Fotoğraflarda Satılsın Artık - Fotoğraflarda Satılsın Artık Hakkında - Oktay Çolak

Dört yıl önce Amerika’ya gittiğimde, bir gazete köşesinde fotoğraf satan galeriler fuarından bahseden kısa bir haber okumuştum. Fuar üç gün boyunca açık kalacak ve dünyanın değişik ülkelerinden katılımcı galeriler, sattıkları eserleri toplu halde sergileyeceklerdi. O güne kadar böyle bir etkinlikten haberim olmamıştı. Elime geçen bu fırsatı değerlendirip, üç gün boyunca fuara gitmiştim. İzlenimlerimi de, dergimizin Temmuz 2004 sayısında siz fotoğraf dostları ile paylaşmıştım.

Fotoğraf satan galeriler fuarı, her yıl dünyanın altı ayrı şehrinde tekrarlanıyor. En kapsamlı fuar, Kasım ayında Paris’de düzenleniyor. Son yapılan fuara yaklaşık 130 ayrı galeri katılmıştı. Amerika’da ise üç ayrı şehirde aynı nitelikte fuarlar gerçekleştiriliyor. New York’taki Şubat, Los Angeles’taki Nisan ve San Francisco’da ki de Temmuz ayı içerisinde yapılıyor. Yeni öğrendiğim ve tarihini net olarak bilmediğim bir diğer fuar ise, Madrid’de düzenleniyor. Altıncı fuar ise Londra’da Mayıs sonu Haziran başında yapılıyor.



Londra Fotoğraf Fuarı

İlk kez gezme şansını bulduğum Londra Fotoğraf Fuarı diğer fuarlara göre daha küçük boyutlarda organize edilmişti. 43 galerinin katıldığı fuarda, 34 farklı ülkeden, 400 sanatçının fotoğrafları satışa sunuldu. Üç yıl önce San Francisco’da gezdiğim fuarda 81 katılımcı firma ve çok daha fazla sayıda sanatçı olmasına rağmen, ne yazık ki bir Türk fotoğrafçının ismine rastlayamamış ve çok üzülmüştüm. Küçük bir hamle ile bir sonraki fuara katılma şansı yakaladığımda da bu konuda bilgi eksikliğimizin olduğunu düşünmüştüm. Bugün Londra fotoğraf fuarında ise dört Türk fotoğraf sanatçısının ismi ile karşılaştım. Belki bilgilerini biz fotoğraf severlerle paylaşırlar diye de adlarını vermek istiyorum. Sanatçılarımızın isimleri soyadı sırasına göre; Haluk Akakça, Bülent Şangar, Evren Tekinoktay ve Nazif Topçuoğlu’dan oluşuyor.

Bu yıl Londra fuarında daha çok 1970’den sonrayı ele alan bir yaklaşım vardı. Yetkililer, bu eğilimin asıl amacını; fotoğrafın ilk yıllarından beri isim yapmış ve eserleri satılan sanatçılar yerine, gençlere fırsat vermek ve önlerini açmak şeklinde açıklanmışlardı. Genç sanatçılar adına hoş bir yaklaşım olduğu kuşkusuz. Fuarı gezince bir çok yeni isim ve değişik eserle de karşılaşınca, amacın kısmen de olsa gerçekleştiğini düşündüm. Gördüğüm eserlerden, bazıları beni çok heyecanlandırırken, bazıları ise hatayla buraya konuş diye düşünmeme neden oldu. Çünkü buna benzer fotoğrafları kazayla çektiğim zaman, genellikle biriktirmiyorum. Bir gün elediğim fotoğrafların, beğendiklerimden daha fazla pirim yapabilirliği hiç aklıma gelmemişti doğrusu.



Fotoğraf Borsası

Tabi, biraz da işin şakasındayım. Serbest piyasa ekonomisinde “ürüne ve değerine tüketici karar verir” kuralını ben de biliyorum. Bu tarz eserler, sanat severler tarafından rağbet görüyor ve satılıyorsa da diyecek fazla bir şey yok galiba. Fotoğrafı satın alan kesimin bilinçli mi yoksa gelişigüzel mi talepte bulunduğu tartışmasına girmek yerine, “parayı veren düdüğü çalar” deyimini hatırlatmakla yetinmek istiyorum. Türkçemiz çok zengin, her konuya uygun bir özdeyişimiz var. Eee ne demişler “zevklerle renkler tartışılmaz”. Evet bazı dostlar bu kadar esnek olmama şaşabilir ama burası da dünya fotoğraf borsası, saygı duymak gerek.

Fuarda birkaç galeri sahibi ile sohbet etme fırsatı buldum. Fırsat bu fırsat deyip, fotoğrafın satılabilirliği üzerine sorular sormaya başladım. Aslında, çoğu bildik cevaplar verdi. Ama birkaç cevap diğerlerinden daha farklı ve ilginçti. Örneğin, “eserlerini satacağınız sanatçıyı nasıl tespit ediyorsunuz?” soruma, “Fuarları, bienalleri, sergileri takip ediyoruz. Eğer değişik eserlerle karşılaşır, satabileceğimize inanırsak, sanatçı ile bağlantıya geçiyoruz. Bu durum fotoğraf sanatçılarının daha aktif olmasını gerekli kılıyor.” şeklinde bir cevap aldım. “Ayranım olsun sinek Bağdat’tan gelir” sözü burada işe yaramıyor.

Aktif sanatçı, aynı zamanda kendi reklamını yapan sanatçı anlamına geliyor. Fazla reklam, fazla tanınmayı, paralelinde getirirken, aynı zamanda popülariteyi de artırmış oluyor. Böylece eserler gündemde yerlerini korurken, bir yandan da sanatçı markalaşmaya başlıyor. “Peki ama, ürünleri iyi olup bunları imkansızlıkları yüzünden sergileyemeyen ve uluslararası platformda sunamayan gençler için ne düşünüyorsunuz?” soruma aldığım cevaplar ise genelde aynı olup; “şanslı olanın işine bir yerde mutlaka denk geliyoruz” şeklindeydi.

Bir diğer yaklaşım ise, galeriler genellikle diğer ülkelerdeki meslektaşları ile diyalog kurmayı ve bu onların önereceği sanatçılarla çalışmayı seçmeleri idi. Daha sağlam ve problemsiz bir yol olduğunun da altını çizdiler. Aslında pek de haksız sayılmazlar. Sanatçı kesimi, ne de olsa kaprislidir ve zaman zaman çekilmez olabilirler. Özellikle ürün gönderiminde çok büyük problemler yaşadıklarını, sanatçıların, transfer konusunda yeterince titiz davranmadıklarını vurguladılar. Bir galeri, diğer galerinin halinden daha iyi anlar anlayışı hakim. Aynı işi yaptıklarından, işin püf noktalarındaki deneyimlerini paylaşıyorlar. Ayrıca, bir ülkede eseri satılan sanatçının, başka bir ülkede de eserinin satılmaya başlamış olması, sanatçının maddi kazanımının yanında, her iki galerinin de işine geliyor.

“Henüz bir galerisi olmayan ülkelerde yaşayan sanatçılara öneriniz nedir?” bu soruya ise sadece gülücükle cevap alabildim. Bu gülücükten sonra “peki henüz bir galeri ile bağlantı kuramayan gençlere ne önermeliyiz?” Tabi bu soruyu sormadan da geçemedim. O zaman da daha klasik ve herkesin bildiği garip cevaplar geldi. Bizim galerilerimizin adresleri her yerde var. İstiyorlarsa bize eserlerini yollayabilirler. Biz gelen eserleri değerlendiriyor, eğer satabileceğimize inandığımız eserlerle karşılaşırsak da, sanatçı ile bağlantıya geçeriz. “Peki ama bir yılda ortalama ne oranda başvuru oluyor?” Tabi net rakamlı bir cevap alamadığım bu soru için hafif bunalmış olduklarını gözlemledim. “Eline makine alan fotoğraf çekiyor ve çok kısa bir süre sonra olgunlaştığını düşünüp fotoğraflarını bize gönderiyorlar. Böyle bir durum zamanımızı boşa harcamamıza neden oluyor.” Bu da işin cilvesi olsa gerek deyip, gülüşüyoruz.



Fotoğrafçı Menajeri

Galeri sahiplerinin genelinde, sanatçı ile direkt temasa girmeme eğilimini sezinledim. “Peki, endirekt yol nedir?” diye sorduğumda ise aracı kişi veya firmalardan bahsettiler. Hani ünlü futbolcuların menajerleri var ya, işte fotoğrafçılarında menajerleri olması gerek. Bu cevabı verirken de çok ciddi bir tavırda olduklarının altını çizmek istiyorum. “Sanatçının üreteceği ürüne kafa yorması gerek. Eser satmak, para kazanmak farklı bir iştir. Ona zaman ayırmak demek, asıl yapacağı işe daha az zaman ayıracak anlamına gelir ki, bu da sanatçının verimini düşürür. Bu yüzden, sanatçının eserini satmakla uğraşması yerine, bu işi profesyonel şekilde yapan kişi ya da kurulumlarla bağlantı kurması, daha doğru bir yoldur. Elinde işlerle kurumumuza başvuran sanatçılar ile çalışmak yerine, aracı firmaları tercih eden ve olaya daha profesyonel bakan sanatçıları tercih etmekteyiz.” şeklindeki açıklamalar, bizde de bir takım değişikliklerin zorunlu olduğunu doğruluyor.

Ülkemizde fotoğraf satarak hayatını sürdüren bir galeri bile yok. Bu gerçeği söyleyemediğim gibi, fotoğraf sanatçılarının eserlerini pazarlayan kurum ya da kuruluş da yok diyemedim. Son zamanlarda bir takım girişimlerin varlığını göz ardı edemeyiz. Ama bunlar henüz yeterli değil ve artık bu işe daha ciddi yaklaşmak gerek. Bu hamleyi, kim, nasıl ve ne zaman yapacak doğrusu bilmiyorum ama birilerinin bu işe el atması şart. Yoksa yıllarca yaptığımız gibi, kendimiz çalıp kendimiz oynamaktan öteye geçemeyeceğiz.

Ayrıca, Türk fotoğrafını uluslararası boyuta taşımadan önce, ulusal boyutlarda bir pazarın oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle ülkemizde fotoğrafı alıp duvarına asan bir kitle olmalı ki, bir galeri ayakta durabilsin ve uluslararası etkinliklere katılabilsin.

Son yıllarda ki gözlemlerime dayanarak, ülkemizde de artık insanların fotoğrafı, resim gibi yatırama değer meta olarak görmeye başladığını sevinçle söyleyebilirim. 2004 yılında açtığım sergide fark ettiğim bu durum, daha sonra birçok dostumun sergisinde de benzer nitelikte devam etti. Bir galeri olmadan bile, bugün Türkiye’de de fotoğraf satılmaya başladı. Gecikmiş olmasına rağmen, şu günlerde olayın ciddi bir boyutta ele alınması gerekiyor. Ticari ve reklam fotoğrafı çekerek, geçimini fotoğraftan sağlayan birçok fotoğrafçının olduğunu da biliyoruz. Ayrıca, stok fotoğrafçılığında iyi gelir elde eden sanatçılarımız da var. Ne yazık ki ülkemizde, geçimini fotoğraf sanatından kazanarak, hayatını sürdüren birileri yok, henüz! Ama bu yarın olmayacak anlamı taşımıyor elbette.



Sorun Üretmekte Değil, Tanıtım ve Pazarlamada

Düşünüyorum da, fotoğrafın bana kazandırdığı çok şey var. En önemlisi, dünyanın değişik yörelerini görme ve kültürleri yerinde tanıma şansını yakalamış olmamdır. Seyahatler esnasında, bulunduğum ülkenin fotoğrafa yaklaşımını irdelemek ise en keyif aldığım uğraşların başında geliyor. Türk fotoğrafının dünya standartlarının gerisinde olmadığını, bu gözlemleri zevkle yapan bir kişi olarak gururla söyleyebilirim. Ayrıca iyi noktada olduğumuz konusunda da yanlı değil oldukça gerçekçi yaklaştığımı düşünüyorum. Hem doğrudan, hem de deneysel anlamda iyi eserler üreten fotoğraf sanatçılarımızın sayısı oldukça fazla.

Akademi de olmam nedeniyle de, genç fotoğrafçı arkadaşlarımızı yakından takip etme şansına sahibim. Öğrenci arkadaşlarımın bir çoğunun iyi iş üretme konusunda sorunu yok, sorun işi anlatma bölümünde başlıyor. Bir sanat eserini anlatmaya ne gerek var, kendisi konuşuyor zaten, yaklaşımı doğru olmakla birlikte herkesin bu dili biliyor olduğunu düşünmek ise yanlış bir yaklaşım olur kanaatindeyim. Problemin, fotoğraf üretiminde değil, sunumunda, tanıtımında ve pazarlama kısmında olduğunu söylemek her halde yanlış olmaz.



Nereye İmza Atmalı?

Buraya kadar olan bölümde bir galeri ile nasıl bağlantı kurulabilir konusuna değindik. Şimdi ise bir takım teknik konulara değinmek istiyorum. İlk olarak fotoğrafta imza konusuna değinelim. Türkiye’de bu soru ile bir kaç kez karşılaşmış, cevap konusunda bir mutabakata varamamıştım. Ressam eserini bitirir ve üzerine direk imzayı atar. Peki, “fotoğrafçı imza konusunda ne yapmalı?” Bu soruyu sorduğum galeri sahipleri genelde aynı cevabı verdi. Fotoğrafta imza konusu birkaç şekilde var. En yaygın olanın, fotoğrafın arkasına atılmakta olduğunu öğrendim. Galeriler sanatçıdan eseri talep ederken, eserleri imzalı istedikleri gibi, eseri satıldığında fotoğrafçıya imzalatma yolunu seçebiliyorlar.

Sanatçının adı, tarih, imza ile birlikte, eserin basım tekniği, kağıdın cinsi, adet sınırlaması varsa kaç adet basıldığı ve mevcut eserin kaçıncı baskı olduğunu belirten nitelikte bir künye fotoğrafın arkasına yapıştırılıyor. Düşük oranda tercih edilen bir diğer yol ise, imzanın görüntünün üzerine atılması. Kağıdın cinsine bağlı olarak, kurşun kalem tercih edildiği gibi permanent kalem de tercih edilmekte. Diğer bir yöntem ise, baskı yapılan kağıt boyutu, görüntüden bir miktar daha büyük olarak belirleniyor ve görüntünün alt kısmında bırakılan beyaz bölüme imza atılıyor. Siyah paspartu kullanımında, alt bölümde, üzerinde imza olan beyaz bir şeridin varlığı, kısmen rahatsız edebilir. Bir yandan da günümüzde insanların kaliteden önce markayı okuyarak ürünü talep etmelerini düşünürsek, böyle bir rahatsızlıktan söz etmeye belki de gerek bile yok. Son olarak da paspartu üzerine atılan imza yöntemini öğrendik. Bu yöntemin ise pek tutulmadığını vurgulayan firma sahipleri, paspartunun kolayca başka bir fotoğrafta kullanımından doğabilecek hatayı dile getirdiler. Ayrıca fotoğrafa imza atmanın kalemle değil, çekilen fotoğrafla olacağını vurgulayan sanatçıların varlığını olaya daha ciddi yaklaşmamız, asıl imzanın bu olduğu fikrini doğrular nitelikteydi.



Mutlaka Fotoğraf Kağıdı mı Olmalı?

Bir diğer soru ise müzelerin fotoğraf kağıdı konusundaki titizliklerinin ve standartlarının neler olduğu sorusu idi. Özellikle renkli kağıt kullanımı konusunda, renk piksellerinin ömrü ve oluşabilecek renk sapması konusunu dile getirdim. Aldığım cevaplar, renkli kağıtların müzeler tarafından kabul gördüğü mahiyetindeydi. Hatta bazı galeri sahiplerinin mümkünse değişik kağıt kullanımını önerdiklerini ve müşteriye bu değişiklikle daha kolay satış yaptıklarını bildirmeleri karşısında biraz şaşırdım doğrusu. Özellikle tuval desenli kağıtların fotoğrafa daha değişik bir hava kazandırdığı ve bazı müşteriler tarafından çok beğenildiğini vurguladılar. Bu durum, “farklı olmanın” fotoğrafı da etkisi altına almış olduğunu bir kez daha görmeme yaradı.



Peki Sergileme…

Değinmek istediğim bir diğer konu ise, sergileme teknikleri. Türkiye’de genellikle klasik sergileme yöntemi uygulanıyor. Siyah paspartu ve siyah çerçeve, camlı ya da camsız. Doğrusu Amerika’daki ilk izlenimimde de bu yöntemin tutulduğunu görmüştüm. Fotoğraflar, 45 derece kesme paspartu, genellikle camlı ve siyah dar çerçeve kullanılıyordu. Ama Londra’da durum biraz daha değiştiğini gördüm. Amerika’da daha çok fotoğrafta isim yapmış, tarihe geçmiş ünlü kişilerin fotoğrafları sergileniyordu. Böyle bir durumda klasik yöntemin uygulanıyor olması da kaçınılmaz sorun. Londra’daki fuarda tema, 1970 sonrası fotoğraf sanatçılarını ele alıyordu. Durum böyle olunca, sergileme sisteminde de bir takım değişiklik yapılmış oldu. Günümüzde, değişim çok popüler ve sanatta yerini bulması hem çok doğal hem de çok kolay oluyor. Sanatçıların değişime diğer kişilere oranla daha yakın olması bu geçişi daha da kolaylaştırıyor.

Sergileme konusunda en yaygın yöntem, fotoğrafın çok ince bir alüminyum levha üzerine yapıştırılarak sergileniyor olması idi. Bazı fotoğraflar sadece böyle sergilenirken, bazıları cam şeffaflığında plastik koruyucuyu tercih etmişlerdi. Yöntem foto blok tekniğini andırır nitelik taşırken, silindirleri olan bir makine kullanılırken, özel yapıştırıcılara da ihtiyaç duyulduğunu öğrendik. Bu yöntem on yıla yakın bir süredir kullanılıyor ve bir çok galeri tarafından da kabul görmüş gibiydi.

Fuarda, klasik sitemi tercih eden yanında, resim çerçeveleri gibi oldukça gösterişli çerçeveleri kullanan galerilerle de karşılaştık. Çerçevelerin enleri konusunda belli bir standarttan bahsetmek oldukça zor. Çerçevelerin enleri 2 cm ile 10 cm arasında değişiyordu. Renk olarak ise genellikle siyahın tercih edildiği net bir şekilde görülüyordu. İkinci derecede tercih edilen ise ahşap çerçevelerdi.



Bir de Fiyatlar Var

Son olarak fotoğrafların satış fiyatına değinelim. Bu konuda oldukça değişken rakamlarla karşılaşmak mümkün. Minimum 1.000 sterlinden başlayıp, 175.000 sterline kadar yükselen fiyatlar vardı. Fiyatlandırma konusunda nasıl bir yöntem kullanıldığı konusu ise karmaşık bir konu. Net cevap ise, durumun sanatçıdan sanatçıya göre değiştiği şeklinde idi. Fiyatlar baskı adetine getirilen sınırlamaya bağlı olarak da artış gösteriyor. Bazı sanatçılar eserlerine baskı sınırlaması getirmezken, bazıları ise üç ile yirmi arasında değişim gösteren baskı sayısı ile eserlerine sınırlama getiriyorlar. Örneğin beş adet sınırlamasında ilk eser daha düşük fiyata satılırken, son baskı en yüksek değerde alıcı buluyor. İstisna da olsa bazı galeriler her baskı için aynı fiyat talebinde bulunuyorlar. Satış fiyatları konusunda yorum yapmak yerine, birkaç fotoğraf altyazısını yayınlayarak yorumu sizlere bırakıyorum.


Oktay Çolak

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 318
favori
like
share