasvir etme...) için yazılan şiirlerdir. Beyitler halinde aruz vezniyle yazılır. Birinci beyit kendi arasında kafiyeli diğer beyitlerin birinci mısraı serbest, ikinci mısraı birinci beyitle kafiyelidir (aa,ba, ca, da, ea, fa). İlk beytine matlâ, son beytine makta, en güzel beytine şah beyit denir. Mahlas beytine tac beyit adı verilir.

Kaside nazım şekli 6 bölümden oluşur. İlki nesip veya teşbib'dir. Normal bir kasidede 15-20 beyit kadardır. Âşıkâne duygular anlatıyorsa nesip, âfâkî konular (bahar, tabiat, bayram vs.) işlenmişse teşbib adını alır. İkinci bölüm girizgâhdır. Genellikle tek beyit olur. Bu beyitle medhiyeye geçilir. Üçüncü bölüm medhiyedir. Kendisine kaside sunulan şahıs övülür. Dördüncü bölüm tagazzüldür. Başta da sonda da olabilir. Kaside içinde gazel söylemektir. Her kasidede olmaz. 5-12 beyit arasında yer tutar. Beşinci bölüm fahriyedir. Şâir bu bölümde kendini över. Beyit sayısı değişkendir. Kasidenin altıncı ve sonuncu bölümü ise duâ bölümüdür. Şâir bu bölümde memdûha (övülen kişi) duâ eder.

Sayılan bölümlerin her kasidede olması gerekir diye bir şart yoktur. Bu tertip genellikle bölümlemedeki üst sınırı belirtir. Kimi kasideler vardır ki sadece iki bölümden ibarettir. Nedim'in:

Ales-sabâh ki bânû-yı mihr-i ferruh-fâl
Kenâr-ı târem-i mînâdan etti arz-ı cemâl

beytiyle başlayan ve İbrâhim Paşa'ya sunulan kasidesinde dua ve methiye kısmı yoktur. Kaside sadece nesip ve girizgahtan ibarettir (Bu kasidenin ilginç taraflarına ileriki bölümlerde değinilecektir.).

Kasideler değişik şekillerde adlandırılır. İlki nesipte ele alınan konuya göredir. Bahardan bahsediliyorsa Bahâriyye, kıştan söz ediliyorsa Şitâiyye, bayramı anlatıyorsa Iydiyye, girişte hamam bahis konusuysa Hamâmiyye vb. adlar alır. İkinci adlandırma redife göredir. Redif olan kelimeye göre kaside bir ad alır. Mesela redif “güneş” ise Güneş Kasidesi, redif “su” ise Su Kasidesi, “kılıç” ise Kılıç Kasidesi (veya Tığ Kasidesi) gibi. Kafiye kelimesinin son harfine göre adlandırma yapıldığı da olur. Son harf mîm ise kaside-i mîmiye, ra ise kaside-i râiye, nûn ise kaside-i nûniye vb.
Kaside bir de işlediği konuya göre ad alır. Allah'ın birliğini anlatana tevhid, Allah'a yakarış niteliğinde olana Münâcât, Peygambere övgü mahiyetindeyse Na'at adını alır. Sadece bir kişiyi öven kasidelere Medhiye, tahta oturmayı kutlamak için yazılanlara Culûsiye, birini eleştirmek için yazılanlara ise Hicviye denir. Bazen de bir tarih düşürmek için yazılan kasidelere Tarih Kasidesi adı verilir.

Kasidelerin divanda yer alışları da hususî bir şekilde belirlenmiştir. Divanın başında yer alırlar. Önce tevhid, münacât ve na'tlar, sonra dört halife ve Mevlâna hakkında övgüler yer alır, daha sonra da sultan, sadrazam, vezir, şeyhülislam vs. gibi bir sıra takip eder. Kasidelerin başına memduhun adının ve unvânın yazılması usuldendir. Bu, genelde Farsça olarak yazılır. “Kaside Der-Na't-i Fahr-i Kainât”, “Der Medh-i Hazret-i Sultan Muhammed Hân”, “Der Sitâyiş-i Sadrazam Şehid Ali Paşa” vs. gibi.1

Kasidelerin Yazılış Sebebi Ve Tarihî Gelenek
Büyüklere kaside sunma geleneği çok eskilerden beri süregelmektedir. Şâirler, Hz. Peygamber'in Ka'b b. Zübeyr'e kendisine sunduğu kasideye karşılık hırkasını hediye vermesini örnek göstererek memduhun kaside sunan şaire câize vermesini sünnetten saymışlar, hatta câize vermeyenlerin hicvedilmelerinin câiz olduğunu bile söylemişlerdir (İsen, 1995, 8). Kendisine caize vermeyen vezire karşı 3. Murad devri şairlerinden -adı bilinmeyen- birinin şu iki beyti bu hicviyeye iyi bir örnektir:

Kerem ehli makâmıdur bu sadr
Bu ululuk ya bî-sehâ nic'olur
Gel begüm sen vezâretün bana ver
Beni medh eyle gör senâ nic'olur (Çavuşoğlu, 1986, 27)

Kaside sunan her şairin caize aldığı veya bu kasidenin hemen memduha ulaştırıldığı şeklindeki bir düşünce doğru değildir. Kaside memduhun kendisine verildiği gibi bir vasıta ile de ulaştırılabiliyordu. Gelibolulu Âli bu maksatla görevlendirilmiş münekkitlerden biriydi. Bir şehzadeye sunulan kasidedeki:

Melâhat ehli zamânında bulmadı ta'zîm
Bütân-ı deyr ile mânend-i devr-i İbrâhîm

matlalı beytini Âli beğenmemiş “ta'zim bulmadı” ifadesinin “ta'zim olunmadı” şeklinde olması gerektiğini söylemişti. Şâirin dediği gibi ise, Tanrı'nın bir lütfu olan güzelliklere rağbet olunmamak gibi bir zevksizliğin ve saygısızlığın ortaya konulduğunu ve dolayısıyla övülenin aslında yerildiğini söyleyerek kasideyi geri çevirmişti (Çavuşoğlu 1986, 23)

Pek çok insanın zannettiğinin aksine caize almak kolay bir şey değildir. Kasidenin değerlendirilmesinde pek çok faktör rol oynamaktadır. Mısır zaferinde Revânî “berf” (kar) redifli kasidesini Yavuz'a sunmuştu. Yavuz Selim'in verdiği cevap bu işin ne kadar detaylarının olduğunu ortaya koymaktadır. “Her mevsimi sıcak olup karın ne idüğü bilenmeyen bir yerde ne münasebetle bunu yazdın?” Şâir bu sözlerle iyice azarlanmıştı (Çavuşoğlu, 1986, 26).

Kasidenin tarifinde “birini övmek ve ondan câize beklemek” ifadesi sıkça kullanılır. Kasideler üzerine lâyıkıyla ve derinlemesine bir araştırma yapılmamasına ve bu metinler; yapı, dil, etkilendikleri sosyal çevre, devrin dünyaya ve insana bakışı, hâkim idarî sistemler ve şairin düşünce yapısı açısından detaylı bir şekilde ele alınmamasına rağmen, kaside söyleyenler “yağ yakmak, aşırı mübalağa ile övmek, para almak için her türlü şaklabanlık yapmak, el etek öpmek, layık olsun olmasın her devlet büyüğüne kaside sunmak vs.” gibi haksız ithamlarla karalanmışlar ve hakir görülmüşlerdir.2 Biz bu incelemeyle verilen bu kararların isabetli olup olmadığı üzerinde duracağız.

Kaside ve Cihan Hâkimiyeti İdeali
Kasideler üzerinde eğer bir söz söylenecekse, bu sözün en başlangıçta onun ideal insan tipi figürü üzerinde olmalıdır. Bakî'nin aşağıdaki beytinden de anlaşılacağı üzere gazel verilir , kaside sunulurdu :

Bu devr içinde benim pâdişah-ı mülk-i sühan
Bana sunuldu kasîde, bana verildi gazel

Sunulmak tabiri bir büyüğe bir şey vermek anlamını da ihtiva ettiğinden, kasidenin devlet erkanıyla iç içeliği hep gündemde tutulmuştur. Fakat kaside sadece devlet büyüklerine yazılmamıştır. Mesela Ahmet Paşa Bursa Sancak Beyi iken Emir Sultan, Şeyh Tacettin gibi tasavvuf büyüklerine de kaside yazmıştı. Hatta bundan da öte Necâti'nin “arpa” redifli, arpayı övdüğü güzel bir kasidesi de mevcuttur (İleride değinilecektir). Fakat kaside deyince bizim aklımıza hemen, devlet erkânı (Padişah, vezir vs.) gelmektedir. Kasidelerin çoğunun onlara sunulması belki de böyle bir inanışa sebep olmuştur. Devlet erkânına sunulan kasidelerdeki aşırı övgüler yüzünden pek çok şair haklı haksız karalanmıştır.

Fakat biz bir konuya özellikle dikkat çekmek istiyoruz. Acaba şairin kasideyi sunduğu devlet büyüğü kimdir? Kendisine bir kaside sunulmak için ne yapmıştır? Dünya düzeni, devlet-i ebed müddet için ne gibi bir faaliyette bulunmuştur veya bulunmuş mudur? Araştırmalarımız esnasında maalesef biz bu bilgileri bulmakta bir hayli zorlandık. Şiir ve tarih birbirinden ayrı vadilerde seyrettiği, tarihçilerimizin edebiyattan, edebiyatçılarımızın ise tarihî bilgilerden istifade etmeye pek de niyetleri olmadığı için bu değerlendirmeler hakkıyla yapılamamaktadır. Bir de kaside sunmakla el etek öpüp para koparma fikr-i sabiti peşinen kabullenildiği için araştırmacılarımız bu konuda pek de derine inmemişlerdir. Şâir şiir yazarken padişaha veya sadrazama hangi sıfatları verir, onu hangi konumda, nasıl görmek ister, bu istek ve övgülerinde samimî midir yoksa riyâkâr mıdır? Bu sorulara hakkıyla cevap verebilmek için tarihe müracaat edip memduhların gerçek kişiliğiyle ortaya konması gerekmektedir.

Kanaatimizce şair (hepsi değilse bile büyük bir kısmı) at üstünde fetihten fetihe koşan, aldığı ülkeler ve cengaverlikleriyle Osmanlıların nam ve şöhretini ve sancak-ı İslâmı daha da ötelere ulaştıran ve milleti sevinçlere boğan padişahın yanında İskender'in yanındaki Aristo gibidir. Fetih için, zafer için, devlet-i ebed müddet ve cihan hâkimiyeti için sürekli Padişahı teşvik etmekte ve ona övgüler sunarak da bu niyetlerini desteklemekte, onu coşturmaktadırlar.

Osmanlılar dönemi Türk şiiri üzerine değerli bir araştırma yapan Dora D'İstria eserinin büyük bir bölümünde bu tema üzerinde durmakta ve şairlerin bu cihetini hep ön plana çıkarmaktadır. Maalesef bizde kasideler bu yönüyle herhangi bir incelemeye tâbi tutulmamıştır. Bir yabancının Türklerin cihan hâkimiyeti için çok önemli bir motivasyon aracı gördüğü şiir, bizde bir yağ çekme aracı nitelemesinden kurtulamamıştır.

D'İstria kasidelerde çokça isimleri geçen Süleyman ve İskender efsanelerinin alelade bir övgü maksadıyla kullanılmadığını söyler: “ Barbar bir dünyayı evrenin bilinebilen en uç noktalarına kadar süren ve gece ülkelerine giren, ölümsüzlüğü bulmak için orada bin yıl yürüyen İskender, ürkütücü Asya'ya bir avuç kahramanla giren ve dünyayı üstünde eğilmeye zorlayan kişiye yaraşır bir seleftir ” (D'İstria, 1982, 25).

Yazar, Osmanlı Hükümdarlarının sürekli cihan hâkimiyeti fikrinde olduklarını, bunu her zemin ve fırsatta dile getirdiklerini (Yavuz'un “bu dünya iki hükümdara fazla, bir hükümdara az” sözünde olduğu gibi), kasidenin de sürekli onların bu amacına yönelik bir üslûpla ele alındıklarını söyler. “ Ahmet Dâî'nin İskendernâme'si evrensel hükümdarlık besleyen sultanların çok hoşuna gitmişti. İskender'in hayat öyküsü II.Mehmet ve I.Selim'e büyük zevk verirdi ” (D'İstria, 1982, 26).
İşte şairler bir nevi motivasyon aracı olarak veya cihan hâkimiyeti fikrine kendilerince bir katkı düşüncesiyle de kasideleri kaleme alırlardı. Kanaatimce dünyayı fethetme kastıyla yola çıkan bütün cihangirlere bu tarz övgüler sunulmuştur.
“Efsânevî şiirin savaşçı sultanlara esinlediği tad, evrensel hükümdâr, yani Hz. Muhammed'in tasarımlarına yaraşır izleyiciler olmanın, bütün Osmanlı padişahlarının ideali oluşuyla daha da anlaşılırlık kazanır. Fatih Sultan Mehmet ve Kanunî Sultan Süleyman gibi hükümdarlar, tasarladıklarının tamamını gerçekleştirecek kapasitede görünüyorlardı. Üstün yetenekli bir kadın olan güzel ve etkili Zeynep Hanım, II.Mehmet'e gönderdiği bir şiirinde –Divanını ona ithaf etmişti- halkta yerleşik kanıları çok açık bir dille ifade etmekteydi. Toz içinde yüzüne herkesin hayran kalacağı genç padişahın görevi dünyayı fethetmekti. Zafer yüklü sancağı Çin'e kadar götürmeliydi. (Saltanatı) İskender gibi, inci ve yakut sürükleyen, dalgaları miskten daha hoş kokan, köpüğü yıldızlardan daha parıltılı, göğün sekizinci katındaki Kevser sularında güçlendikten sonra, bin yıl sürmeliydi. Ve daha sonra Yunan kahramanından daha mutlu olacaktı, çünkü ölümsüzlük çeşmesini o keşfedecekti (D'İstria, 1982, 27-28).
Yazar, Osmanlı şiirinde, amacı sadece dünyayı fethetmek olan İskender'den çok Süleyman'ın adının geçmesine de dikkatimizi çeker. Süleyman, kutsiyet ve adaletin sembolüdür; amacı kuru kuruya bir savaş değildir. Görüldüğü gibi bırakın kasidenin bütününü, içinde geçen isimlerin tercihinde bile çok önemli ayrıntılar gizlenmektedir.

D'İstiria şairlerin padişaha övgü yazmayı sadece caize almak amacıyla değil, soylarını kıtalararası zaferlerle cihanın dört bir yanına yayan büyük insanları kutlamak amacıyla da yazdıklarını belirtir ve örnekler verir: “II. Murat döneminde Seyfî hükümdarın başarılarına bir destan armağan ediyordu. Osmanlı şairlerinden hayranlık uyandıran başarılarını Fakîrî ezgiyle dile getiriyordu. II. Mehmet döneminde Şehdî ulusal tarihi destan hâline dönüştürmek istedi. Osmanlı şiirinin altın çağını yaşadığı Kanunî Sultan Süleyman döneminde Şükrî ve Derûnî I.Selim'e, Arifî ve Mahremî de Süleyman'ın saltanatına övgüler yazdılar.” (D'İstria, 1982, 18)

Görüldüğü gibi şairler, padişahı idealize etme çabasını sürdürmüşler, onların cihan hâkimiyeti fikirlerine sürekli destekler vermişler. Yeryüzünün en büyük hükümdarlarıyla onları kıyaslayarak adeta bu yolda hırslarını artırmışlardır.
Padişahı öven bir şairin kim olduğu, kıymetinin ve gelecek için değerinin ne olabileceği hususlarında en güzel cevâbı belki de Nef'î vermiştir. Bu cevap bizim araştırma ve insafımız içinde bir hayli önem taşımaktadır. Eğer şairler olmasa hükümdarı kim bilir, kim tanırdı:

İltifât et sühan erbâbına kim anlardır
Medh-i şâhân-ı cihân-bâna veren ünvânı
Kim bilirdi şuarâ olmasa ger sâbıkda
Dehre devletle gelip yine giden sultânı
Haşre dek âb-ı hayât-ı sühân-ı Bâkî'dir
Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleymân Hân'ı (Akkuş, 1993, 52)

Aynı muhtevalı bir cevap da Hayâlî'den:

Anılmaz idi Feridûn u Cem'le Keyhüsrev
Cihâna gelmese ger şairân-ı şehd-mekâl (Hayalî, 1992, 41)

Eğer şairin kastı kaside yazıp, kuru ve abartmalı bir övgüyle padişahtan para koparmak olsaydı, Bâkî ve Nef'î kendileri de birer şair olan Kanûnî Sultan Süleyman ve IV. Murat karşısında “O mülkün sultanıysa ben de sözün sultanıyım” diyemezdi.
Şâirin Osmanlı hükümdarına hangi gözle baktığını D'İstria şöyle özetler: “Süleyman diğer küçük Yahudi krallarından son derece farklıdır. Çünkü her dindar müslümanın düşlediği şeyi gerçekleştiren evrensel hükümdarlardan biri olmuştur. Aslında, eğer yüce Emir Allah'ın yeryüzünde gerçekten bir nâibi varsa (ki bu naib şaire göre Osmanlı Sultanıdır D.A.T.), dünyamızın bazı kısımları nasıl olur da onun otoritesinin dışında kalır, doğrusu, bunu anlamak zordur. Diğer hükümdarlar onun ancak vasalları olabilirler.” (D'İstria, 1982, 22). Evet şaire göre yeryüzü Allah'ındır. Bu dünyada onun bir halifesi vardır; öyleyse o halife cihanın tamamına hükmetmelidir. D'İstria'nın şairlerin diğer hükümdarlara bakışını verirken kullandığı vasal kelimesi üzerinde biraz durmak istiyoruz. Zira gerçekten kaside için anahtar tabirlerden biri de bu kelimedir. Vasal, kendi başına hükümdar olmayıp bir başka hükümdara bağlı olarak hükmeden anlamına geliyor. Şâire göre bütün diğer hükümdarlar ancak Osmanlı hükümdarının vasallarıdır. Şairlerimiz övdüğü padişâhı Türk büyüklerine değil de İran hükümdarlarına benzettikleri veya onlarla kıyasladıkları için sürekli eleştirilmişlerdir. Oysa burada bir incelik sürekli göz ardı edilmiştir. Vasal tabirinden de anlaşılacağı üzere şairimiz Osmanlı sultanıyla bir Acem şahını kıyasladığı zaman onları asla bir birine denk tutmaz. Divanlar incelendiğinde görülecektir ki umumiyetle bu karşılaştırmalarda Acem şahı küçük gösterilir, hakir görülür. Aynı şeyi şair Acem şairiyle kendini kıyaslarken de yapar;

Pâdişâh-ı bahr u ber Sultân Süleymân Şâh kim
Bir kemîne çâkerin Cemşîd u Hâkân eyledi (Hayalî, 1992, 53)

Bugün Hâkânı sensin Türk ü Çîn'in
Hezârân çâkerin var hâna benzer (Hayalî, 1992, 55)

Cür'a-nûşun bezm eyvanında yüz Dârâ vü Cem
Rezm meydânı deminde Rüstem-i destân mısın (Hayalî, 1992, 57)

Sâye-i lütf-ı Hudâ Hazret-i Sultan Ahmed
Ki Feridûn u Sikender olamaz derbânı (Nef'î, 1993, 52)

Şâirlerimizin evrensel bir hükümdar karşısındaki tutumunda bir fikr-i sabitleri yoktur. Yeryüzü fethini gerçekleştiren herhangi bir cihangir şairimiz için bir örnek teşkil eder. D'İstria bu hususla ilgili şunları söyler: “Osmanlı şairleri evrensel bir hükümdar (Süleyman, İskender) düşüncesi fikirlerine uygun olduğu sürece, Süleyman efsanesini kendilerine mal etmeye hazırdırlar. Böyle olunca Uzun adı verilen Firdevsî'nin Süleyman-nâme'si çarçabuk meşhur oldu. Büyük İskender de Süleyman gibi varlığı ile doğulularda düşler yaratan yerküresi imparatorlarından biridir. (D'İstria, 1982, 23)

D'İstria şairin şiir yazarken taşıdığı kaygıya da işaretle, onun amacının sadece kuru bir övgü yazmak olmadığını belirtir, şairin şiirinin bir cihan hükümdarına yakışır olma kaygısını da taşıdığını söyler. Metinleri incelerken bu hususa özellikle dikkat ettiği anlaşılmaktadır. Ona göre şair, bir tabiat tasvirinde bile bir cihan savaşı düzeninde sıralanmış bir yığın çiçek görür. Ağaçlar da daha az duygulu değildir. Örneğin çınar, evrenin hükümdarında kötülüğü uzaklaştırsın ve kentin fethedilişini kolaylaştırsın diye Allah'a yalvarmak için geniş kollarını açar.” (D'İstria, 1982, 28-29).
Nef'î'nin II. Osman'ın Seferi İçin Yazdığı Kaside
Şâir ve onun cihan hâkimiyeti felsefesine inanmış şiirine dair verilebilecek en önemli örneklerden biri Nef'î'nin bir kasidesidir. Nef'î'nin II.Osman (Genç Osman)'a yazdığı bu kaside bir çok kişi tarafından tenkide uğramış ve şair bu şiiri sebebiyle töhmet altında bırakılmıştır. Devlet-i ebed müddet ve cihan hâkimiyeti felsefesi ışığında biz bu şiiri incelemek istiyoruz. Sonuçta görülecektir ki Nef'î bu kasideyi zannedildiği gibi sadece kuru bir övgü veya yalnız caize almak amacıyla yazmamıştır.

Nef'î klâsik edebiyatımızın kaside üstadı olarak bilinir. Onun kasidelerinde tasvir ettiği ortamı kelime yapısıyla bile yakalamak mümkündür. Sert ve haşin tabiatı kasidelerine de yansımış, doğru bildiğini zaman ve zemin dinlemeksizin söyleme huyu, sonunda hayatına mal olmuştur.

Sağlığında dört padişah görmüş olun Nef'î'nin I.Mustafa'ya ithaf edilmiş herhangi bir kasidesi yoktur. Kasidelerinin çoğu kendi tabiatına uygun bulduğu IV. Murat'a ithaf edilmiştir. Diğer kasideler ise I.Ahmet'e ve II.Osman'a ithafen kaleme alınmıştır. Bu kasideyle ilgili Rıza Tevfik şunları söyler: “Kasidelere gelince, hele Nef'î'ye gelince, onların bence hususiyeti ve ehemmiyeti zamanın fetih işleriyle alakalıdır. Sultan Osman ötede mağlup olmuş, Nef'î de hâlâ ona kaside yazıyor, tuhaf olur bu, gülünç olur. (Ünaydın, 1972, 126). Rıza Tevfik'in bu sözüyle ilgili, Diyorlar Ki, kitabını baskıya hazırlayan Şemsettin Kutlu şunları söyler: “II.Osman Lehistan'a karşı bir savaş açmıştı, bu savaşta Türk ordusu büyük kayıplara uğramıştı. Hal böyle olduğu halde bazı çevreler neticeyi, memlekete bir zafer kazanılmış şeklinde göstermeye çalışmıştı. Bunun üzerine Nef'î de padişâhı öven bir kaside yazmıştı. Rıza Tevfik bu samimiyetsizliği kınamaktadır.” (Ünaydın, 1972, 336) Üzerinde durulan esas nokta Nef'î'nin mağlup olmuş ve hezimete uğramış bir padişahı överek göklere çıkardığı ve dolayısıyla samimiyetsizlik yaptığıdır. Rıza Tevfik'in dediği şekilde acaba gerçekten II.Osman büyük bir mağlubiyete mi uğramıştı?
II.Osman 14 yaşında tahta geçmişti. Devri Osmanlının en karışık zamanlarından birine tekabül eder. Zamanında memlekette büyük fitneler zuhur etmiş, devlet, muhteris valide sultanların (II.Osman'ın validesi için aynı şey söylenmemektedir) ve fesat ehli vezirlerin elinde kalmıştı. Sultanın ilk yaptığı şey devlete çeki düzen vermek olmuştu. Balkanlarda çıkan büyük karışıklıkları gidermek amacıyla Lehistan'a savaş ilan eder ki bu kararı verdiğinde henüz 16 yaşındadır. Hotin Seferi olarak da bilinen bu sefer kesinlikle bir yenilgi değildi. “Yirmi beş gün boyunca yapılan saldırılar düşmanı kaleden atamadı ama etrafta dehşet uyandırdı. Nuri Sultan yüz bin esirle ordugaha döndü.” (Uzunçarşılı; 1988; s. 131) Hotin kalesinin muhasarasında kalenin alınamamasının en büyük amillerinden birisi, yeniçerilerin itaatsizliği ve disiplinsizliği olmuştu. Rivayetlere göre asker savaştan kaçmış, para az veriliyor diye muharebeye iştirak etmemiş, günlerini yağmayla geçirmiştir. Yeniçerilerin isyanları ve çapulcu davranışları, savaşa karşı isteksizlikleri, devlet erkanı arasındaki çıkar çatışmaları (Hotin Seferinde çok değerli bir kumandan olan Karakaş Mehmet Paşa düşmana karşı savaşırken, kaleye bayrak dikeceği sırada göğsüne isabet eden iki kurşunla, şehit olmuştu. Onu kıskanan Veziriazam Hüseyin Paşa hasedi yüzünden Mehmet Paşa'ya yardım etmemişti.) II.Osman'ı sulha mecbur etmişti. “Leh elçileri gelip bu harbe sebep olduklarından dolayı özür dileyerek Sultan Süleyman zamanındaki esas üzere sulh yapmak istediler. Lehistan Kanuni zamanında olduğu gibi her yıl 40.000 (Kırk bin) altın verecekti. (Uzunçarşılı; 1988; s. 132)

II.Osman, Kanuni'den sonra yaklaşık 60 yıldır ordunun başında sefere çıkan ilk Osmanlı sultanı idi. Onun dönemine kadar Uzunçarşılı'nın deyimiyle Osmanlı sultanları “bizzat ordunun başında cephelerde uğraşan bir başkumandan değildir.” (Uzunçarşılı; 1988; s. 120)

Genç Osman 16 yaşındadır. Bir cihan imparatorluğunun başında ordusuyla sefere çıkmış ve Avrupa'da dehşet uyandırmıştır. İstanbul'a girişi de büyük bir zafer alayıyla olmuştur. Savaşa iştirak eden düşman tarafı özür dileyip yalvararak sulh isterken bu savaş için nasıl olur da mağlubiyetle neticendi denilebilir?
16 yaşındaki cihan hükümdarı kişisel özellikleri itibariyle de tabiri caizse tam Nef'i-meşrep birisidir. Fevkalade bir tahsil görmüştür. “On dört yaşında iken Farsça ve Arapça'yı ana dili kadar iyi bilen II. Osman'ın hatta Latince, Yunanca ve İtalyanca'yı da öğrendiği söylenir. Klasik İslâmî ilimlerin yanında kuvvetli bir tarih, coğrafya ve matematik tahsili gören genç şehzade, Divan edebiyatının da tüm inceliklerini kavramıştır. Genç Osman aynı zamanda bir hattattır. Hz. Muhammed'in ayağını resmederek, yanına bir tuğra çekmiştir; altında da şu beyit yazılıdır: Türbe-i nûr-ı âlem-dâr-ı Resûl'e bu nişân / Eser-i şâh-ı cihân Hazret-i Sultân Osmân” (Keskinkılıç; 1999; s. 120). Döneminin Avrupa'yla ilgili eserlerini bile okumaktadır. Düzgün şiirler yazacak kadar edebiyata vakıftır. Bünyece çok kuvvetli, üstün bir pehlivan, yiğit bir silahşördür (Öztuna; 1986; s. 331) ve cihan hâkimiyeti emeliyle büyük hayaller ve hırslarla doludur. İngiliz elçisi Thomas Roe'nin şu tespiti bile, Nef'î'nin ona ilgili kasideyi sunması için yeter bir sebeptir. Thomas Roe II.Osman'la ilgili şunları söyler: “Osman, mağrur, büyük ruhlu ve pek cesur bir genç idi. Hıristiyanların can düşmanlarından biriydi. Ecdadının zaferlerine karşı büyük bir gıpta duymakta, büyük işler planlamakta ve namını hepsinin üzerine çıkarmak için hırslı gayret sarf etmekteydi.”

Esasen Nef'î'nin kasidesine bakarak da biz onun hangi endişeler ve niyetlerle bu kasideyi yazdığını anlayabiliriz. Onun I.Ahmet'e yazdığı kasidelerde fethe çıkmış, cihan hâkimiyeti inancı taşıyan bir kişiye hitaben kullanılabilecek kelime kadrosuna pek rastlanmaz. Sultan Ahmet Camii'ni de yaptıran

Sultan I.Ahmet cömertliği ve yaptığı büyük hayırlarla anılmaktadır. Nef'î'nin ona yazdığı kasidelerin başlıkları bile bu özelliği ortaya dökmeye kafidir. “Der Meth-i Sultan Ahmet, Der tarif-i Şehr-i Edirne bâ Meth-i Sultan Ahmet vs.” gibi alelade övgü başlıkları kullanırken, Genç Osman Kasidesine koyduğu başlık cihan hâkimiyetine çıkmış bir Sultanı tebcil eden ve onun bu niyetine bütün kalbiyle destek veren bir eda taşımaktadır:
“Kaside-i Aliyyü'l-Âl Der Ta'rif-i Cihâd-ı Sultan Osman” kasideyle biz, Nef'î'nin onun cihadını nasıl övdüğünü, küffara karşı seferini nasıl coşkunlukla karşıladığını, hele şu beytiyle İngiliz Elçisinin: “Büyük bir Hıristiyan düşmanıydı” sözünü nasıl haklı çıkardığını anlamaktayız:
Ser-firâz ettin Livâü'l-hamd-i din-i Ahmed'i
Kâfire gösterdin el-hakk dest-bürd-i Hayder'i
“İslam dininin Livâü'l-hamdini (sancağını) yücelttin. Küfre, imansızlığa gerçekten Ali'nin zaferini, üstünlüğünü gösterdin.” Gerçekten de uzun senelerden beri ilk defa bir Osmanlı Sultanının başkomutanlığında küffara karşı Livâü'l-hamd açılmaktadır.

Tîgına n'ola yemîn eylerse rûh-ı Murtaza
Bir gaza ettin ki hoşnûd eyledin Peygamber'i
Tarihi bilgiyle Nef'î'nin şiiri yan yana getirildiğinde herhangi bir samimiyetsizliğe rastlamak mümkün değildir. Aksine, kaside Sultanın seferini ve bu seferin ehemmiyetini yürekten bir coşkuyla destekleyen ve idrak eden bir şairin samimi duygularını yansıtmaktadır. Denildiği gibi eğer Nef'î riyakar bir şair olsaydı hiç yoksa I. Mustafa'ya da bir kaside sunardı. Şâir gerçek bir hayırsever olan I.Ahmet'i bu yönüyle övmüş, büyük bir gaza ve cihat ruhu taşıyan Genç Osman'ı ise -kendi meşrebine de uygun olarak- bu cihetleriyle tebcil etmişti. Nef'î'den bahsederken, hak bildiğini söyleme yolunda kellesini fedâ eden bir cüretkârden bahsettiğimizi de unutmamalıyız.

Bizleri bu tür fahiş hatalara düşüren asıl sebep kanaatimizce edebiyatla tarih arasındaki kopukluktur. Kendisine kaside sunulan bir Sultan veya Vezirin hayatını ve kişiliğini merak eden bir insan bu hedefine ulaşmak için gerçekten büyük bir emek sarf etmek zorundadır. Halbuki bu kişiler bütün yönleriyle ortaya konulsaydı o zaman sıhhatli bir değerlendirmeden söz edilebilirdi. Bizler, kendilerine kaside sunulan kişileri ne derece tanıyoruz? Hayatı ve Devlet-i Al-i Osman, İlâ-yı Kelimetullah için sarf ettiği çabalar hakkında neler biliyoruz? Eğer bilmiyorsak onlarla ilgili hükümleri neye istinaden veriyoruz? II.Osman'la ilgili verilen tarihi bilgilerdeki hatalar ve değerlendirmeler ortadadır. Tarihî şahsiyet tümüyle ortaya konmadan onunla ilgili tespitlerimiz ne derecede isabetli olacaktır?

Örneğin Nabî'nin kendisine kaside sunduğu IV.Mehmet'i bizler Avcı Mehmet olarak öğrendik. Yine bize öğretilmişti ki kendisi av peşinde koşarken, sadrazamlarını savaşa gönderir, kendi gayet müreffeh yaşardı. Oysa bu makale vesileyle yapmış olduğumuz kısa bir araştırmada IV.Mehmet'in ordusuyla bu derece kopuk bir insan olmadığını öğrenmiş olduk. IV. Mehmet'in Uyvar seferi imparatorlukta büyük sevinç, Avrupa'da dehşet uyandırmıştır. Uyvar'ın fethinden sonra 50 Alman kalesi daha alınmış, bu, dehşeti daha da artırmıştır. Bütün Avrupa hükümdarları Sultan Mehmet'e sempatilerini bildirmişler, hatta Fransa Kralı XIV.Lui imparatorun emrine (Sultan IV.Mehmet'e) 5000 kişilik seçkin bir birlik yollamıştır (Öztuna, 1986, 364).
Fazıl Ahmet Paşa'nın komutanlığında gerçekleştirilen efsanevi Girit zaferinde gâh ordugahın yakınlarında, gâh Edirne'de, gâh Golos'ta görünür. Çarpışmaların şiddetlendiği anda dayanamayıp Teselya'ya gelir. Orada (2918 rakımlı) Olimpus dağına tırmanır. Tırmanma esnasında atı uçuruma düşüp yuvarlanır, yola yayan devam eder. Zirveye yaklaştıkça geniş bir uçurumu atıyla atlayarak buna cesaret edemeyen maiyetini heyecan içinde bıraktığı malumdur (Öztuna, 1986, 367).

Bu sahneleri izleyen, yahut duyan şairin hükümdar yahut efsaneleşmiş tayıyla ilgili neler söyleyebileceği kişinin hayaline kalmış bir şeydir.
Yine kendisine kasideler sunulan Fazıl Ahmet Paşa, üç buçuk yıl Venedik'ten hiç çıkmamış, Osmanlı ordusunu bunca yıl boyunca (savaş harici) dünya tarihinde görülmedik bir şekilde yer altında saklamış, Venedik'in fethiyle dört buçuk asırlık Venedik hâkimiyetine son verilmişti (Öztuna, 1986, 367). Şâirin kasidesine işte böylesine efsaneleşmiş insanların bir övgüsü ve takdiri olarak bakılırsa sanırım hükümlerimiz daha makul olacaktır.
Bugün alelade bir futbol galibiyeti için iletişim vasıtalarının tümünde, sokaklar ve meydanların her yerinde binlerce kaside yazılırken, bırakın sıradan insanları devleti yöneten insanlar bile maç sonrasında bunu büyük bir zafer olarak alkışlar ve övgüler yağdırırken, o günün insanının bu büyük zaferleri ve zaferlerin kahramanlarını övmesine neden hayret edilmektedir?

Bizler IV. Murat'ın atlarıyla ilgili Nef'î'nin kasidelerini alayla karşılarken Girit civarında Kandide'yi zorlayan Gazi Hüseyin Paşa'nın Koytas adlı tayının Avrupa'da uyandırdığı hayranlığı maalesef bilmemekteyiz. Avrupa'ya büyük bir şöhret ve nam salan bu Paşa ve Koytas adlı atının tabloları yine Avrupa'da yapılır, resimleri basılır ve satılır (Öztuna, 1986, 357).

Avrupa'da tabloları basılıp satılan bu paşa'nın cengaverliği gerçekten dillere destan olmuştur. Çarpışmalarda çenesinden iki kurşun yer, biri çıkar fakat diğeri çenesinde kalır. Buna rağmen çenesini mendiliyle bağlayarak muharebeye devam eder.
Bu tür kahramanlıkların daha yüzlerce örneği verilebilir. Fakat amacımız bir tarih dersi vermek değildir. Kanaatimiz şu ki, bizler kasidenin sunulduğu ortama ve kendisine kaside sunulan şahıs hakkında yeterli derecede bilgiye sahip olmadığımız için büyük yanılgılara düşmekte ve indî hükümler vermekteyiz.

Elbette zerre kadar övgüye layık olmadığı halde göklere çıkarılan şahıslar ve onları öven şairler olmuştur. Fakat örneğini verdiğimiz -ve çok daha fazlası verilebilecek- insanlar ve hadiseler ortada dururken çok uzun bir zamanı kapsayan tarihî birikim nasıl olumsuza göre değerlendirilebilir, yahut da bir tanım yapılırken nasıl olur da sadece olumsuz yan ön plana çıkarılır? Bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta budur. Bundan sonra yapılması gereken, kendisine kaside sunulan şahısların tarihî kimliklerini objektif bir şekilde ortaya koymak ve verilecek hükümleri bunlara istinat ettirmek şeklinde olmalıdır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 911
favori
like
share
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:40
cadı kız teşekkürler...