Günlerdir beynimde iki basit cümle çınlayıp duruyor: “Çok acı var. Dayanamıyorum.”
Boğaziçi Köprüsü üzerinde terk edilmiş bir otomobilden çıkan not bu...
4 kelimelik bir mutsuzluk manifestosu...
Yazarı, 37 yaşında bir öğretim üyesi...
Öğrencilerine göre “gözlerinin içi gülen, hayat dolu bir insan...”
Gece köprüye sürmüş aracını...
Bir yerde durmuş.
Sonra kaybolmuş.
Eldeki tek bilgi, “Köprünün korkuluklarına doğru yürüyen bir kadın gördüm” diyen bir taksicinin ifadesi...
Bir de arabadan çıkan o not:
“Annem, babam, Poyraz! Beni affedin. Çok acı var. Dayanamıyorum.”
* * *
Töre cinayetlerini, kadın bedeninin nasıl namus üzerinden disipline edildiğini inceliyormuş Dicle Hoca...
Hayata duyarlı insanlar için her araştırma bir kuyu, her haber bülteni bir uçurumdur.
Dicle Hoca’nın kayıp haberinin çıktığı günün gazetelerine baktım. Para imparatorlarının kehanetleri vardı:
“Bu yıl 60 milyon insan işsiz kalacak.
“Gelecek yıl 90 milyon kişi aşırı yoksullaşacak. “Afrika’da on binlerce çocuk ölecek.
“Bizi toplumsal huzursuzluklar, siyasi istikrarsızlık ve savaş bekliyor.”
Bu dünyayla nasıl başa çıkabiliriz ki?
Bir arada, el ele, omuz omuza durarak ancak...
* * *
Oysa aynı gazetelerde, bu kara kehanetlere karşı omuz omuza duranların nasıl dayağa, suya, göz yaşartıcı gaza boğulduğunun fotoğrafları da vardı.
göz yaşartıcıydı gerçekten...
Bayramda şeker toplarken kaybolan çocuklardan söz ediyordu gazeteler...
Parasızlıktan böbreklerini satan fukaralardan...
Koyun otlatırken paramparça olan kız çocuğundan...
Ve insana ölümsüzlüğün kapısını açan “ebedi hayat hayali”ne verilen Nobel ödülünden...
* * *
İnsan, tam da ölümsüzlük kapılarının aralandığı çağda niye “Böyle hayat sizin olsun” deyip o ebediyet kapısını çarpıp çıkar ki?
İntihar edenler genelde belleği güçlü kişilermiş.
Hafızası, katili olabilir insanın...
Unutamamak öldürebilir.
Günbegün daha da hoyratlaşan hayat karşısında eli kolu bağlı kalmanın duygusal yükü, günün birinde taşınamaz hale gelebilir.
Duyarlı yürek, her gün bin kez ölmektense, bir gün ansızın durmayı seçebilir.
Bir pazartesi seherinde “medeniyetleri” birbirine bağladığı söylenen köprü üstünde böylesi medeniyete lanet edip dönüşü olmayan bir yolculuğa niyetlenmek, çaresizliğe öfkeyi katık edip sonsuz karanlığa karışıvermek yegâne çare gibi görülebilir.
* * *
Sabancı Rektörü, kaybın ardından şu açıklamayı yaptı:
“Bu olay bize, aramızda ölçülmez en büyük değerin kişiler olduğunu, olası bir kaybın geri dönülmezliğini ve derin acısını hatırlatıyor.”
“En büyük değer”in, en çok değersizleştiği çağdayız.
Boş bir vaat gibi hayat; uzadıkça anlamsızlaşıyor.
Çok acı var.
Ve bunlar karşısında yapayalnızız.
Bize kıyanlar karşısında özkıyım kaldı, tek silahımız...
Oysa koyun otlatırken paramparça olan Kürt kızının da, böbreğini satan fukaranın da, acılara dayanamaz hale gelen hocanın da tek çaresi var:
Çoğalmak... bir arada durmak... dayanışmak...
Biber gazına, göz yaşartıcı bombaya, kâbus senaryolarına rağmen, savaşa, yoksulluğa, ölüme karşı hayatı savunmak...
Çok acıyı, ancak paylaştıkça azaltırız.
Hayatı unutarak ya da uzatarak değil, ancak umut katarak kurtarırız.

Can DünDar

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 246
favori
like
share