Köy derin uykusundaydı. Bazen guguk kuşu, bazen köpeklerin havlamaları duyuluyordu.

Gülcan, kapının önündeki yer yatağında sabaha karşı son nefesini vermişti. Serin, dingin havada ağıt sesleri ta uzaklardan duyuluyordu.

Üç bacısı da feryat figan içindeydi. Ölüm haberini alır almaz şehirden çıkıp gelmişlerdi.

- Ooooy talihsiz bacım oooy!... vaaay gün görmemiz vaaay!... aaah!... Aaaah!... Bir gün görmediiin! Bu dünyadan muradını almadııın!...

Biri bitirip diğeri başlıyordu.

- Bu bacıların bakamadı sana!...

- Bağışla bizi bacum!.. bağışlaaa!.. Bu damın deliğinde yapayalnız kaldııın!.. Yine de kimseden bir şey beklemediiin!

- Benim onurlu bacııım! Affet biziii!... ne olur!... Affeeet!...Yanına gelemediiik! Üüü!... hiii! ııı!...

Yukarı mahalleden Zeynep Kadın:

- Ağlayın anam, ağlayın... Ağlayın da açılın. Ateş düştüğü yeri yakar... Kolay değil... Tek başına kaldı şu evde senelerce.

- He... he... doğru... Evinin önünü tertemiz ederdi görmeyen gözleriyle. Evin içi de öyleydi. O görür de biz görmezdik.

- Nasıl da yılmadı karanlık dünyadan. Kocasız, hayırsız akrabalardan...

- Vah Gülcan vah! Oooy anam... oooy!...

Yaşlı bir kadın:

- Kız anam yeter yeter...! Kadere karşı gelmeyin... Ne yapalım kaderi böyleymiş!

- Ne kaderii... Ne kaderiii... Kara kadeeer... Kimse demediii 'Gülcan kötü' diyeee... Kimse demediii.

Elini yanağına dayamış komşusu başını sallayarak:

- Görmezdi ama, her şeye gülerdi. Sanki gören gözlerin küçülttüğü dünyayı o görmeyen gözlerinde büyütüyor daha da çok seviyordu.

- Kendi halimize düştüüük... seni unuttuuuk... unuttuuuk bacııım.

- Duyduk ki hastalanmışsın. Geliriz dediiik... bugün, yarın.... İyileşirsin sandııık. Ne bileceğiiiz bizi bırakıp gideceğimi!.. Nerden bileceğiz!...

Evin gelinlerinden birisi de ağıt yakıyordu. Yalnızca ona bir anlam veremiyordu toplanan kadınlar. Gülcan'ı küçümsemiş, elinden gelini ardına koymamıştı.

Yakın akrabalarından Dana Gözlü Mehmet, kalabalıktan uzaklaşırken, yanındakine: "Şu tarafa geçelim..." dedi. Bir sigara yaktı.

Derin bir nefes çektinten sonra:

- Utanmadan ağıt yakıyor. Hele bacıları neyse... kardeşleri... utanmaz... ölünceye kadar kötülük ettin. Ne yüzle buradasın? İki yüzlü!.. Kendini köylüye iyi gösterecek ya...

Büyük kara kazanda su kaynatılıyordu. Çalı çırpı, odun yığılıydı kazanın biraz ötesinde.

Gün iyice aydınlanıyordu. Tek katlı, sac çatılı kerpiç evin önünden ileri doğru uzanan balkondaki kanatlı kapı, ardına kadar açıktı. Yandaki tahta divanın önündeydi cenaze.

Evin etrafında birkaç meyve ağacı ve her iki köşesinde de iğde ağaçlan vardı.

Ellerini alınlarına dayayan, göğüslerinde kavuşturan, kazakların içine sokan, şalvarlı, başı tülbendi kadınlar yer minderlerine, küçük iskemlelere oturmuşlardı.

Her ağızdan bir ses çıkıyordu. Hıçkırık, ağlama sesleri kesilmiyordu.

Son bir ayda iniltisi dinmemişti Gülcan'ın. Kardeşleri doktora götürmüş, ancak geç kaldıklarını öğrenmişlerdi. Birkaç gün yanlarında kalmış, hanımları yüz vermeyince - Hele de şimdi en çok ağıt yakan gelin - köye geri göndermişlerdi.

Küçük kardeşinin gelini Aysel hep yanında olmuştu. Yatağını onunkinin yanına sermiş beklemişti. Her seslenişinde: "Buradayım...buradayım" demişti.

- Bir yere gitmeyesin... Yanımdan ayrılma!..

- Ayrılmam, ayrılmam!... korkma!..

Köyde herkes işinde gücündeydi. Bağ, bahçe, ekin... Yaz günleri Gülcan'ın en sevdiği günlerdi. Kışı beterdi köyün. Son üç yılın kışını çok kötü geçirmişti. Hastalanmış, öksürmüş, titremişti. Sıcak bir çorbayı uzatacak el bulamamıştı...

Görmeyen gözleriyle sobayı yakmak da zor işti. Yangın çıkar, ev yanar diye, çoğu geceler kat kat giysiler içinde, başına eski kazaklar sararak,yorganın dibinde kıvrılıp uyumuştu.

Arada bir komşuları sıcak yemek getirip sobasını yakmışlardı. Çocuklar gibi sevinmişti o zamanlar.

Kanatlı kapının yan tarafındaki çivilere gerilmiş iplerde kurutmalık kırmızı biberler, patlıcanlar dizim dizimdi. Bir de çerçeve içine yerleştirilmiş kanaviçe asılıydı karşı duvarda. Mor, pembe gül desenleriyle işlenmişti.

Her şey tamamdı. Eski bir kamyonetin arkasına koydular tabutu. Köyün uzağındaki gömütlüğe götürdüler. Güneş tam tepedeydi. Gömdüler... Anne ve babasınınkiyle yan yanaydı gömütü...

Sıcak bir yel esiyordu... Kurumuş otlar, dikenler hışırdayıp duruyordu.... yıllar önce ağrıyan, sızlayan gözlerinin iyileşmesi için anne ve babasıyla birlikte komşu köydeki ebe kadına, şıha gitmişlerdi gömütlüğün hemen altındaki yoldan.

Dönüşlerinde en fazla da sıcak esen rüzgâr acıtmıştı tülbent ile bağlı kan çanağına dönmüş gözlerini. Bu defa boşuna esiyordu.

NAZMİ BAYRI

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 593
favori
like
share