Bu eve ilk taşındığımda bu odada karar kıldım. Evin diğer sakinlerinin muhalefetiyle karşılaşmak hiç şaşırtmadı beni. Onları ikna etmek pek kolay olmadı. Eve taşınmadan önce kendimce mazeretler bulmaya çalıştım. Önümdeki en büyük engel, ara sırada ortak tanıdıkları çekiştirmek, lüzumsuz futbol ve siyaset muhabbetleri yapmak için evime gelecek olan misafirlere bir oda ayırma zorunluluğuydu. Evin sıradan zamanlarda oturma odası olarak kullandığımız kocaman bir salonu vardı. Ama evin sahiplerinin kahrını her an çekebilen bu bölüm, nedense misafirlere layık görülmüyordu. Evin sahibine layık görülmeyen lüksün neden bu dış kapının mandallarına peşkeş çekildiğine bir anlam veremiyorum. Bu biraz Türk işi demokrasiye benziyor. Milletin vekilleri milletin anasını belliyor. Asıl olan millet midir milletin vekili midir kimse bilmiyor. Neyse ki bodrolu mühendislerin akla ziyan veren ev planı imdadıma yetişti ve diğer odaya çamaşır makinesi kurma zorunluluğu beni odama kavuşturdu. Yoksa rutubetli ve ufuksuz bir odada ömrümü çürütecektim. Kim için...

Bütün bu çile niyeydi. Oda dediğin tuğlalarla örülü bir hücre değil midir? Çoğu zaman üstüme üstüme gelen bu tuğla yığınlarını diğerlerinden farklı kılan neydi ki. Galiba bütün gizem pencerelerde saklı. Bu hücre bir mezara dönüştüğü zamanlarda yaşadığıma ve hayatın devam ettiğine şahitlik eden bu pencereler soluk veriyor bana. Bütün yaşam gıdamı gündüz bir yerlere koşuşturduğunu gördüğüm insanlardan, araba homurtularından, sakinleriyle birlikte şehirdeki apartmanların bodrumlarına taşınan ahırlardan, geceleri ise gökyüzünde asılı duran yıldızlardan ve geceye gölge düşüren ışıklardan alıyorum. Onlar olmasa sanki hayat birden duracak, bir fotoğraf karesine dönüşecek. Her fotoğrafın bir hafızası var ama bu fotoğrafın bir hafızası bile olmayacak. Zaman bu fotoğrafın içinde hapsolacak. Yaşadıklarım yoksa ben de olmamalıyım.

Yıldızlar yine bütün endamıyla karanlığa asılı duruyor salkım salkım. Pencerem sonuna kadar açık. Bu pencere hiç kapanmayacak. Hiç kapanmamalı. Gecenin soğuğu titretse de bedenimi yaşamam için bu pencere sonuna kadar açık duracak. Yıldızlar geceye ben pencereye asılı duracağım. Yıldızlar teker teker şehrin kucağına düşüyor. Bu ürperten sessizlik biliyorum onları öldürecek. Kayan hiçbir yıldız bir daha yükselmeyecek. Hepsinin sanki bir yolcusu var. Hiç kimse el sallamıyor ardından. Şairin dediği gibi geriye dönen ne bir yıldız ne bir yolcu… Kendime bir yıldız seçiyorum. En parlağı olmasın istiyorum. En parlak, en göz alıcı olanı en erken terk ediyor durağı, geceye tutunuşu zayıf oluyor bu yüzden. Ben en silik, en unutulmuş olanı seçmeliyim. Gelirken rahatsız etmedim dünyayı gidişimi hissettirmemeliyim. Bu unutulmuşluk ömrünü uzatıyor yıldızın ve yolcunun.

Gün ışıyor. Lüks apartman dairelerinin bodrumlarından horoz sesleri geliyor. Bir an horoz gibi bağırasım geliyor. Üürüüüüü… Üürüüüüü… Üürüüüüü… kalkın ey insanlar. Uyanın artık. Siz uyanın ki ben ve gece uykuya dalalım. Nöbet sırası sizde. Kalkın artık. Günü fazla yormayın. Birbirinizi çıldırtmayın. Sonra çekilmez oluyorsunuz. Geceyi boş bulup bütün küfürleri bize sallıyorsunuz. Bu da yetmezmiş gibi bizimle sırlarınızı, günahlarınızı paylaşıyorsunuz. Bizi bakir rahipler mi sandınız ki günah çıkartıyorsunuz. Sizin yüzünüzden kara çaldılar yüzümüze. Bizim günahımız bize yeter hadi gidin işinize. Üürüüüüü… Üürüüüüü… Üürüüüüü…
Işıklar sönüyor. Bütün günahlar uykuya dalıyor. Günahkar kadınların göğsünde uyananlar kalabalığa karışmak için etrafı gözetliyor. Beton yığınlarının demir kapılarını açan maskeli yüzler sokak aralarına karışıyor. Araba homurtularını simitçi sesleri bastırıyor. Simitçiler ne kadar çok bağırıyor. Çok bağırınca çok mu simit satıyor. Çocuklar okul servislerine doluşuyor. Sırtlarında kocaman çantalar sanki denizaşırı ülkelerin keşfine gidiyorlar. Belli ki geç yatmışlar. Gözleri uykulu. Anlaşılan yine mankenlere takılmışlar, yarışmacılara destek vermek için mesajda yarışmışlar. Anneler pencerede, servis hareket ettikten sonra kendilerini yatağa atmak için can atıyorlar. Memurlar ellerinde simit, dolmuş kuyruğundalar. Vatandaşa somurtmak için yüzlerini asıyorlar. Halk ekmek kuyruğunda okulsuz ve sigortasız çocuklar birbirini eziyor. Koltuk altlarına sıkıştırılan gazeteler basıma yetişen haberleri yazıyor. Köşe tutmuş yazarlar karanlık lobilerde yediklerini köşelerinde kusuyor.
Sapan taşlı çocuklar tankların gıcırtısı ile uyanıyor. Sapan taşlarıyla tankları ateşe tutuyorlar. Taşlar üstüme üstüme geliyor. Utanıyorum Yüzüm kızarıyor gibi geliyor bana. Emin değilim. Öyle olsun istiyorum. Aynalardan uzak duruyorum. Biliyorum, utancından kızarmadığını fark edersem yüzümün, tankın içinde olduğumu anlayacağım. Pimi çekilmiş insanlar kalabalığın içine karışıyor. Biliyorum en kalabalık yerde duraklayacaklar. Adını koyamıyorum.
Sarhoş mısralar dökülüyor akşamcı şairlerin dudaklarından. Kimseye görünmemek için kaldırımların boşalmasını bekliyorlar. Yataklarına bir ulaşabilseler yazdıklarını şiir sanacaklar. Uyandıklarında insanlar evlerinde olacak, onlar kitaplar dolusu mısralar yazacak. Yayınevleri onların kitaplarını gündüzleri basacak ama onlar hep kafayı bulunca okuyacak.
Şimdi yatma vakti. Bu telaşı izlemek çok yoruyor insanı. Makyajlanmış hayat, maskelenmiş insanlar daraltıyor ufkunu penceremin. Şimdi pencereyi kapamak lazım. Perdeleri de çekersem biliyorum hayat daha güzel olacak…

Fatih Yalçın

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 310
favori
like
share