Arkasına baktı yolcu. Geride bıraktıklarına… Bir fotoğraf karesine sığabilecek kadar küçük şehrin, sokak lambalarının cılız ışıklarıyla bıraktığı gölgesine… Zifiri karanlıktan şehre ve otobüsün camına düşen kar tanelerini fark etti sonra. Titredi. Soğuğunu hatırladı şehrin. Sokaktayken yakan, soba başındayken keyif veren soğuğunu… Şaşırttı düşündükleri onu. Hayır, dedi kendi kendine. Bu şehrin, insanoğlunun ayrılık kelimesine yüklediği zafiyetleri, kullanmasına müsaade etmeyeceğim. Bana çektirdiklerini tasdik edermişçesine, adi bir gülümsemeyle veda etmeyeceğim bu şehre. Sonra bakmaktan vazgeçti buğulanmaya yüz tutmuş otobüs camından, bir fotoğraf hükmündeki yaşadıklarına. Gözlerini kapadı. Bu terk edişe yüklediği hayalleri hatırlamaya çalıştı. Hiçbir şey gelmedi aklına. Tekrar düşündü. Işıkları gördü önce. Sevindi bir an. Ama bu ışıklar hayallerinin ışıkları değildi. Tanıdık bir siluet belirmeye başladı sonra. Şehir yavaş yavaş bir gölge gibi düştü yüreğine. Açtı kapadı gözlerini. Açtı kapadı defalarca. Olmadı. Ne şehri silebildi gözlerinden ne de hafızasından gölgesini. Ne zaman başlayacak bu yolculuk diye haykırdı, otobüs şoförüne. Şoför, bir yolcu gelmedi, onu bekliyoruz dedi. Sonra gelince hemen hareket edeceğini eklemeyi de unutmadı. Her otobüs kalkışında, beklemekten sıkılan yolcuların isyanının sebebini anladı ve hak verdi onlara yolcu. Her yolculuk vaktinde başlamalıydı. Ne vaktinden önce, ne de sonra. Bu isyan kaçma ile kalma arasındaki kavgada yolcunun kaçıştan yana tavır koyuşuydu. O güne kadar küçümsediği düşmanının elinin ne kadar güçlü olduğunu fark edişin sebep olduğu işe yaramayan bir hamleydi sadece. Sanki o an otobüs hareket etse bütün bu ıstırap bitecekti.

O güne kadar galiz küfürler savurmuştu bu şehre ve yaşadıklarına. Güzel kelimesiyle nitelendirilebilecek her şey terk etmişti onu bir gün. Ya da yolcu bütün terk edilişleri o gün fark etti. Her gün bir güzellik terk ederken onu, bir rakamının nesnelerin dünyasındaki mütevazılığından olsa gerek, “bir”lerin toplanıp bütünü oluşturduğunu bilemedi. her şeyiyle bütün bu ıstıraplarının kaynağının bu şehir olduğuna inanıyordu. Üniversiteyi kazanamamış, iyi bir iş bulamamış, hepsinden önemlisi saygın bir yer edinememişti. Ona göre yalnızlığının, başarısızlıklarının, fark edilemeyişinin, onu üzen, mutsuz eden her ne varsa sebebi bu şehirdi. Tüm bu yaşadıklarının hafızasından silinmesinin bu şehirde kaldığı sürece mümkün olmayacağını düşünüyordu. Farklı bir yerde, çok daha güzel bir hayat yaşayacağına inandırmıştı kendini. Bu terk edilişin acısı ancak bir terk edişle küllenir diye düşünmüştü. Öyleyse demişti kendi kendine, burada kalmak için hiçbir sebebim kalmadı artık. Terk edenle terk edilen aynı kaldırımları adımlayamaz, aynı havayı teneffüs edemezdi. Sevgiliyle paylaşılan ve paylaşılacak olan her şey onun acısını artıracaktı. Öyleyse bu paylaşımı bitirmenin vakti gelmişti. Ne kadar da kolay olacaktı her şey. Bunları düşünürken eskiler ne kadar da abartmış ayrılığı diye düşünmeden edememişti. Yolculuğun ilk durağında, ilk dinlenme tesisinde yeni bir hayat kollarını açacaktı ona. Bu yeni bir şehirde, yeni insanlarla yeni bir hayata başlamak demekti.

Her zaman memleket ve gurbet kelimelerine fazlaca anlam yüklendiğini düşünürdü. Ne memleket abartıldığı kadar değerli ne de gurbet o kadar ıstırap verici olmalıydı. Bu iki kavram üzerine bütün anlatılanlar, bütün yazılan hikayeler insanoğlunun abartma iştiyakının bir sonucu olmalıydı. Yıllardan beri yaşadığı memleketinde değer vereceği hiçbir şey görememişti. Hatta bazen, bu şehirde doğduğu için üzüldüğü de oluyordu. Bu şehirli olup üniversiteye giden bazı öğrencilerin, memleketlerinin ismini söylemekten utandıklarını duyduğu zaman içten içe onlara hak vermişti. Bu hav veriş şehri önemsemek demekti. Bu hak vermeler, “Ah! Başka bir şehirde olsam…” şeklinde başlayan hayaller dünyasının kapısını açtı yolcuya.

Gözlerini kapadı yolcu. Şehre doğru baktı. Harşit boyunca attığı adımlar üzerine üzerine gelmeye başladı. Sonra gördükleriyle tanıdıklarının eşit sayıda olduğu caddeler daralmaya başladı. İyice daraldı ve yolcuyu sıkmaya başladı. O kadar sıktı ki yolcu, kemikleri kırılacak, toz olup etrafa dağılacak sandı. Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Mahallesine giden yol göründü sonra. Çocukluğunu bütün hayallerini derininde barındıran bu tozlu yol rahatlattı yolcuyu. Yol boyunca yürüdüğünü fark etti. Bir türlü yol bitmiyor, uzadıkça uzuyordu. Mahallesine doğru baktı. Çok yakındaymış gibi görünüyordu. Ama yürümeye başlayınca yol uzuyor, mahalle uzaklaşıyordu. Bıkmadan usanmadan yürüdü. Kan ter içinde mahallesine vardı. Her zaman saatlerce oturduğu, bu yolculuğu planladığı mahalle kahvesinde oturmak, biraz dinlenmek istedi. Kahvenin kapısını açmaya çalıştı. Kapı açılmadı. Kahvenin kapalı olduğunu düşündü ve tam geri dönecekken, bu saatte hep açık olurdu diye düşündü. Camdan içeriye doğru baktı. İçerde insanların oturduğunu fark etti. Tekrar kapıyı açmaya çalıştı. Kapı açılmadı. Kahveciye işaret etti. Fark etmedi onu. Sadece kahvecinin değil hiç kimsenin onu fark etmediğini anladı sonra. Sanki içeridekilerin hepsi, bütün mahalleli, kördü. O an birisinin yaklaştığını gördü. Kenara çekildi. Yaklaşınca eski arkadaşını tanıdı ve ona doğru koştu. Ama o, yüzüne bile bakmadan yanından geçti. Seslendi ona. Duymadı. Peşinden koştu, yakalamak istedi onu, bir gölge gibi ellerinin arasından geçip gitti. Kahvenin kapısını açtı ve içeri girdi. Yolcunun gözleri yaşardı. Ama ağlamamalıyım dedi. Tuttuğunu zannetti yüreğine akan gözyaşlarını. Arkasını döndü ve evine doğru yürümeye başladı. Annesi ve babası evde olmalıydı. Eve yaklaştığında ışıkları fark etti önce. Kapıya doğru koştu. Zile bastı uzun uzun. Bir süre bekledi, kapıyı açan olmayınca, kapıyı yumruklarıyla dövmeye başladı. Hiçbir ses gelmedi içeriden. Cama koştu. İçeriye baktı. Televizyonun karşısında uyuklayan annesini fark etti önce. Sonra babası girdi salona. Cama vurdu. Neredeyse cam kırılacaktı; ama içeriden hiçbir ses gelmiyordu. O an annesinin uyandığını ve cama doğru geldiğini gördü. Heyecanla pencereyi açmasını bekledi. Annesi pencereyi açtı ve karanlığa doğru baktı. Anne ben geldim dedi yolcu. Eline uzanıp öpmek istedi. Annesinin elleri uzaklaştı ellerinden. Bir süre daha baktı karanlığa “hayır ola” dedi ve kapadı pencereyi. Bağırdı yolcu, haykırdı. Duyan olmadı. Takat kalmadı dizlerinde. Eğildi yere doğru. Sonra dizlerinin toprağa değdiğini fark etti. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

Gözlerini açtı yolcu. Muavinin ona seslendiğini fark etti. Bütün yolcular etrafında toplanmıştı. Muavin, neyiniz var beyefendi , su getireyim mi, hasta mısınız? diye sordu. Yok, yok bir şeyim dedi. Yanında getirdiklerinin sadece valizindekiler olmadığını anlayınca ayağa kalktı yolcu. Pardösüsünü giydi. Kapıya doğru yürümeye başladı. Şoför, delikanlı nereye gidiyorsun, kalmak üzereyiz dedi. Yolcu ben kalıyorum dedi ve aşağı indi. Karanlığa doğru yürümeye başladı. Muavinin arkasından doğru koştuğunu fark etti. Durdu, gelmesini bekledi. Muavin valizini ona uzattı. Yolcu ona burada ihtiyacım yok dedi. Her şehir, kıymetini başlamayan ya da sonu gurbete çıkan yol hikayelerinden alır dedi kendi kendine. Şehre doğru baktı. O kadar güzel göründü ki ona, yeni bir şehri keşfedecekmişçesine yürümeye devam etti.

Fatih Yalçın

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 431
favori
like
share