Garip bir uykuydu, düşümde anamı gördüm. Havanın puslu rüzgârında ak saçları bulutlar gibi yüzünde deviniyordu. Beni yıldızlar kadar özlediğini söylerken ağlıyordu...

Ahhh!

"Oğul" diyordu. "Senin sesin güzeldir, bana dağların ardındaki boynu bükük ayrılıkların şarkılarını söyle, içimin bu ağır acısı dinsin biraz..."

Ağlamaklı oldum, çok mu uzak kaldım ana dedim, bu kadar mı ardına düştüm dağların?

O zaten ağlamaklıydı, yaralı konuştu:

"Çook! Çok uzak düştün oğul. Eskiden olsa, baktığımda, dağların karlı dorukları içimi serin tutardı. Şimdi dermanı yok dizleimin, gözlerimin ışığı silindi, uzağı da yakını da göremiyorum, beyaz beyaz perdeler inmiş diyorlar..."

Göğün mavisini de mi göremiyorsun ana?

"Ne göğün mavisi, ne dağların karlı uçlarını, ne de billur suları..."

Yağmur bulutlarını?

"Bulutları da! Kokusundan anlıyorum bir tek..."

Uzaklara kanat çırpan göç kuşlarım?

"Başımın üzerinden geçerlerse cıvıltılarını duyarım ancak..."

Ya rüzgârları?

"Ak saçlarımı savurur, öyle bilirim..."

Güneşi?

"Hissederim, beni ısıtıyor, seni hissettiğimde de ısınıyorum, sen de güneş gibi uzaktasın, ama ısıtıyorsun..."

Ben burada çok üşüyorum ana, dedim. Duvarlar çok soğuk; sağ yanım, sol yanım, ellerim, ayaklarım üşüyor, üşüdükçe de aklımdan çıkmıyorsun.

"Üşüdüğünü de hissediyorum oğul! İçimin derin, ağır sancısı nedendir ya... Uzun ayrılıkların, kavuşamamaların şarkısını bana söyle demem nedendir ya..."

Ana... Ben, ben eskisi gibi şarkı söyleyemiyorum...

"Niye oğlum? İpek yumaklar sarar gibi şarkılar söylerdin ya... Baharları, çiçekleri, buğu bakışlı sevgilileri anlatırdın ya şarkılarında, şimdi niye?"

Burası çok soğuk ana, ciğerlerimi üşüttüm... Rahat nefes alamıyorum, alsam bile sesim çıkmıyor, sesim de yabancılaştı bana...

"Benim yiğit, yaralı oğlum, şarkılar da söyleyemiyorsan eğer avuntun nedir, nasıl sabır gösteriyorsun duvarlara?"

Dışarıda yaşadıklarımı çoğaltıyorum! Bire on vermiş bereketli buğday başakları gibi... Sanki yeniden ilk gençliğimi yaşıyorum. Sanki hiçbir arkadaşım ölmemiş, hepsi uzun ömürlü.

Sanki kimse kimseyi terk etmemiş... Tüm dostlarım, tanıdıklarım, sıcak komşularımız gözümün önünde nar çiçekleri gibi işiyorlar... Sahi avlumuzdaki nar ağaçları nasıllar? Hani ala renkte kelebeklerin seğirttiği, serçelerin nar ağaçları nasıllar? Hani ala renkte kelebeklerin seğirttiği, serçelerin ispinozların, arı kuşlarının üzerlerinden eksik olmadıkları nar ağaçları?

"Çok şükür ki ölmemişler! Üçü de yaşıyor, ama çiçek mevsiminde renklerini göremiyorum..."

Çoğalttığım hayatımda öyle çok gölgesindeyim ki onların, öyle çok açıyorlar ki başımın üzerinde, patlarken kırmızı, gittikçe turunculaşan...

"Bak şimdi benim de aklıma getirdin, ne güzel günlerdi, keşke daha da uzun olsaydı... Hani serin bir yaz sabahında Najduhan'la birlikte gölgesinde durduğunuzda, dalında kendi halinde çatlamış bir narı koparıp bölüşmüştünüz..."

Najduhan?

"Oğlum unuttun mu, hani liseden arkadaşın, hani okulu yarım bırakıp okumamıştı..."

Ne çok zaman geçmiş ana ne çok unutmuşum her şeyi, herkesi, sevdiklerimi... Şimdi ne yapıyor?

"Najduhan mı? Evlendi..."

Evlendi ha! Bari huzuru yerinde mi ana?

"Geçim derdine düştüler, kuşlar gibi oldular, bir oraya uçtular, bir bu yana, sonunda uzak memleketlere göçtüler... Ne oldu oğlum, çok titremeye başladın?"

Çok üşüdüm ana! Ne garip yaşıyoruz böyle, ne çok savruluyoruz böyle ortalığa. İçim dondu...

"Bir şarkı söyleyebilsen ısınırsın belki..."

Ciğerlerim, nefesim...

"Ya da güneşi düşün, bütün bedenini aç ona, çırılçıplak belki o zaman..."

Ranzam çok soğuk, duvarlar çok soğuk ana, hem soğuk hem karanlık...

"Ya da o çok olmak istediğin kuşları düşün oğul..."

Kuşları mı? Ah anam, biliyor musun benim bir kuşum vardı, sen de şimdi aklıma getirdin onu... Kuşum çok güzeldi ana; küçük tahta kafesinde, sarı, mavi tüylü... Hapishaneye yeni atanan müdür onu aldı elimden. Kuş beslemek bundan böyle yasakmış! Kuş gribinden dolayı canımıza bir ziyan gelmesin diye... Ne güzel avunuyordum onunla söyleşirken, söyleyemediğim şarkıları o bana söylüyordu... Bir avuç yem kaldı elimde, atacaktım ki arkadaşlar engel oldu. Fikir verip yol gösterdiler: Beyaz kâğıt mendillerin üzerine döktüm onları, su verdim, sabırla bekledim. Sonunda o minicik kuşumun bana bıraktığı yemleri buğday başakları gibi yemyeşil boy verdiler. Şimdi penceremin kenarında çimen kokularını soluyorum, içimde ise kavuşamama şarkıları besleniyor...

Mustafa Sancar

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 784
favori
like
share