Bir millet, dili özgürse özgürdür ve kendi dilinde yeni kelimeler üretebilirse de özgürlüğü devam eder. Bu da üretmeye bağlı bir şey. Biz Türkler uzun süredir bir şey üretmiyoruz, ürettiklerimizi de yabancı isimler koyarak satıyoruz ya da yabancıların mallarını onların adıyla üretiyoruz. Artık günlük yaşamımız öylesine yabancı markalı ki, dönüş mümkün görünmüyor. Ne Türk Dil Kurumu, ne Meclisimiz, ne de hükümetimiz Türkçeyi moda yapamadılar. Böyle giderse fason Türkçeyle hayatımızı sürdürmek zorundayız. Nasıl mı? İşte örneği, ileride bunu da bulamayabiliriz. Günlük yaşamımdan bir kesinti, olayı anlatmaya yeter de artar bile…
Bu sabah erken uyandım. Rob de Chamber’ımı giydim. Banyoda Dove sıvı sabunla ellerimi yıkadım, ardından da yüzümü… Palmolive tıraş köpüğünü yüzüme sürdüm.. Gilette Mach3 tıraş bıçağıyla güzel bir sinekkaydı tıraş oldum.. Oral-B diş fırçasına Signal macunu sürdüm ve dişlerimi fırçaladım. Hanım kahvaltıyı mutfakta hazır etmişti.. Neyse ki buradaki gıdaların tamamı yerliydi.. Siemens buzdolabımızı açtım, Nestle süt şişesinden bardağıma süt doldurdum. Penguen’in reçellerine bayıldığımdan, çilek reçeli kavanozunu çıkardım.. İtalyanlardan öğrendiğim ve midemin düzelmesine yol açan kekikli zeytinyağına ekmeğimi bandırarak kahvaltıya başladım… Zeytinyağı Lio’nun yeni ürünüydü ..
Yiyecekler dışında neredeyse hiç Türkçe markaya veya isme rastlayamıyordum.. Yüzümü Maisonette havluya silmiştim, yatak odamızın çarşafları da Unique markaydı.. Hanıma söylenmeye başladım.. Neden bizim evde her şeyin markası yabancı diye?..
“Yerli marka mı var?”dedi..
“Peki ya Vestel, Beko vb. ne oluyor?” diyecektim, ama o isimlerin de yerli olduğuna nasıl inandıracaktım?..
Söylene söylene giyindim.. Övünmek gibi olmasın (?) ama her şeyim markaydı yani (?)… Takım elbisem Altimod, kravatım Vakko, gömleğim Abbate, ayakkabılarım Adela.. Hepsi Türkiye’de üretilen ürünler ve Türk malı, ama kaliteli ve dışarıda yok satıyor.. Sadece isimleri yabancı yani…
Neyse takmıştım bir kere yabancı markalara ve isimlere.. Eşime “bye bye” deyip evden çıktım. Arabamı çalıştırdım.. Sizlerin çoğu (marşa bastım)diyor tabii ki. Toyota’lara bayılıyorum… Çok güvenli ve sessiz arabalar.. Nasıl hareket ettiğimi bile anlamadım… Blaupunkt teybi var (ekolayzerli).. Bir de CD bölümü var.. Müzik kalitesine bayılıyorum… (Blues) dinlemek için radyoları taramaya başladım.. Joy FM, Best FM, Powerturk, Radyo Mega, Number One FM derken güzel bir (Blues) radyosu buldum.. Kendimi San Fransisco sokaklarında seyreder gibi hissettim.. Bizim Bostancı sahili zaten farklı değil ki… Bağdat caddesine girdim… Türkiye’de miyim, ABD’de mi belli değil… Starbuck kafeler, Marks and Spencer’ler, (Auto Showroomları), Abbate, Duffy vb.. Her yer yabancı tabela.. Araya bir Zeynel veya Hasan Usta tatlıcısı sıkışmış.. Aslında onlar da iyi müşteri toplamış. Kahvaltı da veriyorlar.. Bağdat caddesinin sonu Fenerbahçe Stadı´ndan E-5’e çıktım… Boğaz Köprüsü´nden Avrupa yakasına geçeceğim.. Sabah trafiği tam bir kesmekeş… Sağımda solumda Reanult’lar, Fiat’lar, Mercedes’lar, Huyndai’ler.. Hindistan’ın Tata’sı bile var.. Nereden bulurlar bu kadar değişik arabayı… Peki Renault’lar, Fiat’lar, Hyundai´ler, Toyota’lar Türkiye’de üretilmiyor mu? Genellikle taksilerde rastladığımız Murat, Şahin veya Kartal’ların dışında arabaların üzerinde Türkçe isim yok.
Neyse köprüye vardık… Muhteşem bir manzarası var Boğaz Körüsü´nün.. Tıpkı San Fransisco’nun Golden Gate köprüsü gibi… Bu bir kompleks olmalı.. Neden ille de Batı´daki bir yere benzetme gereği duyuyorum ki… Aslında bizim Boğaz, dünyanın en güzel boğazı ve asma köprülerimiz en güzel manzaraya sahip köprüler.. Bu çeşit aşağılık duygularını aşmamız gerek diye düşündüm..
Radyoda müzikten sıkıldım.. Kanal değiştirmeye yöneldim… TRT FM’de fason üretim konusunda bir programa takıldım…
Türkiye’nin özellikle tekstil, otomotiv ve beyaz eşyada fason üretim sayesinde ihracatının ikiye katlandığını anlatıyorlardı.. Ve koca koca iktisat profesörleri bunun doğruluğunu savunuyorlardı. Ülkemizin ara mal üretebileceğini, temel üretimde rekabet gücü olmadığını iddia ediyorlardı. Belki de haklılardı, ama ben onlara hak vermek istemiyordum..
Sonunda biri baklayı ağzından çıkardı…
“Şimdi bu gömleklere ´Çeyiz Gömlek´, ya da ´Yakışıklı Kostüm´ deseniz ve Avrupa’ya satmak isteseniz kim alır? Bırakın Avrupa’yı, Türkiye’de rekabet edebilirler mi? 50 YTL’ye satacağınız gömleği ancak 10 YTL’ye satarsanız, müşteri bulursunuz.. Yani kâr yapamazsınız.. Bugün dünyada her şey paraya tahvil ediliyor..”
Eh be hoca dedim içimden… Peki bir dili ve o dili kullanan bir milleti nasıl paraya tahvil edeceksiniz… Her şeyimiz fason diye dilimiz de milletimiz de mi fason olsun yani…
Ama elbette onların her sözünün ardında bir iddia ve bir hedef var.. Peki buna alet olan bizlerin… Türkçemizi fason dil yapmak için bizi kullanmıyorlar mı?
Neden hepimiz Türkçeyi doğru ve yalın kullanmayı başlatmıyoruz?.. Neden Türkçeyi moda yapmıyoruz?.. Halk ve devlet bu konuda neden aynı hedef peşinde değil?.. Ya da neden devlet buna sahip çıkmıyor? Bu memleketin Türk Dil Kurumu, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, üniversiteleri, enstitüleri neden bu konuda kafa yormaz ya da girişim başlatmaz?..
Sorular bitmez tabii.. Ben Asya yakasından Avrupa yakasına geçerken bunları düşünüyordum.. Ya siz?..

Muzaffer Baca

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 496
favori
like
share