Mehmet Akif Ersoy (1873 - 1936)

Türk, şair. İstiklal Marşı'nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur. İstanbul'da doğdu, 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır.

Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, veFransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı.

1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.

1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı. 1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı.

Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü.

Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret'ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren "manzum hikâye" biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur. Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur. Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu'ya ya da Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, "edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği" anlayışına bağlı kalarak "sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkmış, "libas hizmetini, gıda vazifesini" gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır. Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1524
favori
like
share
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:54
Karacaoğlan


XVII. yy.da yaşadığı sanılan halk ozanıdır, (1606-1679). Âşık edebiyatının en güçlü niteliklerini taşıyan Karacaoğlan, halk ozanlarının başında gelir. Ne yazık ki, sözlü ve yazılı gelenekten beş yüze yakın şiiri derlenmiş olmasına rağmen bu ozanın kimliği ve kişiliği hakkında hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz.

Karacaoğlan'ın deyişlerini bugün de canlı tutan Güney Anadolu'daki söylentilere göre o, bir Türkmen ozanıdır. Aşiret hayatı içinde yetişmiş, onunla birlikte göçmüş, aşklarını, serüvenlerini o ortamda yaşamıştır. Onu, Bahçe ilçesinin Fersak veya Kozan ilçesinin Gökçe köyünden çıkmış ve ömrünü yeniçeri olarak geçirmiş gösterenler de vardır. Elde şiirlerinden başka hiç bir yazılı belge bulunmadığı için, bunu tartışmakta bir yarar yoktur.

Şiiri ve Deyişleri

Karacaoğlan, çağdaşı olan kentli halk ozanlarının kapıldıkları etkiye kapılmamış, aruzla yazma gereği duymamıştır. Koşma, semaî, türkü ve destan şeklindeki deyişlerini hep sekizli ve on birli hece ölçüsüyle yazmıştır. Bütün bu deyişlerinde yaşadığı çevrenin dilini ve doğa güzelliklerini bütün özgünlüğüyle canlandırmıştır. Söyleyişindeki ustalık, yapmacıksızlık, içtenlik ve doğruluk onu âşık edebiyatının en büyük övüncü yapmıştır.

Aynı zamanda besteci olan Karacaoğlan'ın, kendi adını taşıyan bir bestesi ve makamı vardır; Toroslar'da «Karacaoğlan çağırmak» türkü söylemek anlamına gelir.

Diğer halk ozanları gibi Karacaoğlan'ın değeri de ancak Cumhuriyet döneminde bütün parlaklığıyla ortaya çıkmıştır. İlkin Sadettin Nüzhet Ergun'un başlattığı Karacaoğlan derlemeleri, daha birçok araştırıcının çabası, sözlü ve yazılı bütün kaynakların taranıp karşılaştırılması sonucunda zenginleşmiştir. Eserlerindeki egemen nitelikleri göz önünde tutarak bugün ona mal edilen şiirlerin büyük çoğunluğunu onun sayabiliriz
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:53
Orhan Veli Kanık

Yeni Türk şiirinin öncüsü şair (1914-1950).

Kısa yaşamına rağmen Türk şiirini derinden etkilemiş edebiyatçılarımızdan biridir. Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdi (1932). Bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okuduktan sonra Posta İdaresi'nde memur oldu (1936-1942). Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda görev yaptı (1945-1947); daha sonra Yaprak dergisini yayımlamağa başladı (1949).

Kişiliği ve Sanatı

Şiirde ölçü ve uyak bağlarından sıyrılan, konuşma dilinin rahatlığına dayanan yalın anlatımlı çığırın kurucularından olan Orhan Veli, güzel Türkçe'siyle Türk şiirini zenginleştirdi. Toplumda olağanüstü bir yanı bulunmayan, sıradan kimseleri konu alan şiirler yazdı. Getirdiği şaşırtıcı yeniliklerle, gelenekçi şiir kurallarına bağlı çevrelerde ve kamuoyunda uzun süre tartışma konusu oldu. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte yürüttükleri Garipçiler akımı bir süre Türk şiirinde baş yeri tuttu. Kendinden sonra gelenleri etkiledi.

Orhan Veli'nin bazı şiirleri taşlama ve toplumsal yergi niteliğindedir. Toplumdaki yanlış kanıları yeren bu çeşit şiirlerin (Karmakarışık, Eskiler Alıyorum, Pireli Şiir v.b.) yanı sıra doğayı, sevgiyi, yalnızlık duygusunu v.b. işleyen şiirleri de çoktur. Toplumsal eşitsizlikleri ve özgürlük özlemini dile getiren şiirleri ise (Festival, Altındağ, Vatan îçin, Bedava v.b.) geniş yankılar uyandırmıştır.

Orhan Veli Kanık, Nasrettin Hoca Hikâyeleri'ni ve La Fontaine Masalları'nı zeki, nükteli ve hareketli bir anlatımla dilimize kazandırdı. Onun şiirlerinde, halk şiir ve türkülerinden gelen öğeler de vardır. Sanat anlayışını dile getiren bazı yazılarıyla doğa izlenimlerine ve toplumsal sorunlara yer veren hikâyeleri ölümünden sonra bir kitapta toplandı.

Eserleri

Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Yenisi, Karşı, Bütün Şiirleri.
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:53
Yılmaz Güney


Yılmaz Güney, 1937 yılında Adana'da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Asıl adı Yılmaz Hamitoğlu Pütün olan Güney, 7 yaşına kadar mutlu bir çocukluk geçirir. Bu tarihten sonra babasının ikinci karısını almasıyla bu mutluluğa gölge düşmeye başladıysa da, Güney, ilerde bu yılları sanatçılığını borçlu olduğu yıllar olarak anacaktır.

Annesının söylediği Kürtçe şarkılar ve masallar ile babasının çaldığı saz, onu derinden etkilemiştir bu yıllarda. İlkokulu iki ayrı yerde okuyan Güney, ortaokul ve lise yıllarında, gazete ve gazoz satıcılığı, pamuk işçiliği, ırgatlara suculuk, arabacılık, çıraklık gibi bir sürü işe girip çıkarak harçlığını çıkarır. Bu işler, ona aynı zamanda engin bir hayat tecrübesi kazandırır.

Yıllar sonra çocukluğuna ilişkin şunları söyleyecektir Güney: "Sınıfsal farklılığın ne olduğunu ilk kez zengin çocuklarıyla oynarken fark etmiştim. Annem, yazın babamla birlikte tarlalarda ırgatlık eder, kışınsa hizmetçilik yapardı. Bazen çalıştığı evlerden yemek artıkları getirirdi. Lezzetli şeylerdi bunlar. Ama bir süre sonra bunların artık yemekler olduğunu anladık. Bu yemekleri her yiyişimizde alçaldığımızı, aşağılandığımızı duyumsardık."

Hayatına yön verecek olan sinemayla ilk tanışıklığı ise, 14 yaşındayken, film dağıtım şirketlerinde çalışmasıyla başlar. İkinci eşi Nebahat Çehre, o yılların Yılmaz'ını şöyle anlatıyor: "İzlediği filmlerden sonra notlar tuttuğunu anlatırdı. 'Ayhan Işık'ın şu filminde seyirci şu sahnelerde alkışladı' gibi."

Sosyalizmle tanışması ise 17 yaşında Nazım Hikmet'in bir şiiriyle olur: "O an içime düşen ateşin adını ve hangi sınıfın adamı olduğumu öğrendim. Köylüydüm ben ve kurtuluşum ancak sınıfımın kurtuluşuyla mümkündü."

Sinema tutkusu, dünya görüşüyle de pekişince, Güney'i iyiden iyiye bir okuma, öğrenme tutkusu sarar. Dünya klasiklerinin o zamana kadar çevrilmiş olanlarının tümünü okur. Edebiyata olan ilgisi, zamanla onu çeşitli edebiyat dergilerine öykü ve şiirlerini göndermeye sevkeder.

Muhalif sanat yapmanın bedeliyle ise ilk olarak, 1956'da yazdığı "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı hikayesinden dolayı hapse girmesiyle tanışır. Aynı yıl Güney, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girse de, çalışıp ailesini geçindirmek zorunda oluşu, fakülteye sadece iki ay gidebilmesine olanak tanır.

Birkaç yıl seyyar sinema şirketi Dar Film'de çalışır, film gösterimlerindeki şirket payını toplamak içinse doğu ve güneydoğudaki birçok ili gezme olanağı bulur. 1961 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne giren Güney, tutuklanınca bir kez daha öğrenimine ara vermek zorunda kalır ve kendi deyişiyle o tarihten sonraki öğrenimini "hayat üniversitesinde" tamamlar.

Onat Kutlar, Yaşar Kemal, Tuncel Kurtiz gibi pek çok isimle kalıcı dostlukların temellerinin atıldığı İstanbul'daki bu yıllarda, Güney'in sinemadaki ilk deneyimleri çeşitli filmlerde küçük roller alarak, zamanla yönetmen yardımcılığı, senaristlik yaparak oluşur. Kısa sürede 'yiğit', 'harbi delikanlı' rolleriyle, Türk Sineması'nda ilk kez İstanbul dışındaki seyircinin kendinden bir şeyler bulduğu bir karakter çizen Güney 'Çirkin Kral' lakabıyla halkın sevgilisi haline gelir.

1970'li yıllarla birlikte, Güney'in toplumsal gerçekçi film serüveni başlamıştır. önce "Umut", "Arkadaş", "Sürü", "Yol", "Duvar" derken, Türk Sineması'nda ilk kez, Anadolu gerçeğini ele alıp, yurt sorunlarına politik bir pencereden bakan bir sinemacı olarak ayrı bir yer edinir.

12 Eylül koşullarında Fransa'ya iltica etmek zorunda kalır. 1982 yılında Cannes Film Festivali'nde "Yol" filmiyle altın palmiye ödülünü kazanıp Türk Sineması'nın sesini tüm dünyaya duyurur. 47 yaşında, hayatının 12 senesi hapislerde geçmiş devrimci bir sinemacı olarak ölür.
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:52
Yılmaz Güney


Yılmaz Güney, 1937 yılında Adana'da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Asıl adı Yılmaz Hamitoğlu Pütün olan Güney, 7 yaşına kadar mutlu bir çocukluk geçirir. Bu tarihten sonra babasının ikinci karısını almasıyla bu mutluluğa gölge düşmeye başladıysa da, Güney, ilerde bu yılları sanatçılığını borçlu olduğu yıllar olarak anacaktır.

Annesının söylediği Kürtçe şarkılar ve masallar ile babasının çaldığı saz, onu derinden etkilemiştir bu yıllarda. İlkokulu iki ayrı yerde okuyan Güney, ortaokul ve lise yıllarında, gazete ve gazoz satıcılığı, pamuk işçiliği, ırgatlara suculuk, arabacılık, çıraklık gibi bir sürü işe girip çıkarak harçlığını çıkarır. Bu işler, ona aynı zamanda engin bir hayat tecrübesi kazandırır.

Yıllar sonra çocukluğuna ilişkin şunları söyleyecektir Güney: "Sınıfsal farklılığın ne olduğunu ilk kez zengin çocuklarıyla oynarken fark etmiştim. Annem, yazın babamla birlikte tarlalarda ırgatlık eder, kışınsa hizmetçilik yapardı. Bazen çalıştığı evlerden yemek artıkları getirirdi. Lezzetli şeylerdi bunlar. Ama bir süre sonra bunların artık yemekler olduğunu anladık. Bu yemekleri her yiyişimizde alçaldığımızı, aşağılandığımızı duyumsardık."

Hayatına yön verecek olan sinemayla ilk tanışıklığı ise, 14 yaşındayken, film dağıtım şirketlerinde çalışmasıyla başlar. İkinci eşi Nebahat Çehre, o yılların Yılmaz'ını şöyle anlatıyor: "İzlediği filmlerden sonra notlar tuttuğunu anlatırdı. 'Ayhan Işık'ın şu filminde seyirci şu sahnelerde alkışladı' gibi."

Sosyalizmle tanışması ise 17 yaşında Nazım Hikmet'in bir şiiriyle olur: "O an içime düşen ateşin adını ve hangi sınıfın adamı olduğumu öğrendim. Köylüydüm ben ve kurtuluşum ancak sınıfımın kurtuluşuyla mümkündü."

Sinema tutkusu, dünya görüşüyle de pekişince, Güney'i iyiden iyiye bir okuma, öğrenme tutkusu sarar. Dünya klasiklerinin o zamana kadar çevrilmiş olanlarının tümünü okur. Edebiyata olan ilgisi, zamanla onu çeşitli edebiyat dergilerine öykü ve şiirlerini göndermeye sevkeder.

Muhalif sanat yapmanın bedeliyle ise ilk olarak, 1956'da yazdığı "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı hikayesinden dolayı hapse girmesiyle tanışır. Aynı yıl Güney, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girse de, çalışıp ailesini geçindirmek zorunda oluşu, fakülteye sadece iki ay gidebilmesine olanak tanır.

Birkaç yıl seyyar sinema şirketi Dar Film'de çalışır, film gösterimlerindeki şirket payını toplamak içinse doğu ve güneydoğudaki birçok ili gezme olanağı bulur. 1961 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne giren Güney, tutuklanınca bir kez daha öğrenimine ara vermek zorunda kalır ve kendi deyişiyle o tarihten sonraki öğrenimini "hayat üniversitesinde" tamamlar.

Onat Kutlar, Yaşar Kemal, Tuncel Kurtiz gibi pek çok isimle kalıcı dostlukların temellerinin atıldığı İstanbul'daki bu yıllarda, Güney'in sinemadaki ilk deneyimleri çeşitli filmlerde küçük roller alarak, zamanla yönetmen yardımcılığı, senaristlik yaparak oluşur. Kısa sürede 'yiğit', 'harbi delikanlı' rolleriyle, Türk Sineması'nda ilk kez İstanbul dışındaki seyircinin kendinden bir şeyler bulduğu bir karakter çizen Güney 'Çirkin Kral' lakabıyla halkın sevgilisi haline gelir.

1970'li yıllarla birlikte, Güney'in toplumsal gerçekçi film serüveni başlamıştır. önce "Umut", "Arkadaş", "Sürü", "Yol", "Duvar" derken, Türk Sineması'nda ilk kez, Anadolu gerçeğini ele alıp, yurt sorunlarına politik bir pencereden bakan bir sinemacı olarak ayrı bir yer edinir.

12 Eylül koşullarında Fransa'ya iltica etmek zorunda kalır. 1982 yılında Cannes Film Festivali'nde "Yol" filmiyle altın palmiye ödülünü kazanıp Türk Sineması'nın sesini tüm dünyaya duyurur. 47 yaşında, hayatının 12 senesi hapislerde geçmiş devrimci bir sinemacı olarak ölür.
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:52
Süleyman Çelebi

Meşhur Türkçe "Mevlid" kasidesinin yazarıdır. Bursa'da doğdu. Kaynaklarda doğum tarihine dair bir kayda rastlanmamıştır. Ancak, Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i 60 yaşında yazdığı ve eserin 1409 senesinde bittiği, en eski olarak bilinen nüshasında mevcut bir beytte geçmektedir. 1422 senesinde vefat ettiği bilindiğine göre, onun 1351 senesinde doğduğu neticesi çıkmaktadır.

Sultan Birinci Murad Han'ın vezirlerinden Ahmed Paşa'nın oğlu, Şeyh Mahmud Efendi'nin torunudur. Mahmud Bey, 1338 senesinde Sadrazam Süleyman Paşa ile Rumeli'ye sal ile geçenlerdendir. Süleyman Çelebi, Bursa'da asrının ileri gelen alimlerinden ilim öğrendi. Büyük bir alim olarak, Sultan Yıldırım Bayezid zamanında Divan-ı Hümayun imamı, sonra da Bursa'da onun inşa ve ihya ettiği caminin imamı oldu.

Resulullah efendimize olan muhabbeti, Vesilet-ün-Necat isimli Mevlid Kasidesi'ni yazmasına neden oldu. Süleyman Çelebi, Mevlid'inde; Allahü Teala'nın mutlak iradesini, yoktan varettiğini ve Muhammed aleyhisselamın hiçbir mahlukta bulunmayan üstün, yüksek ve emsalsiz vasıflarını anlatır. Her kelimesinde, gönlü Resulullah aşkı ile yanan bir müminin engin aşk ve muhabbet kokuları vardır.

Hazret-i Muhammed'in diğer peygamberlere olan bütün üstünlükleri, en güzel kelimeler ve en veciz ifadelerle anlatılmıştır.Mevlid; münacaat (Allahü Teala'ya yalvarma), veladet (Peygamberimizin doğumu), risalet (Peygamberliğin bildirilişi), mirac (Göklere çıkışı, Cennet'i ve Cehennem'i görmesi), rıhlet (Peygamberimizin vefatı) ve dua bölümlerinden ibarettir.

Mevlid, mesnevi şeklinden ziyade, kaside şeklinde tertiblenmiştir. Bazı yerlere gazel parçaları da ilave edilmiştir. Aruz vezni ile yazılmış, (failatün, failatün, failün) kalıbı kullanılmıştır. Yalnız bir yerde (Mef'ulü, failatü, mefailü, failün) kalıbına yer verilmiştir. Kafiyeler güzel ve sağlamdır. Süleyman Çelebi, Mevlid'in mısralarının mükemmel olması için çok titizlik göstermiş, bu sebeple Mevlid, üstün sanat sahibi divan şairlerince dahi sevilip beğenilmiştir. Mevlid'de hem olayların, hem de düşüncelerin anlatıldığı yerlerde, en kısa, en uygun ve mümkün olan en sade anlatım şekli kullanılmıştır. Mevlid'de, hemen her türlü söz ve ifade sanatına rastlanır.

En çok cinas, teşbih ve tekrir gibi sanatlara önem verilmiştir. Bölümlerin ve kitabın bütünlüğüne titizlik gösterildiği kadar, her mısranın ayrı ayrı güzelliği de gözden kaçmamaktadır. Mevlid, lirizm (içlilik) ve öğreticiliği (didaktizmi) iyice kaynaştırmış bir şiir kitabıdır. Kuruluktan uzak olduğu gibi, sırf coşkunluktan da ibaret değildir. Görünüşte kolay, fakat denendiğinde benzerinin yazılmasının çok zor olduğu görülür.
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:52
Orhan Kemal

Roman ve öyküleriyle Çağdaş Türk Edebiyatı'nda özgün bir yeri olan Orhan Kemal, toplumsal yaşamımızın değişim dönemlerini gerçekçi bir biçimde yapıtlarında dile getirmiştir. Aydınlık, gerçekçi bakışıyla, insan-toplum ilişkilerini ustalıkla yansıtmıştır.

Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914'te Adana'nın Ceyhan İlçesi'nde doğdu. Babası, 1920-1923 döneminde Birinci Büyük Millet Meclisi'nde milletvekilliği, 3 Mayıs 1920'de Vekiller Heyeti'nde Adliye Bakanlığı yapan ve 26 Eylül 1930'da Adana'da Ahali Cumhuriyet Fırkası'nı kuran Abdülkadir Kemali Bey'dir.

Orhan Kemal'in o günlere ait izlenimleri, Baba Evi'nde şöyle yer alır: "Ama ben babamı asıl "fırka" mücadelelerinde tanıdım. Yine böyle günlerdi. Nutuk söyleyenleri niçin alkışladıklarını çok defa bilmeyen sokaklar dolusu insanın kinle, küfür şimşekleriyle yüklü kalabalığı. Kalabalık, kalabalık, hep kalabalık. Aynı parkelere basan iskarpinli, çarıklı veya yalınayakların mahşeri hatırlatan, insanı coşturan müthiş kalabalığı. Dar bir sokakta, karşılıklı iki konak hatırlıyorum. Becerikli ilkokul öğrencilerinin yaptıkları mukavva konakları hatırlatan bu cumbalı, kafesli, çıkıntılı, tahta saçakları dantel gibi işlemeli konaklardan birisi bizim. Burası aynı zamanda babamın "Fırka" binasıydı. Alt kat ağır, beyaz taşlarla döşeliydi. Ben bu alt kattan çok korkardım."

Partisinin kapatılması üzerine, 1931'de Suriye'ye kaçan babasının yanına ailece gidince, orta son sınıftaki öğrenimini yarım bıraktı. Ailece Beyrut'tadırlar: "Beyrut'ta Fıstıklı tarafında oturuyorduk. Lübnan tebası olmadığımız için, babama avukatlık yaptırmıyorlardı. Babam da annemin bileziklerini bozdurdu, 10 altın lira sermayeyle, Burç Meydanı'na çıkan aralıklardan birisinde, yüksek bir apartmanın altında, küçük bir lokanta açtı. Babam lokantaya pek uğramazdı. Yemekleri Süreyya adında bir Türk mültecisi pişirir, Niyazi'yle ben de lokantanın garsonluğuyla bulaşıkçılığını yapardık. 17 yaşındaydım ve hayatımın bu tarzından çok memnundum. Memleket, futbol, Cin Memet ve ötekiler silinmişti. Ortalık yeni yeni ağarmaya başlarken, Niyazi'yle birlikte evden çıkardık. O saatte Beyrut'un yeşil tramvayları bile seyrek işlerdi. Yalnız işçiler, o, dünyanın her tarafında, herkesten az uyuyan, kadınlı erkekli çoluklu çocuklu kalabalık, onlar kümeler halinde ve yollarda olurlardı. Aralarına katılırdık. Tıpkı onlar gibi, ceketlerimiz omuzlarımızda, onların bastıkları parkelere basmak gururu içinde, iş-güç sahibi insanlardık."

Daha sonra burada bir basımevine işçi olarak girdi: "Vazifem, kağıt kesme makinesinde kol çevirmekti. Vişne çürüğü fesini daima sol kaşına doğru yıkan ustamsa, zayıf, uzun boylu, dehşetli şakacıydı. Herkese takılır, sık sık kahkahalar atardı. Herkesten evvel işbaşı yapıyor, makinenin bir kenarına ilişiyor, evden getirdiğim esmer somunumu birkaç zeytinle yiyordum. Çok geçmeden öteki işçilerle mürettipler de geliyorlardı ve derhal iş başlıyordu."

Bir yıl kadar Suriye ve Lübnan'da kaldı. 1932'de Türkiye'ye dönünce, Adana'da çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, kâtiplik, ambar memurluğu yaptı. 5 Mayıs 1937'de evlendi. Nisan 1938'de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde'de askerlik görevine başladı. Burada, "yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik" suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939'da beş yıla hüküm giydi. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı.

1940 yılı kışında Bursa Cezaevi'nde Nazım Hikmet'le tanıştı. O tanışma anını anılarında şöyle dile getirir: "Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi kesmiş, gözlerimi kısmışım. Bir heykel sükunu içinde, azametli bir mermer heykel bekliyorum. Bir an yüzyüze geliyoruz, sonra gözgöze. Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş muhakkak ki bir çocuğu hatırlatıyor. Temiz, taze, sıhhatli ve dost! Bir lahza şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü, yahut tanış bir yüz arandı. Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru yürümeğe hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık. Ayaklarının topuklarını, hazıroldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini teşrifata zorladığı aşikar bir tarzda ciddileşmeye çalışarak: "Ben Nazım Hikmet" dedi."

Bu tanışma, onun sanat yaşamının belirginleşmesinde bir dönüm noktası oldu: "Benimle inceden inceye uğraşıyordu. O kadar ki, yarı aydınlığımdan, yahut küçük burjuvalığımdan gelen vıdıvıdıcı tabiatımla, birtakım huy ve telakkilerime varana kadar her şeyimle."

26 Eylül 1943'te tahliye olunca Adana'ya döndü. Karataş'ta toprak taşıma işinde bir ay amelelik yaptı. 14 Nisan 1944'te Devlet Demiryolları'nda muvakkat hamal olarak çalıştı. Aynı yılın haziranın da Güzel İzmir Nakliyat Ambarı'nda iş buldu. Bir sure sonra bu işten de çıkarıldı.

13 Temmuz 1944'te oğlu Nazım doğdu. 1945 yılı yazında Kilis'e giderek, kalan 35 günlük askerlik görevini tamamladı. Çorum'a sürgüne gönderildi. Babasının, dönemin başbakanı Recep Peker'e telgraf çekmesi üzerine, 26 Ekim 1946'da bırakıldı.

Adana'ya dönünce, sebze nakliyeciliği, Verem Savaş Derneği'nde katiplik yaptı. Bir süre sonra işsiz kaldı. Aralık 1949`da üçüncü çocuğu Kemali doğdu. 17 Nisan 1950'de ailece İstanbul'a yerleşti. Bu göç serüvenini kendisi şöyle anlatmaktadır: "Adeta itiliyordum İstanbul'a. Yazı işlerine baktığım, bu sayede kıt kanaat geçinmeye çalıştığım çeşitli derneklerdeki işlerime de şıp diye son verilmişti, iktidara yeni geçen Demokrat Partililer tarafından. Sebep politik miydi yoksa benden açılacak yer ya da yerlere kendi partililerini mi kayıracaklardı bilmiyorum. Verem Savaş Derneği, Bağ ve Bahçeler Derneği, bir de o zaman ki adıyla Etibba Odası'ndan aldığım paraların toplamı, vergiler çıktıktan sonra ya 160 ya da 180 liraydı. Bu paradan da olmuştum. Bir de beni, bir türlü İstanbul'a salıvermek istemeyen babam ölmüştü."

İstanbul'da geçimini yazarlıkla sağladı. Kasım 1957'de dördüncü çocuğu Işık doğdu. 7 Mart 1966'da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. "Hücre çalışması ve komünizm propagandası" yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek, Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildi.

7 Nisan'da Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu'nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jubile düzenledi. Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususundaki rapor üzerine 13 Nisan 1966'de serbest bırakıldı. 17 Temmuz 1968'de bu davadan beraat etti. Bulgar Yazarlar Birliği'nin çağrısı üzerine gittiği Sofya'da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970'te öldü.
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:51
Fuzuli

Büyük divan şairidir (1480-1556). Asıl adı Mehmet'tir. Irak'ta Kerbelâ'da doğdu, Bağdat'ta öğrenim gördü. Gençliği, Safevi Türk İmparatorluğu'nun parlak dönemine rastlar. Bağdat'a yerleşti ve Irak'tan hiç dışarı çıkmadı. Kanuni Süleyman 1534'te Bağdat'ı fethettiği zaman padişaha kaside yazıp sunduğu gibi, veziriazam Damat İbrahim Paşa, vezir Rüstem Paşa, nişancı Celâlzade Mustafa Çelebi gibi devlet ilerigelenlerine de kasideler yazdı. Kanuni, şaire günde 9 akçe aylık bağladı. Fuzuli'nin bu aylığı alamaması üzerine nişancı Celâlzade Çelebi'ye yazdığı mektup Şikâyetname adıyla ün kazandı.

Fuzuli'nin divan edebiyatı üzerindeki etkisi büyüktür. Şiirlerini Azeri diyeleğinde yazmasına rağmen bütün Türk topluluklarınca sevilen ve benimsenen bir şairdir. Üslûbu, edası ve temaları gerek klasik divan şairlerince, gerek halk şairlerince günümüze kadar taklit edilmiştir. Dili sade olan şiirleri halk arasında da yayılmıştır.

Türkçe, Farsça ve Arapça olmak üzere üç divanı vardır. O zamanın sanat ve bilim dili Arapça ve Farsça olmasına rağmen Türkçe ile de mükemmel şiir söylenebileceğini öne sürmüş ve bunu kanıtlamıştır.

Eserleri

Fuzuli yalnız şairliğiyle değil, eserlerinin çokluğuyla da ünlüdür. Üç divanından başka başta Leylâ ve Mecnun olmak üzere birçok eseri vardır. Başlıca eserleri şunlardır: Leylâ ve Mecnun (ünlü bir mesnevidir); Hadikat-üs-Süeda (Kerbelâ Olayı'nı konu alan bu düzyazı ve şiir karışımı eser, şairin en önemli kitaplarından ve Türk edebiyatının şaheserlerinden biridir, sonraki şairleri büyük ölçüde etkilemiş, birçok defa basılmıştır); Beng ü Bade (500 beyitlik Türkçe mesnevi); Heft-Cam (327 beyitlik bir sakiname); Rind ü Zahid (Farsça düzyazı); Hüsn ü Aşk (Farsça düzyazı); Şikâyetname (Türk mizah ve hiciv edebiyatının şaheserlerindendir) v.d.

Leylâ ve Mecnun

Türkçe divanı kadar ünlüdür. Bir Arap emirinin kızı Leylâ ile ona âşık olan bir Arap gencinin başından geçenleri anlatır. Mesnevi tarzında yazılmıştır. Zamanımıza kadar 30 defadan fazla basılmış, bütün önemli dünya dillerine çevrilmiştir. Rusya'da opera olarak da bestelenmiştir
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:50
Ziya Gökalp

Büyük Türk düşünürü. yazar ve şair (1876-1924). Diyarbakır'da dünyaya gelen Ziya Gökalp ortaöğrenimini askeri okullarda tamamladı; liseyi bitirdikten sonra (1894) ailesinin, çevresinin, özgürlüğe düşman yönetimin ve okuduğu felsefe eserlerinin, ruhunda yarattığı bunalım sonucunda intihara kalkıştı, ama ölmedi.

İyileşince, ailesi İstanbul'a gitmesine razı oldu, o da İstanbul'a giderek Yüksek Veteriner Okulu'na yazıldı ve çok geçmeden tıbbiyelilerin kurduğu Devrim Komitesi'ne girdi. Rejim aleyhindeki çalışmalarından dolayı önce tutuklandı, sonra da okuldan uzaklaştırıldı (1898). İki yıl sonra rejim ve padişah aleyhinde bir mektubunun ele geçmesi yüzünden 9 ay hapse mahkûm edildi (1900). Hapisten çıkınca zaptiyece (güvenlik görevlileri) gözaltında tutulmak üzere memleketi Diyarbakır'a gönderildi.

Ziya Gökalp, Diyarbakır'da rejim aleyhtarı çalışmalara katıldı ve gizli bir dernek kurdu. Diyarbakır'daki yöneticilerin yolsuzluklarına karşı halkın şikâyet ve direnme hareketlerine öncülük etti. Bu arada ilk eseri Şaki İbrahim Destanı'nı yazdı (1908).

İttihatçı

Meşrutiyet ilân edilince kurduğu gizli derneğin yerini ittihat ve Terakki Cemiyeti'nin Diyarbakır şubesi aldı. Bundan sonra Gökalp'ı yoğun bir parti etkinliği içinde ayrıca da Türkçülük ve dilde sadeleşme hareketlerinin öncüleri arasında görüyoruz. Gökalp yazdığı ülkücü şiirlerle çevresini büyük ölçüde etkiliyordu. Bu arada partinin genel merkez üyeliğine de seçilmişti.

Gökalp 1909-1919 arasında yazıları ve düşünceleriyle. İttihat ve Terakki yöneticileri üzerindeki etkisiyle bu dönemin düşünce ve siyaset hayatına yön veren en önemli fikir adamı oldu.

İstanbul'un işgali üzerine tutuklanarak Malta'ya sürgün edildi. Döndükten sonra bir süre Diyarbakır'da kaldı, sonra oradan milletvekili seçildi (1923).

Ziya Gökalp Ölümünden Sonra Çıkan Başlıca Eserleri

Çınaraltı, Fırka Nedir?, Ziya Gökalp Diyor ki, Ziya Gökalp Neşredilmemiş Yedi Eseri ve Aile Mektupları, Ziya Gökalp ilk Yazı Hayatı, Ziya Gökalp Külliyatı (t. kitap Şiirler ve Halk Masalları, Z. kitap Limni ve Malta Mektupları, 3. kitap Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri).
HaNıM aGa Tarih: 07.10.2009 10:49
Reşat Nuri Güntekin

Büyük Türk romancısı (1889-1956). İstanbul'da doğdu. Mahalle okulunda, Galatasaray Lisesi'nde ve İzmir Fransız Okulu'nda okudu. Darülfünun (üniversite) Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi (1912). İki yıl Bursa Lisesi'nde, sonra 1931'e kadar İstanbul'da Vefa, İstanbul, Çamlıca, Kabataş, Galatasaray ve Erenköy liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı.

Bir süre de Millî Eğitim Bakanlığı müfettişliği yaptıktan sonra (1931-1938) Çanakkale milletvekili olarak Meclis'e girdi. Dönemi sona erince yeniden müfettişliğe döndü ve Paris Öğrenci müfettişliğine atandı. 1954 yılında emekli oluncaya kadar bu görevde kaldı. İki yıl sonra hastalanarak tedavi için gittiği Londra'da öldü.

Sanatı

Reşat Nuri 1922 yılında yayımladığı Çalıkuşu romanıyla üne kavuştu. Ama ona gelinceye kadar çoğu takma adlar altında olmak üzere birçok hikâye ve bir-iki roman yazıp yayımlamıştı. Çalıkuşu uzun süre genç kuşağın elinden düşmeyen bir roman oldu. Türkiye'de bundan önceki romanların hemen hepsi batı romantizminin kötü bir kopyası idi. Reşat Nuri gerçekçi bir yol tuttu. Çalıkuşu'nda, bir İstanbul kızının, Anadolu'nun çeşitli köy ve kentlerinde başından geçenleri gerçekçi bir dille anlatıyordu.

Güntekin daha sonra, duygusal yönü ağır basan öteki büyük romanlarını yazdı (Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi). Bunları, toplumsal yönü ağır basan romanlar izledi (Yeşil Gece, Yaprak Dökümü, Miskinler Tekkesi). Anadolu kent ve kasabalarını, oradaki yaşamı, halktan insan tiplerini konu edinmeğe özen gösteriyordu.

Reşat Nuri'nin eserlerinde toplumsal olaylar ve duygusal yönler ağır basar, ama mizah da vardır. Bir ara Mahmut Yesari ile birlikte Kelebek adlı bir mizah dergisi bile çıkarmıştı (1923-1924).

Reşat Nuri Güntekin'in gerçekçiliği ve Anadolu'nun uzak köşelerine kadar uzanması bir rastlantı değildir. O, Cumhuriyet'in bir sanatçısı olarak bunu bilinçli olarak yapıyordu. Yazdığı Anadolu Notları (1936, 1966) bunu açıkça göstermektedir.

Güntekin ve Tiyatro

Reşat Nuri Güntekin, tiyatro alanına da katkısı olan bir yazardır. Onda tiyatro sevgisi, çocukluk yıllarında seyrettiği Karagöz ve ortaoyununun etkisiyle uyanmıştı. Güntekin'in, irili-ufaklı 100'den çok tiyatro eseri vardır. Yazarlığının ilk yıllarında yazdığı Hançer, Eski Rüya, Taş Parçası gibi oyunlar Dârülbedayi'de sahnelenmiştir. Daha sonra Hülleci, Balıkesir Muhasebecisi, Tanrı Dağı Ziyafeti, Bu Gece Başka Gece gibi oyunlarını yazdı ve kimi romanlarını da oyunlaştırdı: Eski Şarkı, Yaprak Dökümü.

Çalıkuşu

Öksüz kalarak teyzesinin yanma sığınan küçük Feride Fransız Okulu'nda okur. Yaramaz olduğu için arkadaşları ona «Çalıkuşu» adını takarlar. Yazları, teyzesinin Erenköy'deki köşkünde geçirir ve bu sırada teyzesinin oğlu Kâmuran'la birbirlerini severler, evlenmeğe karar verirler. Düğün günü, bilinmeyen birisi, evleneceği adamın başka kadınla ilişkisi olduğunu bildiren bir mektup gönderir. Feride düğünü bırakıp kaçar.

Önce Bursa'nın Zeyniler köyünde, sonra Çanakkale'de ve Kuşadası'nda öğretmenlik yapar. Her gittiği yerde güzelliği başına dert açar. Aşık olup kendisini rahatsız edenlerden kurtulmak için durmadan yer değiştirir. Son gittiği yerde, kendisini koruyan iyi kalpli yaşlı bir hekimle, Hayrullah Bey'le evlenir. Ama bu, sözde bir evliliktir, sırf onu korumak için yapılmıştır.

Feride anılarını hep bir günlüğe yazmıştır. Hayrullah Bey eline geçen bu defteri bir zarfa koyarak, öldüğü zaman bunun Kâmuran Bey'e verilmesini vasiyet eder. Hayrullah Bey'in ölümünden sonra Feride İstanbul'a döner ve zarfı Kâmuran'a teslim eder. Bunun üzerine gerçek anlaşılır, iki genç yaptıkları yanlışı anlayarak evlenirler.

Başlıca Eserleri

Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Gizli El, Akşam Güneşi, Bir Kadın Düşmanı, Yeşil Gece, Acımak, Yaprak Dökümü, Kızılcık Dalları, Gökyüzü, Eski Hastalık, Ateş Gecesi, Değirmen, Miskinler Tekkesi, Kavak Yelleri, Son Sığınak, Kan Davası.