Küçük oğlunu sırtına bindirmiş, değneği koltuğuna sıktırmış, bir yandan yün eğirir, bir yandan öküz güder. Bir de sessiz sessiz ağlar.



Kocasından altı aydır haber alamadı. Kimisi der «Allamanyada evlenmiş, orada kalacakmış. Kimisi de Durali'den hayır yok, Zelha gelin başının çaresine bak.. »



«Nasıl bakayım başımın çaresine? Ne yapayım, nereye gideyim? Söz üstüne söz verdi dürzü, çabuk gelirim dedi. Para kazanırım, ilerde işimizi düzeltiriz dedi. Ben de inandım, ne edeyim? Gitti de gelmeyiverdi. Köyde rezil oldum, herkesin ağzına düştüm. Ah kara yazım benim..»



Gene başladı, ağlamaya. Gözlerinden siyil siyil yaşlar akıyordu. Yünün ucunu göremez oldu. Elinin tersiyle göz.lerini sildi, öküzlere bakti,



- Doo haa! diyerek koştu. Öküzler yeşil ekinlere uzanmışlardı.



- Gıız! diye bir ses geldi köyden. Zelhaa! Öküzlerine iyi bak. gelirim sonra yanına!



«Hıh, yaşamıyasıca! Nasıl görüverdin hemen? Taş gibi söyler şuna bak. Koca deyyus...»



Selim ağanın sesiydi. Dam başına dikilmiş. Tarlalara aşağı bakıyordu. Hark tüü! diye yere tükürüp ayağı ile ezdi.



- Dürzü kızı, diye söylendi. Ne işi var oralarda bilmemki? Yoraz arar besbelli. Kocasıdı iyice hınzır!



Zelha bunları duymadı. Öküzleri çayıra aşağı sürdü.



«Ah sahapsızlık, ah ersizlik... Önüne gelen çatar. Önüne gelen laf vurur. Bir geliverseydi dünya gözüyle. Bir kurtulsaydım şu yalnızlıktan...»



Durdu, fengireyi hızla döndürüp sarkıttı aşağı. Bir tutam yünü eğirdi. Arada öküzlere bakıyordu.



- Höös dah! Diye bağırdı.



Oğlu sırtında kımıldanıp duruyordu.



- Uyandın mı Ali? diye sordu.



Ali cevap vermedi. Gözlerini açıp kapadı. Sonra yüzünü öbür tarafa döndü.



- Ule Ali, bak nereye geldik yavrum? Uyan gayri hadi:



Ali kafasını kaldırdı,



- Bobam geldi mi ana? diye sordu.



Her gün uyanınca böyle sorardı. Zelha gelin de cevap bulamayıverirdi. Gene ne diyeceğini bilemedi.



- Yok yavrum, diye içini çekti.



- Niye gelmedi ana?



- Gelecek yavrum. Az daha bekliyelim, gelecek...



Kasaba yoluna baktı. Kayalık tepenin üstünde, uzaktan insan burnu gibi kıvrılıp kaybolan bir ağartı vardı. Kimbilir kaç kez bakmıştı oraya. Baka baka ezberlemiş. Durali bir gün oradan çıkıverecek gibi gelirdi. Öyle canlıydı ümidi. Gerçekle yalan arası, ama gerçeğe daha yakın bir duygu, içinde büyür büyür, sonra birden kayboluverirdi.



- Gelecek Alim, dedi. Aha o yol var ya, boban oradan çıkıp gelecek. Az daha bekliyelim.



Oğlan gözlerini iri iri açmıştı.



- Ana, dedi. Bobam gelirken bana ne getirecek?



- Leblebi getirecek, şeker getirecek... Her şey getirecek.



- Ah bi gelse ana...



- İnşallah yavrum,



Zelha kadın güdük öküzün karşısına boz eşeği koşmuş, arpalıktaki kısık tarlada çift sürüyordu. Yorulmuştu iyice.



- Doo çüşş... dedi. öküzle eşeği durdurdu. Gözünü toprağa dikti. Bir zaman soluklandı. Çaput yığını urbalarının altında sarkık göğüsleri, zayıf omuzları kalkıp kalkıp iniyordu.



- Uhh Allah! dedi. Kuru yüzü buruştu. İçinde bir yer eriyor,boşalıyor gibiydi. Köşeye doğru baktı? Kerğiş yığını evler boz bir yıkıntı gibi görünüyordu. Soluk bir dünya idi.



- Ne bu çilem, diye söylendi.



Kocası dört yıldır askerdi. Son mektubu Yemenden gelmişti. Altı aydır hiç bir haber yoktu. Ne künyesi geliyordu, ne adı duyuluyordu. Köy imamının dediğine göre Yemende dehşetli savaşlar yapılmıştı. Gök Hüseyin vurulsaydı şimdiye kadar şubeden kâğıdı gelirdi. Gök Hüseyin sağdı, bir gün çıkıp gelecekti.



- Haniydi, diye söylendi Zelha kadın. Bir geliverseydi..



Dünya gözüyle bir görseydim. Oh Allahım, kurban olayım yeter gayri... Köy yerinde çok zor ersizlik, sahapsızlık... İliğim kemiğim kurudu. Yolla gayri Gök Hüseyini.



Gözlerinden siyil siyil yaşlar akmağa başladı. Dünya bulandı, dağlar düzler birbirine karıştı. Kimi yerler uzadı, kimi yerler kısaldı. Zelha kadın toprağa oturuverdi. Çalışacak gücü kalmamıştı.



Ahlat ağacının gölgesinde oynayan Selim oğlan baktı,



- Anaa! diye koşarak geldi. Ne oldu ana? Gene hastalandın mı?



Zelha kadın başını dizlerine dayamıştı, doğruldu.



- Yok oğul, dedi. Bir şeyim yok.



— Çifti ben süreyim mi?



- Süremezsin, daha küçüksün.



- Büyüsem sürerim, değil mi ana?



- Elbet...



Anasının alaca başörtüsüne baktı,



- Bobam gelecek değil mi ana? Dedi.



- Gelecek oğlum.



- Ne zaman gelecek?



- Bakalım... Yakında gelir inşallah.



- Gelince çifti o sürer değil mi ana?



- Elbet...



- Sen de evde oturursun, bize yimek pişirirsin.



- He.



- Ana bobam gelirken bana ne getirecek?



- Leblebi getirecek, şeker getirecek... Her bir şey getirecek.



- İyi. Bi gelse bobam, ah bi gelse...



- İnşallah yavrum.



Zelha kadın gözlerini kuruladı. İlerde, kayalık tepede kasaba yolunun dirsek yapıp gözden kaybolduğu ağartıya baktı. Kimbilir kaç kez bakmıştı oraya, iyice ezberlemişti. Bakmasa bile görürdü. Gök Hüseyin bir gün oradan çıkıverecek gibi gelirdi ona. Öyle bir duygu vardı içinde. Gerçeğe yakın bir düş gibi, güçlü bir duygu.



- Gelecek oğlum, dedi. Aha o yol var ya, bobam oradan çıkıp gelecek. Az daha bekliyelim.



Selim gözlerini iri iri açtı, yola baktı,



- Ben gidip karşılarım değil mi ana?



- Elbet... Hadi şimdi git de oyna. Emme uzaklaşma, ben çağırınca hemen gel.



- Olur ana, gelirim.



Zelha kadın arkasından baktı "Yavrum... diye söylendi. Bobasız büyüyen yavrum. Kara yazılım...”



Zorlukla doğrulup hayvanlara deh dedi. Kara saban toprağı cansız cansız yırtmağa başladı.



Eğri Ahmet çiftten dönüyordu. Eşeğe binmiş, öküzleri önüne katmıştı. Yan yan baktı, yamuk yüzü ışıdı,



- Zelhaa! diye seslendi. Geleyim de yardım edeyim mi? Çiftini ben süreyim mi?



Zelha kadın kızdı,



- Yok, dedi. Git işine!



- Kız valla iyi sürerim bak. Gök Hüseyinden iyi sürerim hem de. Zelha kadın cevap vermedi. Boğazına bir yumruk tıkanır gibi oldu. Yüzüne kan doldu. Döndü oğluna baktı,



- Selim! Gel buraya! diye bağırdı.



Çocuk koşarak geldi.



Eğri Ahmet eşeğin üstünde he he he... diye güldü. Sonra bacaklarını sallıyarak uzaklaştı.



- Dürzüü! diye bağırdı arkasından. Sen de adam oldun da bana taklaşırsın he mi? Eğri köpek!



Sesi kayalarda yankılandı.



Selim korkmuştu,



- Ne oldu ana, ana ne oldu?



- Yok birşey oğlum, git oyna hadi.



«iyi sürermiş... Eşşek oğlu eşşek! Komam ben onu sende. Uyuz köpek! Hı...»



- Dah!



Sinirden kaskatı kesilmişti.



«Deyyusun zoruna bak! Maccalı karın mı sandın beni, kapıların iri? Ulen sen de adam oldun he mi? Alçak! Utanmaz rezil...»



Yutkunup boğazındaki kabartıyı dağıtmaya çalıştı. Ağlamamak için kendini tutuyordu. Sonunda boşandı.



"Ne bu başıma gelenler, ne bu benim çektiklerim? Yeter gayri allahım, sen bilirsin... Uuf, uf!»



Olduğu yere oturdu. Gözlerini kasaba yolundaki ağartıya dikti.



Zelha kadın ağlıyordu.



Ali,



- İndir beni ana, dedi. indir yürüyecem.



Yürüyemezsin oğlum, buralar dikenli. Ayaklarına diken batar.



- Yok ana ben büyüdüm, batmaz.



- Büyümedin oğlum, daha küçüksün.



- Büyüyünce öküzlerimizi ben güderim değil mi ana?



- Elbet. Bir büyüsen ah...



- Bobam gelinceye kadar büyür müyüm ana?



Zelha gelin cevap veremedi. Yutkundu.



- Bilmem,dedi. O zamana kadar gelir boban yavrum. İnşallah gelir.



Öküzleri çayıra saldı. Söğüt ağacının gölgesine oturdular. Zelha gelin yün eğiriyordu.



- Uzaklara gitme Ali, dedi. Suya düşüverirsin, buralarda oyna.



- Düşmem ana, korkma.



Aşağılardan çocuk sesleri geliyordu. Ali bir iki gezindi. Yalnız başına ne oynasın? Anasının dalgınlığından yararlandı, usulca yürüdü, çocukların yanına gitti.



Uzun Hamit hendeğin kıyısına yüzükoyun uzanmış Zelha gelini gözetliyordu. Yere yapışmıştı iyice. Soluyup duruyordu. “Ulen Zelha gelin, gel buraya. Kocan yok, özlemişsindir işte. Gel hadi, kimse görmez, gel...”



- Zelha gelin...



Başını kaldırıp baktı, bu da ne? Bir fısıltı duymuştu. Korkuyla doğruldu. İki yana baktı.

- Zelha gelin.. Canımın içi, buraya gel. Hele gel...



Hendeğin, gerisinde Uzun Hamidin kızarmış yüzünü görüverdi. Önce ne edeceğini şaşırdı. Korkudan titredi.



Sonra birden kendine geldi.



- Vıyh! diye fırladı. Ne ediyorsun sen orada Uzun Hamit? Bana mı diyorsun onları? Ulen kara dinli! Sen beni ne sandın? Ha?



Hırsından gözü döndü. Atacak taş kesek aradı.



- Dur kız,dur Zelha gelin, kızma. Bak hele, ne diyeceğim...



Dinlemedi. Eline ne geçtiyse fırlattı.



- Alçak senii! Dürzüü! Rezili! Al sana, aal!..



- Vay anam, dur be... Kötü bir şey demedim, dur! Of...



Başını gözünü sakınarak kaçtı.



- Vay it vay... Şunun zoruna bak. Orospo dölü...



Hırsından ne edeceğini bilemiyordu. Yüzünün şekli değişmişti. Gözleri pırpırlanıyor,ilerisini göremiyordu. Gitti Ali'yi buldu geldi.



- Otur ulen, yanımda, dedi. Bir yere ayrılma!



«Dürzü oğlu dürzü... Rezil, alçak... Gösteririm ben sana! Hıı...»



Yün eğirmeye başladı, eğiremedi. Başı dönüyor, gözleri doluksuyordu. Uzun uzun soluklandı. Küçük Ali anasının yüzüne bakıyor, ne olduğunu anlıyamıyordu.



- Ana, dedi. Bobam gelmiyecek mi?



Zelha gelin cevap veremedi. Durdu, düşündü bir zaman. Gözleri kasaba yolundaki ağartıya gitti. Sonra birden boşandı.



- Ne bu başıma gelenler... Ne kara yazım varmış benim? Yeter gari allahım... Yolla Duraliyi. Yolla da bitsin bu çile Uuf, uf!



Zelha gelin ağlıyordu.

Talip Apaydın

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 8359
favori
like
share