NİKÂH'IN TARİFİ VE MAHİYETİ
1082 Şurası muhakkaktır ki; Allahû Teâla (cc) insanları belirli bir fıtrat üzere yaratmıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "O halde (Habibim) sen yüzünü muvahhid olarak, Allah'ın o fıtratına çevir ki, o insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışına (hiçbir şey) bedel olamaz. Bu dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler."(1) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i kerime'de geçen "Fıtratûllah"; bütün insanlar için aynıdır. Erkek ve kadın, belirli bir yaştan (bulûğa erme) itibaren birbirlerine karşı ilgi duyarlar. Bu ilgi normaldir ve insan fıtratının tabii bir sonucudur. Neslin devamı ve dünyanın insan eliyle imarı, bu ilgiye bağlıdır. Kat'i nass'larla sabittir ki, erkeklerin ihtirasla bağlı oldukları şeylerin başında "Kadın" gelir.(2) İslâm dini; erkek ve kadın arasındaki sevgiyi değil, sevgiyi bahane edip, şer'i şerifin hudutlarını aşmayı haram kılmıştır.(3) Ayrıca birbirlerine karşı sevgi duyan erkek ve kadın'ın nikâhla biraraya getirilmesinin önemi üzerinde durmuştur. Nitekim: "Birbirini sevenler için nikâh kadar uygun birşey yoktur"(4) Hadis-i Şerifi, meseleyi kavramamızı kolaylaştırmaktadır.
1083 İslâm uleması; erkek ve kadının birbirlerine karşı duyduğu şiddetli temayülü esas alarak: "Şehvet'in kulağı yoktur. Mücerred ahlaki nasihatlerle ve uhrevi terhib ve tergiblerle mesele çözülemez. Dolayısıyla evlenmeleri kolaylaştırmak şarttır." hükmünde ittifak etmiştir. Resûl-i Ekrem (sav): "Size dini ve ahlakı hoşunuza giden bir erkek müracaat edecek olursa derhal evlendirin (Kızınızı verin). Aksi halde yeryüzünde fitne ve çok tehlikeli bir fesad çıkar"(5) buyurmuştur. Erkeklerin en zayıf bulunduğu husus; kadına karşı olan zaafıdır. Kur'an-ı Kerim'de "İnsan zayıf yaratılmıştır"(6) hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Kesir, bu ayeti-i kerime'nin tefsirinde; erkeklerin zayıf olduğu konuların başında kadınların geldiğini ve sahabe-i kiram'ın (bu ayet-i kerime'nin tefsirinde) buna ağırlık verdiklerini izah eder.(7)
1084 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kim sakalları ve bacakları arasında bulunanlar (ağzı ve ferci) hususunda bana garanti verirse, ben de ona cennet hususunda garanti veririm"(8) buyurduğu bilinmektedir. Yine bir başka hadis-i şerif"te "insanları en ziyade ateşe (Cehennem'e) sürükleyen şey, ağızları ve fercleridir."(9) hükmü beyan buyurulmuştur. İslâm toplumunda en önemli konulardan birisi "Cinsi terbiye'dir". Ancak şurası unutulmamalıdır ki, cinsi terbiye sadece "Nasihatla" olmaz. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kimin bir çocuğu olursa güzel bir isim koysun ve en güzel şekilde terbiye etsin!.. Bülûğa erince de derhal evlendirsin. Bülûğa erdiği halde evlendirmez ve o bir günah işleyecek olursa, bundan hasıl olacak günah bababaya da terettüp eder"(10) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla çocuk bülûğa erince derhal evlendirmek, en iyi terbiye usulüdür. Vakti giren namaz ve hazır bekleyen cenaze nasıl tehir edilmeyip; derhal icabına bakılıyorsa, evlenme hususunda aynı titizlik gösterilmelidir.
1085 Dürrü'l Muhtar'da: "Bizim için hiçbir ibadet yoktur ki, Hz. Adem devrinden bugüne kadar meşru olsun, Cennet'te de devam etsin!... Bundan yalnız iman ile nikâh müstesnadır. Nikâh fûkahaya göre kasten milk-i müt'a ifade eden bir akittir. Yani erkeğin, şer'an nikâhına mani bulunmayan bir kadından istifade etmesini helal kılan bir akittir." hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şunları kaydeder: "Çünkü nikâh bir vecihle ibadet, bir vecihle muameledir. Nikâhla cihadın her ikisi, Müslümanın ve İslâm'ın vücut bulmasına sebep olmakta müşterek iseler de, musannif nikâhı evvel zikretmiştir. Çünkü müslüman ferdlerin nikâhla çoğalması, harple (Cihad'la) çoğalmasından kat kat fazladır."(11) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi yerine getirmezse benden değildir. Zira ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim."(12) Hadis-i Şerifi; evlenme hususunda ne kadar titizlik gösterilmesinin gerektiğini beyan etmektedir. İbn-i Hümam: "Sırf ibadetlerle meşgul olmak için evlenmeyi terketmekten ise, evlenip evlâd-û ıyal ile meşgul olmak daha efdaldir"(13) hükmünü zikretmektedir. İbn-i Abidin: "Hatta ûlema "Nikâhla meşgul olma, nafile ibadetlere kendini vermekten efdaldir" demişlerdir. Yani nikâhla ve nikâhın şamil olduğu nefsi haramdan korumak ve çocuk terbiyesiyle meşgul olmak, nafile ibadetten hayırlıdır demek istiyor"(14) buyurmaktadır.
1086 Molla Hüsrev: "Muhit sahibi ve ona tabi olan Kafi sahibi ve diğer muhakkik ûlema "Nikâh'ın lûgat manasının" zam ve cem (Eklemek ve bir araya toplamak) olduğunu beyan etmiştir"(15) hükmünü zikrediyor. İslâmR ıstılâhta; Şer'an nikâhlanmalarına bir mani bulunmayan bir erkekle, bir kadının bir birlerinden istifade etmek arzusuyla yaptıkları akide nikâh denir"(16) tarifi esas alınmıştır.
NİKÂH'IN SIFATI
1087 Dürri'l Muhtar'da: "Nikâh tevakan (şiddetli şehvet) halinde vacip olur. Nikâhlanmadığı takdirde yüzde-yüz zina edeceğini bilirse farz olur. (Nihaye). Bu mehir ve nafakaya malik olduğuna göredir. Aksi takdirde (Mali durumu yerinde değilse) terkinden dolayı günahkâr olmaz. (Bedai). Esas kavle göre, itidal halinde "Sünnet-i Müekkede" olur ve terkinden dolayı günaha girer. Namuslu olmayı ve çocuk doğurmayı niyet ederse sevab kazanır. İtidalden murad; cimaya, mehir ve nafakayı vermeye kadir olmaktır. Mehir sahibi vacib olduğunu tercih etmiştir. Çünkü, Peygamber (sav) nikâhlı olmaya devam buyurmuş, ondan yüz çevireni inkar etmiştir"(17) hükmü kayıtlıdır. Fetava-ı Hindiyye de; "Nikâh itidal halinde müekked sünnettir. İhtiyaç halinde (Şiddetli şehvet duygusu bulunduğu durumda) evlenmek ise farzdır. Zulüm ve korku (kul hukukuna riayet edememe) halinde nikâhlanmak mekruhtur. El İhtiyar Şerhû'l Muhtar'da da böyledir"(18) denilmektedir.
1088 Mali durumu yeterli olmayan veya aile hukukunu koruyamayacağı hususunda endişeye kapılan kimsenin evlenmesi mekruhtur. İbn-i Nüceym, "Zinadan korunmanın farz olduğunu;" esas olarak: Evlendiği takdirde zinadan korunacağı, aksi takdirde zinaya düşeceği zann-ı galib'le sabit olan kimse, aile hukukuna riayet edemeyeceği ve eşine cefa edeceği korkusu bulunsa bile evlenmesi gerekir"(19) hükmünü zikreder. Ancak, evlenmese dahi, "Zina'ya düşmeyeceğini" bilen ve evlendiği takdirde yüzde yüz zulmedeceğini hisseden kimsenin evlenmemesi esastır.(20) İbn-i Abidin: "Çünkü, nikâh ancak nefsi iffetlendirmek ve savab kazanmak gibi yararlarından dolayı meşru olmuştur. Kadına zulmetmekle ise günaha girer; haram fiilleri irtikab eder. Böylece bu zararlıların üstün gelmesiyle yararlı tarafları yok olup gider... Zahire bakılırsa, sünneti yerine getirmek maksadıyla değil de, mücerred şehveti gidermek niyetiyle evlenir ve birşeyden korkmazsa, bundan sevap kazanmaz. Çünkü sevap ancak niyetle kazanılır. Binaenaleyh bu nikâh mübahtır. Nasıl ki şehvetini gidermek için cima etmek de böyledir. Lakin Resûlullah (sav)'a: "- Bizden birimiz şehvetini gideriyor. O halde ona nasıl sevab veriliyor?" diye sorulduğunda, şu manada bir cevap vermiştir: "- Ne dersin, şehvetini haramla giderse idi, cezalandırılmayacak mı idi". Bu cevap mutlak olarak sevab verileceğini ifade etmektedir. Meğer ki, "Hadisten murad, nefsin iffetini korumak için şehvetini gidermektir" denile!.. Eşbah sahibinin açıkladığına göre, nikâh sünnet-i müekkede'dir. Binaenaleyh niyete muhtaçtır. Sonunda şöyle denilmiştir: "Mübah fiillere gelince; niyetine göre bunların sıfatları değişir. Bunlardan ibadete kuvvet kazanmak veya ibadetlere erişmek kastedilirse ibadet olur. Yemek, uyumak, mal kazanmak ve cima etmek kabilindendir. Sonra Fetih sahibinin şunları söylediğini gördüm: "Evvelce söylemiştik ki; nikâh bir niyetle yapılmazsa mübah olur. Çünkü bu takdirde ondan maksat mücerred şehveti gidermek olur. Adeten esası ise bunun hilafınadır. Bende derim ki: Onda fazilet vardır. Şu cihetten ki, o kimse meşru olmayan bir yoldan şehvetini giderebilirdi. Bazen bundan meşakkatler lazım geleceğini bildiği halde nikâha dönmesinde günahı terk kasdı vardır."(21) hükmünü beyan ediyor.
NİKÂH'IN RÜKNÜ
1089 Fetava-ı Hindiyye'de: "Nikâhın rüknü, icab ve kabûlden ibarettir. Kafide de böyledir. İcab, hangi taraftan olursa olsun (Erkek veya kadın) önce birisinin "Aldım" veya "Vardım" diye bir söz söylemesidir. Kabul ise bu sözün müsbet olan cevabıdır, İnaye'de de böyledir"(22) hükmü kayıtlıdır. Hanefi fûkahası: "Nikâh, icâb ve kabul ile akdedilir. Bu icâb ve kabul mazi sigasıyla ifade edilen veya biri mazi, diğeri muzari sigasıyla ifade edilen iki lafızla olur"(23) hükmünde müttefiktir. Mesela: "Seni zevc veya zevce olarak aldım" gibi!.. Veya "Kendini bana nikâh et" sözüne karşılık, diğeri "Nikâhladım", "Seni zevce olarak aldım" derse, akid sahih olur.(24)
NİKÂH'IN ŞARTLARI
1090 1) Nikâhlanan kimselerin, akıl baliğ ve nikâh akdi konusunda hür olmaları şarttır. Akıl; nikâh akdi hususunda asli şarttır. Mecnunun ve aklı ermeyen çocuğun nikâh akdetmesi sahih olmaz. Diğer iki şart ise; nikâhın infaz edilmesinin şartıdır. Akıllı çocuğun nikâhı, velisinin izni ile akdedilir. Bedai'de böyledir.
2) Şer'i şerifin; nikâhlanmasını helâl kıldığı bir kadının bulunması da nikâhın şartlarındandır. Nihaye'de böyledir.
3) Nikâhı akdedenlerden her birisinin (Kadın ve erkeğin) sözünü, diğerinin işitmesi şarttır. Fetava-ı Kadıhan'da da böyledir. Nikâh, her ikisinin de anlamadığı bir sözle (Farklı farklı lisanlarla) akdedilmiş olsa, yine de sahih olur. Muhtar olan kavil budur. Muhtarü'l Feteva'da da böyle zikredilmiştir.
4) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Nikâh, ancak şahidlerle olur"(25) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla nikâh akdedilirken şahidlerin bulunmaları da şarttır. Alimlerimizin tamamı, şahidlerin bulunmasını nikâhın caiz olmasının şartlarından saymışlardır. Bedai'de de böyledir. Nikâhta şahit olan kimselerin şahitliklerinin sahih olabilmesi için; şu dört şartın o kimselerde bulunması gerekir:
a) Müslüman olmak,
b) Hür olmak,
c) Akıllı olmak,
d) Bulûğa ermiş olmak!..
Kölelerin şahitliği ile nikâh kıyılmaz. Bunların müdebber veya mükateb olmaları arasında da bir fark yoktur. Delilerin ve çocukların şahitlikleriyle de nikâh akdedilmez. Müslümanın nikâhında, kâfirin şahitliği geçerli değildir. Bahru'r Raik'te de böyledir.
5) Nikâhın sahih olması için; şahitlerin her iki tarafın (erkek ve kadının) söylediklerini de duymaları şarttır. Fethu'l Kadir'de de böyledir. Akid esnasında; iki tarafın da sözlerini işitmeyen kimselerin (Mesalâ bu esnada uyumakta olan iki şahit'in) hazır bulunması ile kıyılan nikâh mün'akid olmaz. Feteva-ı Kadıhan'da da böyledir.(26)
NİKÂH'IN HÜKÜMLERİ
1091 Nikâhın sahih bir şekilde akdedilmesinden sonra, şu hükümler gündeme girer;
1) Erkek ve kadının, birbirinden istifade etmeleri helal olur. İbn-i Abidin: "Nikâhın hükümlerinden biri; her iki tarafın birbirinden istifade etmesinin helal olmasıdır"(27) hükmünü zikreder.
2) Mehir vermek ve kadının nafakasını (Oturacağı ev, yiyeceği ve giyeceği) temin etmek erkek üzerine farz olur. 3) Erkek ve kadın; birbirlerine varis olurlar.
4) Erkek; kadının şer'i şerife uygun olmayan kıyafetlerle dolaşmasını men eder.
5) Sıhriyyet sebebiyle, meydana gelen akrabaların bir kısmı ile nikâhlanmaları haram olur.
6) Birden fazla kadınla evli olan erkeğin; hanımları arasında adaletle hareket etmesi vacip olur.
7) Kadın; yatağına davet ettiği zaman kocasına itaat etmek zorundadır. İtaat etmediği zaman kocasının onu te'dib etmeye salahiyeti vardır. İyi geçinmeleri ise müstehabtır. Bahru'r Raik'te de böyledir.(28)
EVLENMEDE RIZA MESELESİ
1092 Hanefi fukahası: "Kadın ister bakire olsun, ister dul olsun, zevcini seçmekte hürdür. İzni ve müsaadesi olmadan kat'iyyen evlendirilmez"(29) hükmünde müttefiktir. Nitekim İmam-ı Merginani: "Kadın hürdür ve tekliflere muhatabtır. Öyle ise başkası için kadınının üzerine icbar (zorlama) hakkı olmaz. Velisi, kızından izin istediği zaman; eğer o kız sükût eder veya gülümserse bu izindir. Zira Resûl-i Ekrem (sav) buyurdu ki: "Bakire kız, kendi içinde müşavere yapar. Eğer sükût ederse razı olmuş demektir". Esasen sükût etmesinden, "Razı olma" hususu açıktır. Evlenme arzusunun olduğunu beyan etmekten ve açığa vurmaktan utanır. Ancak razı değilse, red etmekten asla utanmaz. Gülmek ise, rıza hususunda sükût etmekten daha üstündür. Ağladığı zaman ise, durum böyle değildir. Çünkü ağlamak; o işe kızdığının ve razı olmadığının delilidir."(30) hükmünü beyan ediyor. Peki kadın dul ise durum nedir? Resul-i Ekrem (sav)'in: "Dul kadın kendisiyle istişare edilmedikçe, nikâh edilmez"(31) Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası: "Dul kadının, nikâh hususunda konuşması ayıp sayılmaz. Şu halde dul kadının (İstiyorum veya istemiyorum şeklinde) konuşmasına bir engel yoktur."(32) hükmünde ittifak etmiştir. Sonuç olarak; kadın hürdür ve tekliflere muhatabtır. Kendi rızasının dışında kat'iyyen evlendirilemez. Eğer kendi rızasının dışında evlendirilirse, "Kadı'ya" müracaat ederek, nikâh akdini feshettirebilir.
1093 İslâm dini, nikâhta karşılıklı rızayı esas aldığı gibi; şer'i hududları aşmamak kayıt ve şartı ile, evlenecek kimselerin birbirlerini görmelerini de esas almıştır. Nitekim Molla Hüsrev: "Bir kimse, bir kadını nikâhlamak isterse, her ne kadar o zaman şehvet duymaktan korksa da, o kadına bakması caiz olur. Çünkü Resul-i Ekrem (sav)'in Hz. Mugire (ra)'ye şu tavsiyede bulunduğu rivayet edilmiştir: "Sen bir kadınla evlenmek istediğin zaman, o kadını mutlaka gör!.. Çünkü görmek ikinizin kaynaşmasına daha uygundur."(33)
1094 İmam-ı Şafii (rh.a) "Şu iki mahiyet bulunmadığı süre içerisinde bütün kadınların ferci haramdır. Bu iki mahiyyetten birincisi; nikâh, diğeri de cariye olarak mülkiyete geçen (Teserri akdi ile elde edilen) kadınla temas etmek!.. Esasen Allahû Teâla (cc)'nın mübah kıldığı iki yol ve mahiyet budur"(34) hükmünü beyan eder. Dolayısıyla; tek başına karşılıklı rıza yeterli değildir. Mutlaka aralarında şer'i bir bağ (Nikâh veya teserri akdi) zaruridir. İslâm dini; birbirleriyle nikâhlanmaları müebbeden (Ebedi) ve muvakkaten haram olan kadınların durumlarını beyan etmiştir. Şimdi bu konu üzerinde duralım.
NİKÂHLANMASI HARAM OLAN KADINLAR
1095 Kur'an-ı Kerim'de: "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak (cahiliye devrinde geçen) geçmiştir. Şüphe yok ki o bir hayasızlıktır. (Allah'ın en büyük) hışmına bir sebepti. O ne kötü bir yoldu. Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, birader kızları, hemşire kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt hemşireleriniz (süt kardeşleriniz), karılarınızın anaları, kendileriyle (zifafa) girdiğiniz karılarınızdan olup, himayenizde bulunan üvey kızlarınız(la evlenmeniz) size haram edildi. Eğer onlarla (üvey kızlarınızın analarıyla) zifafa girmemişseniz (onlarla evlenmenizde) size bir beis yok. Kendi sülbünüzden gelmiş oğullarınızın karıları (ile evlenmeniz) ve iki kız kardeşi de birlikte almanız da (keza haram edildi). Ancak (cahiliyet devrinde) geçen geçmiştir. Çünkü, Allah hakikaten yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir. (Harb esiri olarak) Sağ ellerinizin malik olduğunuz kadınlar (Tesserri akdi ile aldığınız cariyeler) müstesna olmak üzere, diğer bütün kocalı kadınlar (la evlenmeniz de size haram edildi. Bu hürmetler, hududlar) üzerinize Allah'ın farzı olarak (yazılmıştır). Onlardan maadası ise-namuslu ve zinaya sapmamış (insanlar) halinde (yaşamanız şartıyle) mallarınızla (Mehir vermek ve cariye satın almak suretiyle) arayıb nikâhlanmanız için size helal edildi. O halde onlardan hangisiyle faidelendiyseniz ücretini takdir edildiği vech ile verin!.. O mehrin miktarını tayin ettikten sonra aranızda gönül hoşluğu ile uyuştuğunuz şey (miktar) hakkında üstünüze bir vebal yoktur. Şüphesiz ki Allah hakkıylae bilicidir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir."(35) hükmü beyan buyurulmuştur.
1096 NESEB SEBEBİ İLE NİKÂHLARI HARAM OLANLAR: Neseb sebebiyle nikâhları haram olan kadınlar şunlardır: Analar, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşlerin kızları ve kız kardeşlerin kızları!.. Bunlarla nikâhlanmak ve cima etmek ebediyyen haramdır. Anneler: Bundan kasıd; erkeğin kendi annesi ile baba ve anne tarafından ne kadar yukarıya çıkarsa çıksın, bütün büyük annelerdir. Kızlar: Bir kimsenin kendi sülbünden gelen kızları ile oğullarının ve kızlarının kızları ve ne kadar aşağı inerse insin bunların da kızlarıdır. Kız kardeşler: Baba-ana bir kız kardeşler, baba bir kız kardeşler ve ana bir kız kardeşlerdir. Erkek kardeş kızları ve kız kardeş kızları: yani yeğenler!.. Bunlar da ne kadar aşağı inerse insin, nikâhları haramdır. Halalar: Halalar üç kısımdır.
a) Anne-Baba bir halalar
b) Baba bir halalar
c) Anne bir halalar!..
Kezâ babanın, dedenin, annenin ve büyük annenin halaları da, her ne kadar yukarı çıkarsa çıksın, hala hükmündedir. Teyzeler: Baba-ana bir teyzeler, baba bir teyzeler, ana bir teyzeler, babaların teyzeleri ve annelerin teyzeleri haramdır. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.(36)
1097 SÜT SEBEBİYLE NİKÂHLARI HARAM OLANLAR: Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Nesebten dolayı haram olan şey, redâ'dan (Süt emmeden) dolayı da haram olur"(37) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fukahası: "Emzirenin sütünün, emen kimsenin midesine az veya çok olarak varması halinde, nikâhlanma haramlığı meydana gelir. Az'dan maksad; sütün mideye ulaştığının bilinmesidir."(38) hükmünde müttefiktir. Ancak süt emmenin de belirli bir süresi vardır. Resûl-i Ekrem (sav): "Çocuğu sütten kestikten sonra, süt kardeşliği olmaz"(39) buyurmuştur. Süt emme vakti; İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh. a)'ye göre otuz ay (iki buçuk yıl), İmameyn'e göre yirmi dört ay (İki yıl)'dır. Süt emme vakti geçtikten sonra; süt emmekten dolayı nikâhlanma haramlığı meydana gelmez. Meselâ; üç yaşındaki bir çocuk, herhangi bir kadını emse, o kadın süt anne hükmünde değildir. Ancak, süt çocuk için helâl kılınmıştır. Mükellef olan bir kimse, herhangi bir kadının sütünü emse, haram işlemiş olur. Zira süt, insanın cüz'ü hükmündedir. İnsanın bir cüzünü yemek ise, haramdır.(40)
1098 SIHRİYYET SEBEBİ İLE NİKÂHLARI HARAM OLAN KADINLAR: Sıhriyet (Damadlık) sebebiyle nikâhları haram olan kadınlar dört kısımdır.
A) Karılarının anneleri (Kayınvalide) ile; baba ve anne cihetinden onların ne kadar yukarı olursa olsun büyük anneleridir.
B) Bir erkek; karısının kızları ve bunların da, her ne kadar aşağı inerse insin kızlarını, alamaz. Ancak bu hükümde; bu erkeğin karısı ile (ki bu kadın o kızların annesidir) cima etmiş olması şarttır. Hâvil Kudsi'de de böyledir. Karısının kızlarının, bu adamın yanında olup-olmaması da müsavidir. Kadıhan'ın Camiû's Sağir Şerhi'nde de böyledir. Alimlerimiz, bir adamın karısının, başka kocasından olan kızının da (Kızlığı, üvey kızı) haramlığı hususunda halveti de cim'a makamında kabul etmişlerdir.
C) Bir kimsenin; oğlunun, oğlunun oğlunun, kızının oğlunun-kendileriyle halen nikâhlı bulunmayan- karılarını alması da haramdır. Bunla ne kadar aşağı giderse gitsin ve karılarına cima yapmış olsunlar veya olmasınlar, bu kadınlarla o kimsenin nikâhlanması haramdır. Ancak oğulluğunun ayrılmış olan karısı müstesnadır. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir.
D) Baba ve anne tarafından, büyük babaların ne kadar yukarı giderse gitsin, onların babalarının karılarını nikâhlamak ve cim'a etmek de ebediyyen haramdır. Havi'l Kudsi'de de böyledir.(41)
1099 DÖRTTEN FAZLA YABANCI KADINI BİR KİŞİNİN NİKÂHI ALTINDA TOPLAMASI: Molla Hüsrev: "Hür erkek için; hür kadınlardan ve cariyelerden ancak dört kadının nikâhı sahihtir. Yani, hür erkeğin dörtten fazla kadını nikâhında bulundurması caiz olmaz. Çünkü, Allahû Teâla (cc): "Kadınlardan hoşunuza gideni, ikişer, üçer ve dörder olmak üzere nikâhlayın" (En Nisâ Sûresi: 3) ayet-i kerimesiyle açıklamıştır. Şu halde, adet üzere tahsis, o kimse için daha fazlayı meneder"(42) hükmünü beyan eder. İslâm uleması; nikâhın, ümmet-i Muhammed'in çoğalmasına ve şirke karşı güçlü hale gelmesine vesile olduğunu esas olarak, bu noktadan ibadet hükmünde olduğunu beyan etmiştir.(43) Fetava-ı Hindiyye'de "Hür erkeklerin, hür kadınlardan veya cariyelerden dördü ile evlenebilme hakları vardır. Hidaye'de de böyledir. Bir köle, hür veya cariyelerden iki kadınla evlenebilir. Bahru-r Raik'te de böyledir. Bir kimse arka arkaya beş kadını nikâhlamış olsa, önceki dört kadının nikâhı caiz olur, beşincisinin nikâhı caiz olmaz"(44) hükmü kayıtlıdır.
1100 BİRBİRİNİN MAHREMİ OLAN KADINLARI BİR NİKÂHTA TOPLAMAK: Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman etmişse, suyunu iki kız kardeşin rahiminde birleştirmesin"(45) buyurduğu sabittir. Hanefi fûkahası: "Bir kimse, iki kız kardeşi, aynı anda nikâhı altında birleştiremez. Birbirinin kız kardeşi olan iki cariyenin arası da cim'a ile cem edilemez. Bunların kardeşliğinin neseb yönünden veya süt emme yönünden olması müsavidir. Bir kimsenin karısı ile, onun neseb veya süt emme yönünden halasını veya teyzesini nikâhı altında birleştirmesi caiz olmaz"(46) hükmünde müttefiktir.
1101 CARİYE'Yİ HÜR KADIN ÜZERİNE ALMAK VEYA BUNLARI BİR ARADA ALMAK: Hanefi fûkahası; hür kadınla evli olan kimsenin, cariye ile evlenemeyeceğini esas almıştır.(47) Zira kefaet (denklik) noktasından hür kadın daha üstündür. Resûl-i Ekrem (sav): "Cariye; hür kadın üzerine alınmaz"(48) buyurmuştur. Ancak önce teserri akdi ile cariye alır, daha sonra da hür bir kadını nikâhlarsa bu sahih olur.
1102 BAŞKALARININ HAKKI SEBEBİYLE NİKÂHI HARAM OLAN KADINLAR: Bir kimsenin; başka birisinin nikâhı altında bulunan kadını nikâhlaması caiz değildir. Kezâ, iddet beklemekte bulunan kadını nikâhlamak da sahih olmaz. Bu iddet'in; boşanmaktan, ölümden, fasid nikâhtan veya şüpheli nikâhtan olması halleri de musavidir. Yani, ne sebeble olursa olsun, iddet beklemekte olan kadın nikâhlanamaz.(49)
1103 ŞİRK SEBEBİYLE NİKÂHI HARAM OLAN KADINLAR: Kur'an-ı Kerim'de: 'Ey Mü'minler, Allah'a eş tanıyan (Şirk koşan) kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin. İman eden bir cariye; müşrik bir kadından (bu sizin hoşunuza gitmese de) elbette daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar (müm'in kadınları) nikâhlamayın. Mü'min bir kul, müşrikten elbette hayırlıdır. Onlar (Müşrikler) sizi cehenneme çağırırlar. Allahû Teâla ise, kendi iradesiyle Cennet'e ve mağfirete çağırır. Allah, insanlara ayetlerini apaçık söyler. Ta ki, iyice düşünüp ibret alsınlar."(50) hükmü beyan buyurulmuştur. Dürri'l Muhtar'da: "Veseni bir kadını nikâh etmek, bi'licma haramdır" hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni şerhederken "Veseni kelimesi, "Vesen"e tapmaya nisbet edilmiştir. Vesen cüssesi olan, yani insan suretinde ağaçtan, taştan veya gümüşten, cevherden oyulan heykeldir. Cem'i evsen gelir. Sanem ise, cüssesiz surettir. Lugat ûlemasından birçokları, aralarında böyle fark yapmışlardır. Bazıları aralarında fark olmadığını söylemiş, birtakımları da suretten başkasına vesen denileceğini bildirmişlerdir. Bidaye'de böyle denilmiştir. Nehir. Fetih'te beyan edildiğine göre; güneşe, yıldızlara ve beğendikleri suretlere tapanlarla, muattile (Allah (cc)'ın sıfatlarını inkar eden fırka) Zındıklar, Batıniler, ibahacılar da ev sane tapanlara dahildir. Veciz şerhinde: "İtikad edenlerin kâfir sayıldığı her mezhep, evsane (heykele) tapanlara dahildir." denilmiştir. Ben derim ki; bu Dürzilere, Nusayrilere ve Teyamine'ye de şamildir. Onlardan da kız alıp-vermek ve kestiklerini yemek caiz değildir. Çünkü semavi kitapları yoktur" buyurmaktadır. Şimdi soralım; başta komünizm olmak üzere değişik ideolojilere itikad eden kimselerin semavi bir kitapları mı vardır? Her ideoloji mensubu, o ideolojinin kurucusunun heykeli önünde ibadetini edâ eder!.. Mü'min bir kızın; küfür ideolojilerinden herhangi birine itikad eden velisi (Babası veya yakını) "Velâyet" hakkını kaybeder. İmam-ı Merginani: "Kâfirin mü'min üzerinde velâyet hakkı yoktur. Çünkü, Allahû Teâla (cc) buyurdu ki: "Elbette Allah, ebedi olarak kâfirler için mü'minler üzerine bir yol kılmayacaktır." (En Nisâ Suresi: 141) Bundan dolayı kâfirin, müslümanla ilgili şehadeti kabul olunmaz"(52) hükmünü zikreder!.. Feteva-ı Hindiyye'de: "Mecusilerin ve vesenilerin nikâhları caiz olmaz. Siracû'l Vehhac'ta da böyledir. Putlara tapanlar, güneşe ve yıldızlara ibadet edenler, güzel resimler (suretler) yapıp onlara tapanlar ile zenadike, batiniyye, ibahiye ve saire gibi, itikaden küfür olan bütün mezheplerin mensupları da nikâhı caiz olmayanlara dahildirler. Fethû'l Kadir'de de böyledir. Müşrik ve mecûsi olan bir Cariye'de, mülk-i yemin (Teserri akdi) olması sebebiyle cim'a edilemez. Müslüman erkeklerin; harbi veya zimmi, hür veya cariye olsun, ehl-i kitab olan kadınlarla nikâhlanmaları caizdir. Serahsi'nin Muhıyt'inde de böyledir. Bu hususta evlâ olan ise; böyle yapmamak, yani bunları nikâhlamamak ve zaruret olmadıkça kestiklerini yememektir. Fethû'l Kadir'de de böyledir."(53) hükmü kayıtlıdır.
1104 TALAK SEBEBİYLE NİKÂHI HARAM OLANLAR: Kur'an-ı Kerim'de: "Boşanma (Talak) iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salıvermektir. Onlara (Kadınlara) verdiğiniz şeyi (mehri) geri almanız size helâl olmaz"(54) hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası: "Bir kimsenin; üç talakla boşadığı hür bir kadını, o kadın başka bir erkekle tezevvüc etmeden geri alması helal olmaz"(55) hükmünde ittifak etmiştir.
1105 BU HUSUSLARLA İLGİLİ DİĞER MESELELER: Mut'a nikâhı batıldır.(56) Evlenilmesi meşru olan bir kadına: "Şu mal karşılığında, senin kadınlık yönlerinden bir ay süreyle faydalanayım" gibi bir teklifle ve karşı taraftan da müsbet cevapla teşekkül eden bu nikâh, ehl-i sünet ve'l cemaatin müçtehid imamları indinde batıldır. Resûl-i Ekrem (sav) mut'ayı haram kılarak şöyle buyurmuştur. "Ey insanlar, size mut'a nikâhı için izin vermiştim. Dikkat ediniz, şüphesiz Allahû Teâla (cc) mut'a nikâhını kıyamet gününe kadar haram kılmıştır."(57) İmam-ı Malik (Rh.a)'in Hz. Ali (ra)'den sağlam bir senedle rivayet ettiğine göre, Hz. Ali (ra): "Resûl-i Ekrem (sav) kadınlarla mut'a nikâhı yapmayı ve ehl-i eşek etini yemeyi yasakladı"(58) buyurmuştur. Esasen mut'a nikâhı; herhangi bir talak sözkonusu olmadan kendiliğinden ortadan kalkan (süre dolar-dolmaz) ve taraflar arasında miras sözkonusu olmayan bir evlilik şeklidir.(59) Mut'a nikâhına, birçok yönüyle benzeyen "Muvakkat (Geçici) nikâhda" batıldır.(60)
NİKÂH'TA VELÂYET VE KEFAET
1106 Önce "Veli" ve "Velâyet" kavramları üzerinde duralım. "Veli'nin" lûgat manası; sahib,(61) ve düşmanın hilâfı'dır.(62) Örfen "Veli"; Allahû Teâla (cc)'yı bilen (Mü'min) kimsedir. Malûm olduğu üzere; mükellef hür kadının nikâhı velisiz münakid olur.(63) Ancak küçük çocukların, akli melekelerinde zaaf bulunan kimselerin ve kölelerin nikâhlarının sıhhati için velinin izni şarttır.(64) Zira bunlarda "Aciz" olma durumu sözkonusudur. Lehlerindeki ve aleylerindeki durumları kat'i olarak kavrayamazlar. Hanefi fûkahası: "Şu dört sebeple, velâyet hakkı sabit olur: a) Karabet (Akrabalık), b) Velâet (Efendilik), c) İmamet (Ulû'l Emir ve O'nun naibi olmak), d) Malikiyet (Sahibi bulunmak)" hükmünde ittifak etmiştir.(65) İbn-i Abidin: "Velâyet; başkası üzerinde ister-istemez sözünü geçirmektir. Bu söz, velâyet'in fıkhi tarifidir. Nitekim Bahır'da da böyle denilmiştir. Yoksa lügat itibariyle manası sevgi ve yardımdır. Nitekim Muğrib'te beyan edilmiştir"(66) hükmünü beyan eder.
1107 "Velinin izni, nikâhın sıhhatinin şartı mıdır?" suali çerçevesinde ehl-i sünnetin müçtehid imamları farklı sonuçlara varmışlardır. Hanefi fukahası; Velinin izni, nikâhın sıhhatinin şartı değildir" hükmünde müttefiktir. Bu hussusta kaide şudur: Kendi malında tasarruf eden herkes, nefsinde de tasarruf eder. Malında tasarruf edemeyen (Küçük çocuk, köle ve mecnun gibi) nefsinde de tasarruf edemez. İbn-i Abidin"Velinin izni" meselesini izah ederken bu husustaki Hadis-i Şeriflerin mahiyetlerini şu şekilde beyan ediyor: "Hangi kadın velisinin izni olmaksızın evlendirilirse, onun nikâhı batıldır, onun nikâhı batıldır" hadisine gelince: Gerçi Tirmizi bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Bir de: "Velisiz nikâh yoktur" hadisi vardır. Onu Ebû Davud ve başkaları rivayet etmiştir. Bunlar, Peygamber (sav)'in: "Kocasız kadın, kendisini evlendirmeye velisinden daha haklıdır" hadisine muarızdır. Bu son hadisi Müslim, Ebû Davûd, Tirmizi, Nesai ve Muvatta'da İmam-ı Malik rivayet etmişlerdir. Kocasız kadın dul da olabilir, bakire de!.. Böyle bir kadının velisi ancak onun rızasıyla nikâh akdine girişebilir. Hadis-i Şerif, kadını, akid yapmak için velisinden daha haklı göstermiştir. Bu hadis, senedinin kuvvetiyle ve sahih olduğuna ittifak edilmekle tercih olunur. İlk iki hadis böyle değildir. Zira onlar zayıf yahut hasen'dirler. Yahut tahsis suretiyle araları bulunur. Veya "Nikâh yoktur" sözünden murad, nikâhın kemali yoktur diye tevil edilir. Yahud, veliden murad, nikâh onun iznine bağlı olan kimsedir. Yani, nikâh ancak kâfirin müslüman kadınla evlenmesini önlemeye, bunak kadına, köle ve cariyeye velâyeti olan kimsenin izniyle kıyılır. Batıldan murad; velinin kızı dengi olmayana vermesini sahih görmeyenlerin kavline göre kelimenin hakikatidir. Yahud, sahih görenlerin kavline göre hükmüdür. Mutlak olan nasslarda bunların hepsi geçerlidir. Murazayı def etmek için bunu irtikab etmek (Yani veliden izin almak) vacip olur. Bu husustaki sözün tamamı Fetih'te izah edilmiştir."(67)
1108 Resûl-i Ekrem (sav) Hz. Aişe (r. anha) validemizi, daha altı (bir rivayete göre dokuz) yaşında iken babası Hz. Ebu Bekir (ra)'den istemiş ve onun izni ile nikâhları akdedilmiştir.(68) Hanefi fûkahası: "Nikâh, asabeden olan veliye aittir." Hadis-i Şerifinin; çocuklar için icbar velâyetinin delili olduğu hususunda ittifak etmiştir.(69) Zira asabeden (Birbirine miras düşen akraba) merhamet ve birbirinin iyiliklerini arzu etme "Fıtri" olarak mevcuttur. Nitekim her baba; çocuğunun mutlaka mes'ud olmasını arzu eder.
1109 Kâfir olan babanın; müslüman olan kızının üzerinde "Velâyet" hakkı yoktur.(70) Fasık üzerinde ise ihtilaf mevcuttur!.. Eğer kızını mehr-i misil'den az bir mehirle ve dengi olmayan bir kimse ile evlendirmeye kalkarsa, kadı (şer'i şerifle hükmeden hakim) faasık olan babaya engel olur!.. Dengi ile evlendirirse ve mehr-i misil hususunda hassasiyet gösterirse, maslahat gereği "Velâyet" geçerli olur.
1110 Nikâhta dikkat edilecek hususlardan birisi de "Kefaet"tir!.. Dürri'l Muhtar'da: "Kefaet; "Kafee" fiilinden alınma bir mastardır. "Denk olmak" manasınadır. Burada murad, hususi bir denkliktir. Yahud kadının (Evleneceği erkekten) daha aşağı olmasıdır. Kefaet (denklik) nikâhın geçerli veya sahih olması için, nikâhın başında erkek tarafından muteberdir. Çünkü şerefli bir kadın, alçak bir adama kadınlık etmekten çekinir. Onun için kadın tarafından kefaet itibara alınmaz. Zira kadını alan kocasıdır. Kadının aşağılığı onu rencide etmez. Bu sahih kavle göre, bütün imamlarımızca böyledir"(71) hükmü kayıtlıdır. Hanefi fukahası erkeğin; Neseb yönünden, İslâmiyet noktasından, "Hürriyet" açısından, Mal'a sahib olma durumundan, hırfet (sanat, ticaret, ziraat ve bunun gibi sahalarda kabiliyet) noktasından ve diyanet'en evleneceği kadının aşağı olmaması üzerinde durmuştur.(72) Esasen bu sahalarda; kadın erkekten üstün olursa, aile saadetinin temini güç olur!.. Kefaet; nikâh kıyılmadan önce erkekte aranır.(73) Nikâh kıyıldıktan sonra; kefaet üzerinde durulmaz.
1111 Şurası muhakkaktır ki; ilim ve salih amelle kazanılmış olan asalet önemlidir. Kur'an-ı Kerim'de: "De ki; hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"(74) hükmü beyan buyurulmuştur. Yine bir başka ayet-i kerime'de: "Allah içinizden iman etmiş olanlarla, kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini artırır"(75) denilmek suretiyle; ilim, iman ve salih amelle derecelerin farklılaşacağı zikredilmiştir. Mü'min ve muttaki bir kız; faasık olan bir erkeğin dengi değildir.(76) Nitekim Fetava-ı Hindiyye'de: "Fasık olan bir erkek, saliha olan bir kadına kefaet noktasından eşit (denk) değildir. Mecma'da da böyledir. Bir kimse küçük yaştaki kızını, içki içen veya başka kötü itiyatları olan bir şahsa -iyi kimsedir veya içki içmez zannıyla- nikâhlasa, sonra da onun bu hallerini öğrense, kız da baliğa olunca: "-Ben bu nikâha razı değilim" dese; koca tarafının çoğunluğu salih kimseler olsa dahi, yine de bu nikâh batıldır. Ve bu meselede ulemamızın ittifakı vardır. Zahiriyye'de de böyledir"(77) hükmü kayıtlıdır.
1112 İbn-i Abidin: "Haseb, bir kimsenin babalarının öğülecek hallarini saymasıdır. Bunu Halebi, Kamus'tan nakletmiştir. Yani kadının babaları ve dedeleri şeref, diyanet ve cömertlik hususunda damadınınkinden aşağı olması müstehabtır. Mevkii, yükseklik ve malda aşağı olunursa, kadın kocasına itaat eder, onu küçümsemez. Aksi takdirde kendini ondan yüksek görür. Fetih'te şöyle deniliyor: "Taberani'nin Hz. Enes'ten, onun da Peygamber (sav)'den rivayet ettiği bir hadiste: "Her kim bir kadını mevkii için alır, Allah ancak onun zelil olmasını ziyade eder. Her kim bir kadını malı için alırsa, Allah ancak onun fakirliğini ziyadeleştirir. Her kim bir kadını hasebi için alırsa, Allah onun ancak alçaklığını ziyade eder ve her kim bir kadını gözünü (zinadan) yummak, namusunu korumak veya akraba hakkına riayet etmekten başka bir maksatla almazsa, Allah kadını ona onu kadına mübarek kılar" buyurulmuştur. Bahır sahibi şunu da ziyade etmiştir: Kadınların dünürlüğü ve mesarifi en sade olanını seçer. Bakire almak daha iyidir. Çünkü hadiste: "Bakireleri almaya bakın. Çünkü ağızları tatlı, rahimleri daha temizdir. Aza onlar daha razıdırlar." buyurulmuştur. Uzun alık, kısa çirkin, çenesi düşük, ahlakı bozuk, çok çocuklu ve yaşlı kadın alınmaz. Çünkü bir hadiste: "Doğuran bir kara kadın, kısır güzelden daha hayırlıdır" buyurulmuştur. Hür kadın almaya kudreti varken, cariyeyle evlenmemeli, kadın da; dindar, ahlâklı, cömert ve zengin erkeği seçmeli, faasıkla evlenmemelidir. Bir adam genç kızını ihtiyar birine ve çirkine vermemeli, onu dengiyle evlendirmelidir. Denkten murad, takva sahibi olan her müslümandır. Erkekler rağbet göstersin diye, kızları, zinetlerle kıymetli elbiselerle süslemek sünnettir. Başkasının dünür yolladığı kız istenmez. Çünkü bu cefa ve hıyanettir."(78) hükmünü zikreder.
MEHİR'İN MAHİYETİ
1113 Allahû Teâla (cc) ve Resûl-i Ekrem (sav) bir işe hükmettiği zaman; mü'min erkek ve kadınların kendi akli çözümlerini öne sürerek, aksine davranışta bulunmaları caiz değildir.(79) Mehir; kitap, sünnet ve icma ile sabit olan bir hükümdür.(80) İbn-i Abidin: "Sonra inaye sahibi mehri şöyle tarif etmiştir: "Mehir, nikâh kıyılırken bud (cim'a istifadesi) karşılığında kocaya vacip olan malın adıdır. Bu, ya adını söylemekle yahud akidle olur." Bu tarifte; şüphe ile cimada ne lazım geldiğine şumulü yoktur diye itiraz olunmuştur. Bundan dolayı bazıları mehri: "Kadının nikâh akdiyle yahud cim'a ile hakettiği malın ismidir" diye tarif etmişlerdir. Mehir sahibi buna cevap vermiş: "Tarif edilen şey, akidle hasıl olan nikâhın hükmüdür" demiştir.(81) hükmünü zikretmektedir.
1114 Kur'an-ı Kerim'de: "Kendileriyle temas etmediğimiz, yahud kendilerine bir mehir tayin etmediğimiz kadınları boşamışsanız (bunda) üzerinize bir vebal yoktur"(82) hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkahası bu ayet-i kerime'yi esas alarak: "Boşamak (Talak) ancak şer'i nikâh üzerine terettüb eder. Mehir tayin etmeksizin ve kendileriyle temasta bulunmaksızın talak (boşama) beyan buyurulmuştur. Dolayısıyle mehir; nikâh'ın rüknü veya şartı değildir!.. Nikâh sonucu ortaya çıkan bir hükümdür. Netice olarak mehir tayin etmeksizin kıyılan nikâh sahihtir. Kadın bu akidle "Mehr-i Misle" hak kazanır"(83) hükmünde ittifak etmiştir.
1115 Nikâh sırasında "Mehir'in" miktarını belirtmek ve kadına teslim etmek müstehabdır.(84) Kadın; nikâh anında tesbit edilen mehrin tamamını veya bir kısmını almadan, kocasına kendisini teslim etmeyebilir!.. Şer'an hiçbir vebal altına girmez. İbn-i Abidin: "Kocası bir dirhemden maada bütün mehrini vermiş olsa, o (bir) dirhemi almak için kadın kendisini teslim etmeyebilir"(85) hükmünü beyan etmektedir.
MEHİRİN MİKTARI
1116 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "On dirhemden daha az mehir olmaz"(86) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası bu hadis-i şerifi esas olarak; "Mehrin en azı on dirhem gümüştür. Dirhemler; tıpkı zekâtta olduğu gibi, yedi miskal ağırlığında olmalıdır. Madrub (basılmış, darbedilmiş para) olup olmaması müsavidir. Külçe gümüş şeklinde de olabilir"(87) hükmünde ittifak etmiştir. Resûl-i Ekrem (sav) döneminde, beş dirhem gümüşle bir koyun satın alınabildiği bilinmektedir.(88) Dolayısıyla, Asr-ı Saadette; mehrin en az miktarı ile, iki koyun satın alınabilmektedir.(89)
1117 Resûl-i Ekrem (sav), gerek kendi izdivaçlarında ve gerekse kızlarının izdivaçlarında 12 ukiyye (bir ukiyye 40 dirhemdir) miktarında gümüş takdir etmiş, daha fazlasını ne vermiş, ne de taleb buyurmuştur.(90)
1118 Hz. Ömer (r.a)'in hilafeti döneminde "Mehir" alabildiğine yükselmiş, bunun üzerine Halife bir hutbesinde: "Kadınların mehirlerini ne kadar çok artırdınız. Resûl-i Ekrem (sav) devrinde bir erkek, dörtyüz dirhemden fazla mehir vermezdi" buyurur. Hutbesini bitirip inerken Kureyşli bir kadın: "- Ey Emirü'l Mü'minin, Allahû Teâla (cc)'nın: "Eğer bir kadını bırakıp da yerine başka bir kadını almak isterseniz, öbürüne yüklerle mehir vermiş olsanız bile, birşey almayın" (En Nisâ Suresi: 20) buyurduğunu işitmediniz mi?" diye itirazda bulunur. Bu itiraz üzerine Hz. Ömer (r.a): "Ey insanlar!.. Bundan (dörtyüz dirhemle sınırlanmaktan) vazgeçtim. Artık dileyen dilediği kadar mehir verebilir"(91) buyurur. İslâm uleması; mehrin en fazla miktarını karşılıklı rızaya bağlamış, ancak bu hususta ifrada gitmenin "evlenmeleri güçleştireceği ve nesil emniyetini tahrib edeceği" gerekçesiyle mekruh olduğunu beyan etmiştir. Resûl-i Ekrem (sav)'in, "Kadının istenmesinin kolay ve rahiminin doğurucu olması, onun uğurundandır" ve "Mehrin en hayırlısı en ehven olanıdır" hadis-i şerifleri; bu hususta mü'minlerin takınması gereken tavrı beyan etmektedir. Dolayısıyla mehir hususunda 12 ukiyye'yi aşmamak, "Sünnet'e riayet" noktasında önemlidir.(92)
1119 Alışverişi ve kullanılması haram olmayan herşey mehir olarak verilebilir. Menkûl ve gayr-i menkûl mallar, zinet eşyaları, hayvanlar, misli şeyler ve menfaatler de "mehir" olarak tesis olunabilir. Ancak, İslâm dininin haram kıldığı; şarab, domuz eti vs. "Mehir" olamaz. Taraflar; şarab ve domuz eti gibi haram olan maddeleri "Mehir" olarak anmışlarsa, bu durumda tesbit olunmamış farzedilir ve kadına "Mehr-i Misil" takdir olunur.(93)
1120 Kur'an-ı Kerim'de: (O kimse Hz. Musa'ya) Dedi ki: Bu iki kızımdan birini, sen bana sekiz yıl ecirlik etmek üzere, sana nikâhlamak istiyorum. Eğer hizmetini on yıla tamamlarsan o da kendinden"(94) hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse, bu ayet-i kerime'de, karşılığında ücret alınabilen bir menfaat (çobanlık) mehir olarak zikrolunmaktadır. Hz. Şuayb (as), Hz. Musa (as)'ya belirli bir hizmet karşılığında (menfaat) kızını nikâhlayabileceğini bildirmektedir. Feteva-ı Hindiyye'de: "Menfaatlerin mehir olup olmayacağı konusundaki ihtilaf zikredildikten sonra" şu hükümlere yer verilmektedir: "Essah olan Hz. Musa (as) ve Hz. Şuayb (as)'ın kıssasını delil alarak bu nikâhın caiz olduğunu kabul etmektedir Allahû Teâla (cc)'nın ve Resûlü'nün (sav) bildirdiği kıssalar, inkar edilmez bir şeriattır. Kafi'de de böyledir."(95) denilmektedir. Dolayısıyla menfaatler de mehir olarak verilebilir.
MEHİR ÇEŞİTLERİ
1121 Mehir, genel olarak "Mehr-i Müsemma" ve "Mehr-i Misil" olmak üzere ikiye ayrılır.
1122 MEHR-İ MÜSEMMA: Nikâh akdi sırasında; taraflar arasında miktarı tesbit olunan mehire "Mehr-i Müsemma" denir. Mehr-i Müsemma; kendi içerisinde ödeme şekline göre "Mehr-i Muaccel" ve "Mehr-i Müeccel" olmak üzere ikiye ayrılır."Mehr-i Muaccel", nikâh anında erkek tarafından kadına derhal ödenen kısımdır. Hz. Ali (ra)'nin, Hz. Fatıma (r.anha) ile evlenirken zırhını vermesini esas alan fûkaha, Mehr-i Muaccel'in müstehap olduğunda itifak etmiştir. Mehr-i Müeccel ise; taraflar arasında belirli vadelere bağlanan kısımdır. Vadelerinde ödenmesi vaciptir.
1123 MEHR-İ MİSİL: Nikâh esnasında; taraflar arasında "Mehir" hiç konuşulmamışsa kadına "Mehr-i Misil" takdir edilir. Hatta erkek kadına: "Hiç mehir taleb etmeksizin benimle evlen" teklifinde bulunsa, kadın da cevaben "- Kabul ettim" dese, yine de kadına "Mehr-i Misil" verilir Kadının "Mehr-i Misil; babası tarafından akrabalarının mehrine göre takdir olunur. Kız kardeşleri, halaları, hala kızları gibi.(96)
MEHİRLE İLGİLİ DİĞER MESELELER
1124 Mehirin te'kidi ve kat'iyyet kazanması; halvet-i sahiha, cim'anın (karı-koca hayatının başlaması) tahakkuku veya karı-kocadan birinin ölümüyle sabit olur.(97) Nikâh akdi esnasında "Mehir" hususunda herhangi bir anlaşma olmamış; halvet-i sahiha ve cim'a tahakkuk etmeden talak (boşama) vukû bulmuşsa kadına müt'a verilmesi gerekir.(98) Halvet-i Sahiha; kadın ile erkeğin; hissen, şer'an ve tav'an cima yapmaya mani bir halleri olmadan, bir yerde ve bir arada bulunmaları demektir!.. Eğer cim'a etmeye kat'i bir engelleri mevcutsa, buna "Halvet-i Faside" denir.(100) Nikâhlanmaları müebbed (yani ebedi olarak) haram olmayan erkek ve kadınların bir arada oturmaları durumunda "Sahih" veya "Fasid" halvet teşekkül eder. Bu sebeple İslâm ûleması "Haremlik" ve "Selâmlık" hususunda titizlik göstermişlerdir.
1125 Nikâh akdi esnasında "Mehir" miktarının koca tarafından artırılması caizdir. Nikâh'tan sonra da mehir artırılırsa, bu sahih olur. Ancak kadının mehir miktarındaki bu artışa rıza göstermesi esastır.(101)
1126 Kadın, mehrinin tamamını kocasına hibe edebilir. Cima'nın tahakkuk etmiş olmasının veya olmamasının bu bağışa (Hibeye) herhangi bir etkisi olmaz. Bu hibe'ye; kadının velisinin (Babası veya diğer akrabalarının) itiraz hakkı yoktur.(102) Ancak bütün alimlerimize göre; hiçbir baba, kızının mehrini hibe edemez. Zira mehir; kat'i olarak kadına ait bir maldır. Tasarruf hakkı da, sadece ve sadece kendisine aittir.
1127 İki kadının; mehirleri belirlenmeden, biri diğerine mukabil olmak üzere iki erkeğe tezvic edilmesine "Nikâh-ı Şigar (Trampa Nikâhı)" denir. Mesela iki erkek; birbirlerine kız kardeşlerini (mehirleri birbirine bedel sayarak) nikâh etmiş olsalar "Nikâh-ı Şigar" teşekkül eder. Hanefi fûkahası; Resûl-i Ekrem (sav) mehirleri birbirinin bedeli kabul edip; kadınlara hiçbir şey vermeden yapılan "Nikâh-ı Şigar'ı" yasaklamıştır. Buradaki nehiy, Mehirle ilgilidir. Dolayısıyla şart geçersiz olur ve her ikisine de "Mehr-i Misil" verilir"(103) hükmünü beyan etmiştir. Şafii fukahası: "Nikâh-ı Şigar batıldır"(104) hükmünde müttefiktir.
AİLE'NİN GEÇİMİNİ SAĞLAMAK KİMİN ÜZERİNE VACİBTİR?
1128 Darû'l İslâm'da (Şer'i Devlet'te) aile sistemi; "Nesil emniyetinin" temel direğidir. Mü'min erkek ve kadınların; aile sistemi içerisinde istişareyi esas almaları gerekir. Ancak son tahlilde karar ve hakimiyet (Yani aile reisliği) erkeğe aittir. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de: "Erkekler, kadınlar üzerine hakimdirler. O sebeble Allahû Teâla onlardan kimini, kiminden üstün yaratmıştır"(105) hükmü beyan buyurulmuştur. Şurası muhakkaktır ki; erkek fıtri olarak kadından daha güçlü olarak yaratılmıştır. Tedbir, temkin, sabır ve güçlüklere karşı mukavemet noktasında erkek (Kadına oranla) daha kuvvetlidir.(106) Gerek mehir vermek, gerekse ailenin nafakasını temin etmek; erkeğin üzerine vacibtir.(107)
1129 Kur'an-ı Kerim'de: "Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. (Bu hüküm) emmeyi tamam yaptırmak içindir. Annelerin nafakaları (maruf vech ile ihtiyaçları) çocuk kendisinden olan babaya aittir."(108) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayırca Resûl-i Ekrem (sav) Hind b. Utbe'ye kendisine ve çocuğuna yetecek miktarda; kocası Ebû Süfyan'ın malından, onun izni olmasa dahi almasına izin vermiştir. İmam-ı Şafii (rh. a) bu iki nassı zikrettikten sonra: "Kur'an-ı Kerim'de ve sünnette; kadının nafakasının ve çocuğun emzirme ücretinin babaya ait olduğuna dair delâlet bulunmaktadır."(109) hükmünü zikreder. Hanefi fûkahası: "Eğer kadın çocuğunu emzirmek istemezse veya çocuğu başka bir kadının (süt annenin) sütüne alışmışsa, o işle ilgili ücret kocaya aittir"(110) hükmünde müttefiktir. Nafaka konusunda İmam-ı Merginani şunları beyan etmektedir. "Kadın, nefsini kocasının evine teslim ettiği zaman (Yani kocasının evine yerleştiği andan itibaren) nafakası kocasının üzerine vaciptir. Burada asıl olan Allahû Teâla (cc)'nın şu kavlidir: "Varlıklı olan (zengin) kimse, zenginliği ölçüsünde infak etsin". Bir de Resûl-i Ekrem (sav)'in Vedâ Haccı hadisinde: "Kadınların rızıkları (yiyecekleri) ve elbiseleri maruf bir şekilde sizin üzerinize borçtur" hükmü mevcuttur. Nafaka; kadının kendisini kocasının evinde bulundurmasının bir mükâfatıdır."(111)
1130 Sahabe-i Kiram'dan Hz. Muaviye b. Hayde (ra): "- Ya Resûlullah!.. Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakları nedir?" sualini tevcih edince, Resûl-i Ekrem (sav): "Yediğin gibi ona da yedirmek, giydiğin gibi onu da giydirmek, yüzüne vurmamak, onu kötülememek, bir de darılıp ayrı yatmaya mecbur kaldığında onu ancak ev içinde yapmaktır"(112) buyurmuştur.
1131 Kur'an-ı Kerim'de: (Hali vakti geniş, zengin) olan nafakayı zenginliğine göre versin. Rızkı kendisine daraltılmış bulunan (fakir) da nafakayı, Allah'ın ona verdiğinden versin. Allah hiçbir nefse, ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah güçlüğünün arkasından kolaylık ihsan eder."(113) hükmü beyan buyurulmuştur. Hanefi fûkası, bu ayet-i kerime'yi esas alarak; "Kocanın fakirliği ve nafakayı temin edememesi sebebiyle nikâh feshedilmez, aralarının ayrılması gerekmez. Kadına; kocası adına borç alması tavsiye edilir"(114) hükmünde müttefiktir.
1132 Koca zengin ise, karısına hizmetçi tutması için de, ayrıca nafaka verir. Zira hizmetçi, ihtiyacı gidermek menzilesindedir.(115) Ancak bir hizmetçiden fazlası için nafaka takdir olunmaz. Koca zengin değilse; essah olan kavle göre, hizmetçi için nafaka gerekmez.(116)
1133 Hanefi fûkahası: "Koca, karısını, kendi ailesinden hiç kimsenin bulunmadığı bir evde oturtmakla mükelleftir. Ancak kadın; kocasının ailesi ile birlikte oturmaya razı olursa ne alâ!.. Eğer kocanın başka kadından çocuğu varsa, o çocuğunu karısıyla beraber oturtmaya (Cebren) hakkı yoktur. Buna mukabil; koca; kaynanası, kayınpederi veya kadının başka erkekten olan çocuğunun veya ailesinden birisinin, karısının yanına girmelerine mani olabilir. Ancak bunların diledikleri zaman kadını görmelerine ve onunla konuşmalarına mani olamaz"(117) hükmünde müttefiktir. Eğer kadın zengin olur; kocası kendisine ait olan evde oturursa, kocasından kira talebinde bulunabilir.(118) Zira İslâm dininde "Karı" ve "Koca" arasında; mal ayrılığı esastır. Borcu sebebiyle hapse düşen kadının nafakası, kocasının üzerine vacip değildir.(119) Ancak infak edebilir ve ihtiyaçlarını karşılayabilir.
1134 Küçük çocukların nafakası, babanın üzerinedir. Bu hususta babaya hiçbir kimse ortak olamaz. Cevheretü'n Neyyire'de de böyledir.(120)
AİLE'DE KARŞILIKLI HAK VE GÖREVLER
1135 Koca, karısının "Mehr-i Muaccel'ini" zifaftan önce vermek ve nafakasını temin etmek mecburiyetindedir. Aksi takdirde kadın; cinsi temastan kaçınabileceği gibi, kocasının izni olmadan evden dışarı çıkabilir.(121) Kadın; mehrini aldıktan sonra kocasının meşru emirlerine itaat etmek mecburiyetindedir. Bu itaat, şer'i şerifle sınırlıdır. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla'ya isyan hususunda mahlûka itaat yoktur"(122) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyle hem koca, hem karı; Allahû Teâla (cc) ve Resûlü (sav)'nün tekliflerine muhatabtır ve mükelleftir. Kadın; kocasının İslâm dinine uymayan tekliflerine ve emirlerine itaatle yükümlü değildir. Hayız halinde olmadığı süre içerisinde (Diğer hastalık halleri müstesna) kocasının cinsi isteklerine boyun eğmesi zaruridir.(123) Karı-koca arasında; sadakat, emniyet, yardımlaşma, saygı, iffet ve namusu muhafaza gibi güzel hasletlerin bulunması bir vecibedir.
1136 Koca; karısına sözle ve fiille güzel muamelede bulunmalıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin"(124) hükmü beyan buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım" Hadis-i Şerifini esas alan Hanefi fûkahası; karşılıklı güzel muamelenin mendub ve müstehab olduğunu beyan etmiştir.(125) Karısının rızası olmadan kocanın "Azil"(126) yapması mekruhtur. Azil'in mekruh oluşu, İmameyn'e göre; kadının cinsi yönden tatmininde eksiklik meydana getirdiği içindir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh. a) ise; hem cinsi yönden tatminsizlik, hem de kadının da çocuk üzerinde hakkı üzerinde durmuştur. Dolayısıyla koca; çocuk istemediği gerekçesiyle, karısının izni olmadan "Azil" yapamaz. Ancak karısının izniyle "Azil" yapabilir.
1137 Kur'an-ı Kerim'de: "Ey Peygamber!.. Zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp ezâ edilmemelerine daha uygundur."(127) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i kerime'de örtünme ile ilgili olarak geçen "Celaib" kelimesi, "Cülbab'ın çoğuludur. "Cülbab"; müfessirlerin ittifakına göre; tepeden tırnağa giyilen tek parça elbisedir. Nitekim ayet-i kerime'nin nüzûlünden sonra mü'min kadınlar siyah çarşaflara bürünmüşlerdir.(128) Yine Kur'an-ı Kerim'de: "Mü'min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, zinetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna. Baş örtülerini yakalarının üstüne (Kapayacak surette) koysunlar"(129) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kasani: "Yabancı bir kimse; kendisine namahrem olan yabancı bir kadının bedeninden el ve yüz hariç, hiçbir yerine bakamaz. Çünkü, Allahû Teâla (cc) "Mü'min erkeklere söyle; gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar" (En Nûr Sûresi: 30) buyurmuştur. Ancak meydanda olan zinet yerlerini, yüz ve ellerine bakmaya Allahû Teâla (cc)'nın şu kavliyle müsaade edilmiştir: "Onlardan meydanda olan müstesna". Bu ayetten murad zinet yerleridir. Meydana çıkan zinet yerleri ise; yüz ve elleridir. Kühül (sürme çekmek) yüzün zineti, yüzük ise elin zinetidir. Çünkü kadın alış-veriş ve dünyevi işlerinde yüzünü ve ellerini açmak zorundadır. İşlerini ancak onları izhar etmekle başarabilir. Öyle ise onları açmakta zaruret vardır. Bu, İmam-ı Azam kavlidir"(130) hükmünü beyan ediyor. Dürri'l Muhtar'da: "Genç kadının, erkekler arasında yüzünü açması menedilir. Fakat bu avret olduğu için değil, fitneden korkulduğu içindir"(131) hükmü kayıtlıdır. Dolayısıyla kadın için tesettür "Farz-ı Ayn"dır!.. Kocası; kadının örtünmesini emrettiği zaman (meşru bir emir olduğu için) itaat etmesi zaruridir.
1138 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Herhangi bir kimse; yabancı bir kadının eline dokunmaya bir zaruret olmadığı halde dokunursa, o kimsenin eline kıyamet gününde ateşten bir kor bırakılır"(132) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyle kocanın, karısından başkasına (yani kendisine nikâh düşen başka bir kadına) dokunması haramdır.(133) Molla Hüsrev: "Bir erkek, bir kadını tedavi etse, zaruret miktarı o kadının hastalık yerine bakabilir. Uygun olan erkek tabibin, tedaviyi başka bir kadına öğretmesidir. Çünkü cinsin cinse bakması daha hafiftir. Görülmez mi ki!.. Öldükten sonra kadını kadın yıkar, erkek yıkamaz"(134) buyurmaktadır. Sonuç olarak; gerek koca, gerek karı, İslâmR hududlara riayet noktasında titizlik göstermek zorundadırlar.
1139 Mehrini almış olan kadın; kocasının evinde oturmaya mecburdur. Kocasının izni olmadığı süre içerisinde evden dışarı çıkamaz.(135) Ancak muayyen zamanlarda kadının anne ve babasını ziyaret hakkı vardır. Bu ziyaret, haftada bir keredir. Anne ve babanın dışında kalan diğer akrabalar için ziyaret hakkı, senede bir keredir.(136) Bunun dışında kadın; mahremi bulunduğu zaman üzerine "Farz-ı Ayn" olan haccını (kocasının izni olmadan) edâ edebilir!.. Ancak, nafile hacc ve umre için kocasının izni şarttır. Şimdi kadın kocasının izni olmadan "İlim meclisine" devam edebilir mi? sualine cevap arayalım. Feteva-ı Hindiyye'de: "Kadının; kocasının izni olmadan ilim meclisine gitmeye hakkı yoktur. Kadının ilim cihetinden mühim bir meselesi varsa, kocasına söyler, eğer kocası biliyorsa meseleyi izah eder, bilmiyorsa bir alime sorar ve cevabı karısına getirir. Ancak kocası meseleyi bilmez ve bir alime sormazsa; bu durumda kadının (kocasının izni olmasa dahi) o meseleyi sorarak öğrenme hakkı vardır. Bir kadının babası kötürüm olsa; kocası da kadını babasına bakmaktan men etse; kadının (Kocasının yasaklarına rağmen) babasına gidip bakmaya hakkı vardır. Velev ki babası gayr-i müslim bile olsa"(136) hükmü kayıtlıdır.
1140 Kur'an-ı Kerim'de: "(Vakar ile) Evlerinizde oturun. Evvelki cahiliyet (devri kadınlarının kırıla-döküle, süslerini göstere göstere) yürüşü gibi yürümeyin"(137) hükmü beyan buyurulmuştur. Mü'min kadınlar için asıl olan; evlerinde oturup, çocuklarını İslâm'a göre terbiye etmek ve kocasına hizmet etmektir.(138)
1141 Kur'an-ı Kerim'de: "İyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah kendi haklarını nasıl koruduysa, onlar da öyle göze görünmeyeni (erkeğin namusunu, şerefini) koruyanlardır. Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince; onlara evvela öğüt verin. Vazgeçmezlerse (kendilerini) yataklarında yalnız bırakın. (Yine vazgeçmezlerse) döğün. Size itaat ederlerse, aleyhlerine bir yol aramayın. Çünkü Allahû Teâla (cc) yücedir, çok büyüktür"(139) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler bu ayet-i kerime'de geçen "Nüşûz" kelimesini izah ederken; bir kadının kocasına buğuzla davranmasını, şer'i şerife uygun isteklerini şiddet ve husumetle reddetmesi hadisesi üzerinde durmaktadırlar.(140) Resûl-i Ekrem (sav)'in bu gibi durumlarda: "Meşru olan (şer'i şerife uygun) bir hususta size isyan ederlerse, şiddetli olmayan bir şekilde dövün"(141) buyurduğu bilinmektedir.
1142 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "İki karısı olan kimse kasm'da, o ikisinden birisine meylederse, kıyamet gününde yarısı mail (meyleden eğilmiş) olarak gelir."(142) buyurduğu bilinmektedir. Dürri'l Muhtar'da: "Kasm, paylaştırmak demektir. "Kısm" ise nasibtir. Kasm; zevceler arasında gecelemek, elbise, yiyecek ve sohbet hususunda müsavi taksime ve adalete (yani zulmetmemeye) riayetin vacip olmasıdır. Ayet'in zahirine bakılırsa bu farzdır" hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni şerhederken: "El Muğrib'de şöyle denilmektedir: "Kasm mastardır. "Kasame'l kassamû'l male beyne'ş-şürekai" derler ki: "Kassam malı ortaklar arasında paylaştırdı, herkese hissesini verdi" demektir. Kadınlar arasında kasmda bunlardandır. Yani erkek, onlar arasında gecelemeyi ve benzeri şeyleri taksim eder. Misbah'ta hisseye "Kasm" denildiği açıklanmıştır. Böylece anlaşılırki, buradaki "Kasm"dan murad; aslında olduğu gibi masdardır. Ama ondan "Taksim veya hisse" manaları da kasdedilir. Ayetin zahirine bakılırsa bu farzdır. Çünkü, Teala Hazretleri'nin "Adalet göstermeyeceğinizden korkarsanız bir kadın yeter" ayet-i kerimesi, kadınlar arasında haksızlık edeceğinden korkarsa bir kadınla yetinmesini emir buyurmaktadır. Molla Hüsrev: "Kasm"ı izah ederken: "Kadınlar arasında, onların yanında gecelemede ve sohbette haklarını vermek manasınadır. Cima'da (cinsi temasta) değildir. Çünkü cim'a (cinsi temas) isteğe dayanır. Koca muhabbette (sevgi'de) olduğu gibi, cima'da da eşit muamele edemez. Giyilen elbise ve yenilen yemekte (yani nafakada) adalet (eşitlik) vacib olur"(144) hükmünü beyan eder.
1143 İslâm dini; bir erkeğin adalete riayet etmesi şartıyla bir, iki, üç veya dört kadınla evlenmesini mübah ilan etmiştir.(145) Allahû Teâla (cc) ve Resûl-i Ekrem (sav)'in beyan buyurduğu "Teadaüd-ü Zevcat" konusu günümüzde ulu-orta tenkit edilmektedir.(146) Unutulmamalıdır ki; Allah ve Resûlü'nün "Mübah" olduğunu beyan ettiği bir hususu "haram" ilan etmek açık bir isyandır.
1144 Kur'an-ı Kerim'i: "Kadınlar arasında adalet (ve eşitliği tatbik) etme hususunda ne kadar hırs gösterseniz asla güç yetiremezsiniz. Bari (birine) büsbütün meyledib de ötekini (ne dul, ne kocalı bir durumda) askıda gibi bırakmayın. Eğer (nefsinizi) ıslah eder (haksızlıktan) sakınırsanız, şüphe yok ki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir."(147) hükmü beyan buyurulmuştur. Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem (sav) hanımları (annelerimiz) arasında "Kasm"a riayet eder ve: "Allah'ım!.. Bu benim malik olduğum hususlarda kasm'ımdır. Malik olamadığım hususlarda beni hesaba çekme" duasında bulunurdu.(148) Dolayısıyla "Kasm"; nikâh sonucu ortaya çıkan bir haktır. Erkek; mehir verme hususu başta olmak üzere, hepsini ayrı ayrı evlerde oturtmak, gecelemek hususunda eşitliğe riayet etmek, yiyecek, giyecek ve elinde olan diğer hususlarda adalate riayet etmek, borcundandır.(149) Kadın, evlenme anında, üzerine başka bir kadını nikâhlamamasını şart olarak koşabilir.
1145 İmam-ı Merginani: "Sefer halinde olan erkek için; hanımları arasında "Kasm" yoktur. Erkek sefere çıkarken, hanımlarından dilediğini yanına alabilir. Evla olan; hangisi ile sefere çıkacağı hususunda kura çekmesidir. Bu durumda kur'a hangisine çıkarsa, onunla sefere gider. İmam-ı Şafii (rh.a) dedi ki; hanımların (Sefere çıkma hususunda) kuraya tabi tutulmaları haklarıdır. Zira, rivayet edilmiştir ki; Resûl-i Ekrem (sav) bir sefere çıkmayı murad ettiği zaman, hanımları arasında kura çekerdi" Ancak biz (Hanefi fûkahası) deriz ki; bu onların kalblerini hoş tutmak ve hatırlarını kırmamak içindir. Dolayısıyle kura çekmesi müstehab olur. Zira kocanın sefere çıkması durumunda, kadının herhangi bir hakkı yoktur. Görülmez mi ki!.. Koca için onlardan hiçbirisini beraberinde götürmeme hakkı mevcuttur"(150) hükmünü beyan eder.
1146 Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Bir kadını kocasına karşı ifsad eden ve onu isyana sevkeden bizden değildir."(151) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla karşılıklı hak ve görevlerin ihmal edildiği hallerde dahi; aileyi ayakta tutmaya gayret etmek gerekir. Eğer geçimsizlik şiddetlenirse ve kusur kadında olursa; önce nasihat etmek, sonra yatağında yalnız bırakmak ve şiddetli olmayan bir şekilde dövmek tavsiye olunmuştur.(152) Bütün bu tedbirlerden sonra netice alınmazsa ne yapılacaktır? Kur'an-ı Kerim'de: "(Eğer karı ile kocanın) Aralarının açılmasından endişeye düşerseniz, o vakit (kendilerine erkeğin) ailesinden bir hakem, (kadının) ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarında (ki dargınlık yerine geçinme) onları (barıştırmaya) muvaffak buyurur. Şüphesiz ki Allah hakkı ile bilicidir. (Her şeyden) haberdardır."(153) hü,kmü beyan buyurulmuştur. Sonuç olarak; erkek ve kadının ailelerinden teşekkül eden hakemler, ailenin durumunu müzakere etme durumundadırlar.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 691
favori
like
share
HawK Tarih: 09.10.2005 21:24
Bize yarayacak bilgilerinden birini daha sunmuşsun Dervish kardeş Allah senden razı olsun
*_Mucahit_* Tarih: 09.10.2005 17:52
Çok Güzel Bilgiler bunlar Allah Razı Olsun Kardeşim
hicbirsey2001 Tarih: 09.10.2005 00:47
Dostum emeğine sağlık

bir çifti barıştırmak ile ilgili (hakem gönderme) bölümü özellikle okudum, etrafımızdaki bir çiftte böyle bir sorun vardı.

Bilgiler için teşekkür ediyorum.