Evler şimdiki gibi konforlu ve geniş değildi…
Yün döşek, yün yorgan ve yer yataklarımız vardı…
Ev sobasının közüne attığımız patatesler ve üstüne attığımız kestaneler ne hoş koku yayardı…
Belli bir döneme kadar televizyon yoktu, televizyonun olduğu dönemde de sadece TRT-1 kanalı vardı…
Radyolar 37 ekran TV kadardı ve bu radyolarda uzun dalga, orta dalga ve kısa dalga vardı…
Koca mahallede telefon bir kaç tane kadardı…
Siyah taş plaklar, kasetler vardı…
Mısırlar Yağ tenekesinden yapılmış üstü delikli aparatlarda patlardı…
Daha otoriter annelerimiz ve babalarımız vardı. Kardeşlerimizle gürültülü şekilde oynadığımızda annemiz gözleriyle bir kere bakardı…
En mutlu olduğumuz an yatmaya doğru idi yataklar yere serilir babamız bizimle güreş yapardı…
Odalarda tahta divanlar vardı, evin içinde saklambaç oynarken veya suç işlediğimizde saklanmaya yarardı…
Annemizin yaptığı yemeklerin çaktırmadan tadına bakardık ama o bizi hep yakalardı…
Ailenin ekonomik durumu kötü ise her şey ölçüyle alınırdı...
Büyük kardeşlerin giyecekleri ileride küçüklere giydirilmek üzere saklanırdı…
Annemizin yaptığı un bulamaçları un helvalarının Tadı bir başkaydı…
Soba bir oda da yanardı tüm aile o odadaydı…
Pazar günü Çamaşır leğenleri sırayla dizilir ve çamaşırlar yıkanırdı…
Banyo da Pazar günleri yapılırdı. Çünkü banyo sobası o gün yakılırdı…
Kocaman kalıplı yeşil renkli garlı sabunlarımız vardı…
Banyodan çıktıktan sonra en büyük zevkimiz yanan sobanın yanına kıvrılıp uyumaktı…

Her yılın belirli dönemlerinde beli başlı işler yapılırdı…
Komşuların bir araya gelip yardımlaşarak yaptığı tel şehriye, tarhana ve yufka ekmekler,
Salça yapmak için; kasalarla gelen ve çuvallara konup ayakla ezilen domatesler,
Biber salçası yapmak için; elle çekilen et kıyma makinesine atılan çuvallar dolusu kırmızıbiberler,
Bir kış üzerinde yatılan yorgan ve döşeklerden havalandırma veya yıkanma amacıyla çıkarılan yünler,
Yine belirli bir dönemde kalaylanmak amacıyla bakırcılar çarşısına gönderilen bakır kaplar,
Kış gelmeden baş bulgur, orta bulgur ve yarma yapmak için kaynatılıp değirmene gönderilmek üzere alınan çuval dolusu buğdaylar,
Yine Kış gelmeden alınıp kapının önüne yığılan ve eve taşınan kömür ve odunlar vardı…

Siyah önlüklerimiz, Beyaz tebeşirler, keçeli silgilerimiz vardı… Sınıflarımız sobalıydı…
Okulun hademeleri sobayı biz daha sınıfa girmeden yakardı…
Tahtanın sağ üst köşesinde eksik olmayan, konuşanlar listesinde genelde ismimiz yazardı…
Okul çıkışında halka tatlı, elma şekeri, leblebi tozu satan satıcılarımız vardı…
Bizim dönemlerde öks, sbs, dershane, özel öğretmen yoktu, çocuklara yarış atı muamelesi yapılmazdı…
Tek derdimiz okula gitmek, bahçede koşuşturmak, Annemizin sıcak tarhana çorbasını içmek ve uyumaktı…
Kaynak kitap olarak Cilt cilt ansiklopedilerimiz; başköşede yer kaplardı…
Köşeleri kıvrılmış defterlerin köşeleri tahta mandalla tutturulur ya da yatağın altında sabaha kadar bırakılırdı…
Kiralık bisiklet alanlarımız vardı, sokaklarımız çamurlu ve dardı…
Mahallede bir kişide top olurdu, tüm mahallenin çocukları o topla oynardı…
Evdeki eski bezlerden, kullanılmayan yünlerden kız çocuklarına bebekler yapılırdı…
Bayramlarda büyüklerin elleri öpülür; Tüm çocuklar sabah erken yollara düşüp şeker toplardı…
Yakın misafirlerin çocuklarına minik hediye paketleri ve harçlıklar dağıtılırdı…
Bayrama özel mahalle bakalı çatpat, mantar tabancası, atom vs. satardı…

Vurdulu kırdılı filmlerin yoğun olarak oynatıldığı sinemalarımız,
Her akşam yatmadan önce zevkle okuduğumuz romanlarımız,
Çıkarsızca kurduğumuz dostluklarımız,
Akşam geç saatler kadar çığlık çığlığa oynadığımız saklambaçlarımız,
Yakan top, İp atlamak, Misket, Seksek, istop, Japon kale, top saydırma gibi oyunlarımız,
Mahalle arasında top oynarken komşunun camını kırıp kaçmalarımız,
İnternetsiz çamurlar içerisinde kahkahalı oyunlarımız,
Su birikintilerine bastığımız için kurumayan paçalarımız,
Komşuların zilini çalıp saklanmalarımız,
Kar yağdığında kaymak için tahta kızaklarımız,
İyileşmeyen diz kapaklarımız,
Özene bezene yazılan mektuplarımız,
Baharda topladığımız kır çiçeklerimiz,
Evimizin bahçesinde beslediğimiz civcivlerimiz,
Uzun tahta çubukları at niyetine kullanarak yaptığımız yarışmalarımız,
Oyundan yorgun düşüp yatağa girer girmez uyumalarımız vardı…

Babamız akşam çikolata getirsin diye yalancıktan hastalanırdık.
Bir tahtaya çaktığımız çivilerle ve madeni para ile maçlar yapardık.
İsim şehir hayvan oynardık, bazen buna aileleri de katardık.
Kâğıt üzerinde 1 den 9 a kadar rakamlar yazıp trencilik oynardık.
Tahta sapanlarımızla kuş avına çıkardık.
Çamurdan kaplar yapardık.
Telden yapılan arabalar, kolyeler, yüzükler, bilezikler idi bizim oyuncaklarımız…
Biten Kibrit kutusunun iki ucuna iplik bağlayarak telefon yapardık.
Yine kibrit kutusu havaya atılarak yerde dik durması sağlanarak saymacasına oyun oynardık.
Biten iplik makaralarını atmazdık; telden yaptığımız arabalara tekerlek yapardık.
Gazete kâğıdından; uçak gemi, şapka, saat, boru, külah yapardık.
Asıl ilginç olanı, bu oyunların bir sezonu vardı, bir anda tüm mahalle aynı oyunu oynardık.
Ama kimin başlattığını asla bilemezdik.
Bir gün sabah uyanırdık, bakmışız ki “develeme” sezonu açılmış veya “misket” sezonu açılmış…

Çocuklukta aklıda kalanların hiçbirisi
Şimdilerde yok!
Yaşananlar tatlı bir anıdan ibaret…
Çok şey değişti!
Elbette ki değişecek!
Biz çocukluktaki biz değiliz ki!
Yaşananlar değişmiş çok mu?


MEHMET ORHAN DURDU

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 293
favori
like
share
HaNıM aGa Tarih: 08.10.2009 13:19
teşekkürler keşke çocuk kalsaydım...