Baharın sarıları arasında çuf çuf yürüyen trenin içinde oturuyor, zaman boşluğunda bir dışarıya bir de okumaktan yorulduğum kitabıma bakıyordum. Aslında ne gördüklerimi gerçekten görebiliyor, ne de okuduklarımı okuyordum. Beynimde öyle bir fazlalık vardı ki, kapasitesi elli kilo olan birinin iki yüz elli kiloya ulaşmış hali gibiydi. Bu tempoda en az iki beyin daha lazımdı bana.

Düzensiz yemek yiyor ve kilo alıyordum. Gelen bir diyet veriyor, giden kolay bulunacak sağlıklı yiyeceklerden ve yogadan bahsediyordu. Benim derdim diyet yapmak isteyip de yapamamak, uyumak isteyip de uyuyamamak, kendime zaman ayırabilip de ayıramamak değildi. İsteyip de yapmadığım değil, yapmaya fırsat bulamayışımdı.

Trenin arka vagonunda bulunan kafede oturmuş kahvemi içiyor dum. Dördüncü kahvemdi bu.

Çay tiryakisi iken, kaderimde hüpür hüpür kahveleri ürmekte vardı.

İnsanın kendini kaybetmesi bu olsa gerek herhalde dedim. Elden gidiyordum ya, hayırlısı dedi içimden bir ses. İçimdeki seslere bile yabancı olmuş ben, şu anda önümde yaklaşık doksan dakika yolculuk olduğunu düşündüm. İçimdeki sesi anlamaya halim yoktu.

Bu doksan dakika beni yiyip bitiriyordu.

Mumla aradığım boş bir vakit vardı elimde. Öyle bir vakit ki yeri göğü inletecek bir futbol maçı oynayacak, güzellik salonuna gidip bakım yaptıracak, çay bahçesinde keyif yapacak, demlenecek hatta ıkına ıkına çocuk doğuracak kadar zamanım vardı. Ah be dedim, kim bizim düşmanımız, zaman mı? Aylarca beş dakikanın hasretini çekip özlemle deniz kıyısında huzurun kucağında pışpışlanmayı hayal ederken, kolalanmış jilet giysilerin içinde şekersiz kahve içiyor gavur memleketinin arka sokaklarından geçen trenin içinde tek başıma kayboluşumu düşünüyordum.

Kaderimiz kendi elimizde diyenlere sövesim geldi. Buna tepki gösterenlereyse cevabım hazırdı. Doğumuma kadar inebilir, dünyaya geldiğimiz andan sonra adımızın bile, seçme şansımızın olmadığı ailemizin verdiğini söyleyebilirdim. Ailenin ideolojisi, onların inançları, davranış biçimlerini alır, onların iyisi ile dost olurken, kötüsüne düşman olduğumuzla devam ederdim. Doğrularımız ve yanlışlarımız bile önceden belirlenirdi. Sonra büyüdük adam olduk derken dünyanın yüklerini omuzlar zamanla yarışır istisnasız kaybederiz. Kime sorsan zamanı yetersiz bulur.

Garson kızdan bir bardak su getirmesini istedim. Belki bana küfür ediyordu içinden. Çünkü uykuya hasret bakışları yeter be diyordu.

Nerde kalmıştım? Evet kaderimde.

Karakterimizi büyüdüğümüz aile belirliyor, yaşamda duruşumuzu, arkadaş ilişkimizi bilinçaltında etkiliyor bizi biz yapan biz değil, seçme şansımız olmayan ailemiz ve yaşadığımız toplum belirliyor.

Bunlar beni belirlerken, benim en değerlim, boş vaktimi bir trende geçirmemi kim belirliyordu? Hayatımı birilerinin eline vermiş çuf çuf gidiyordum.

Karşı masada oturan kel kafalı otuzların ortasında bir adam gözüme çarptı. Belli ki o da canı sıkılmış, etrafı asabi gözlerle süzen, her halinden memnun olmadığı anlaşılan bayanı izliyordu.

Yani beni.

Eşitliğin hiçbir anlamda olmadığı bir dünyada ipleri elimde tutabilmem için bana bakan adama yüz vermemem gerekiyordu. Keltoş, bir sen eksiksin!

Saate baktığımda zamanımı çatır çatır yiyen trenin içinde seksen üç dakika daha geçirecektim.

Gözlerimi içime çevirdim.

Şimdi Bodrum'da güneşin eteğinde uzanırken rüzgarın kollarımı okşaması vardı. Turkuaz cazibeli serin manzaraya naz yapasım vardı. Akvaryumda suya dalıp dalıp çıkmak, denizin dibinde beyaz kumun üzerinde usulca ilerleyen ahtapotu izleyerek onun telaşsız yaşamına özenmek vardı. Bir of çektim ve içimden kopup gözlerimi dışarıya çevirdim. Hava bir açıp bir kapatıyordu. Penceremde önünden geçtiğimiz bir bina dikkatimi çekti.

Camlarda numaralar yazıyordu.

İçeride pembe loş bir ışık vardı.

Dikkatli baktığımda 4 numarada göğüsleri boşalmış, yıpranmış dantel külotlu bir kadın gördüm. Trene el sallıyordu. Bodrumda olmadığıma üzülürken yorgun kadının yerinde olup, uzaktan ulaşamadığım bir trende olmaya hayal etmediğim için sevindim. Beterin beterini gördüğümde aklımız başımıza geliyor ya, ne kadar şanslısın kızım dedim.

Çantamdan bir dergi çıkardım.

Derginin kapağındaki beyaz kumlara uzanmış huzurlu kadını görünce mütevaziliğime kızdım. Şansın içinde şanssızlık kimin oyunuydu bana? Bir anda fazlasını istemeye hakkım olmadığını düşündüğüm için kendime kızdım. İçimdeki buluğ çağındaki ses, of be amma kararmışız dedi. Bitirmişler bizi kızım, yemişler resmen dedi.

Beklemekten sıkılan keltoş, gelip masama oturdu. Küfür etmekten geçmiş garson kız ayakta uyuyordu adam çağırıp bir kahve istediğinde.

Avukat Peter, eşinden ayrılmış hafta sonu için çocuğunu görmeye gidiyordu. Tahmin ettiğim gibi otuz dört yaşında, büyük bir cep telefonu şirketinin avukatlığını yapıyormuş. Onu görünce kendimi daha şanslı hissettim. En azından yalnız yaşamıyor, ara sıra aynı sofrayı paylaşabildiğim bir ailem vardı.

Yanlış anlamamamı, beni de yalnız görünce yolculuk arkadaşı olabileceğimizi söyledi.

Avukatlığın kelini gidermeyeceğine göre, bende de bu bezginlik olduğu sürece yanlış anlamam olanaksızdı demeyi isterdim.

Önce konuşmadım. Onu dinledim. Üniversiteyi aksatmadan çok iyi bir derece ile bitirdiğini, koskoca bir şirketin baş avukatı olduğunu, dünyada nereleri gezdiğini, miktarını söylemese de çok para kazandığını söyledi. Sığındığı bütün maddi gücünü saydı durdu. Ev, araba, yat, yazlık.

Sonra yorulmuş olacak ki, derin bir nefes alıp dışarıya baktı.

Hayatından memnun musun diye yapıştırdım adama. Bilmediğini söyledi.

Sevgisiz yaşıyorsun değil mi, dedim. Evet, dedi.

Senin için hangisi daha önemli diye sordum. Bilmem dedi. Bu kaçamak cevabı kabul etmeyeceğimi anlayınca, olanla en iyisini yapmaya çalışıyorum dedi.

Peh! Erkek milleti işte, elindeki ile yetinmeye çalışıp bir kadın uğruna savaşmayı aklına bile getirmez. Nerde mücadeleci ruhunuz? Aşk nerde? Yok mu hiçbirinizin içinde bir gram Che'lik? Kendi kimliğinden sıyrılarak içindeki sesinle bana mutluluğu anlatır mısın dedim.

Mutlu bir yuva, güzel bir ev, iyi bir iş ve hayatımın sonunda torunlarımla geçireceğim vakit.

Hayal hayal hayal! Ama pratiği bir kadın gelsin de uygulasın! Sonra sen de hazıra konup paranla her şeyi tek başına yaptığını iddia et!

Mutluluğu ilk sıraya ve maddiyatı son sıraya koyduğun halde, bana malvarlığı ve işinden bahsediyordu. Yani mutsuzdu. Söyledim. Sustu.

Sonra da git başka karılarla ye malını? Nerde mutlu yuva hayalleri? Yok erkeğim, ihtiyacım var şuna buna, yok benimle ilgilenmedi çocuk olduktan sonra ayakları! Sen onu düşünmekten başka ne yaptın?

Saate baktığımda yirmi yedi dakika kalmıştı.

Eşin olsa ona eşit hakları tanır miydin dedim. Tabii ki dedi. Tabii dedim.

Onunla yemek yapar, ev işlerinde yardımcı olur, rafların tozunu alır miydin dedim. Evet dedi. Tersini düşünemem dedim.

Ama yapılan araştırmalarda, ev içinde eşitliğin cicim ayları kadar sürdüğünü, insanlar birbirine alışınca bu tür işlerin otomatikman kadına kaldığını söyledim. Bir ilişki ne kadar uzun sürerse erkeklerin zamanla daha az ev işlerinde kadına yardımcı olduğunu istatistiklerden aldığımı söyledim.

Keltoş gülümsedi. Dişleri kafası gibiydi. Biçimsiz. Çok ilginç birisi olduğumu söyledi. İlginçtim galiba, çünkü içimdeki ses ona keltoş diyordu. İçimdeki ses onun her söylediği söze laf yetiştiriyordu. İlginç olmalıydım gerçekten de. Buna inanmaya başlarken, bu konuşmadan sonra onda nelerin değişeceğini düşündüm.

Dört dakika sonra tren duracak ve ben bu çok başarılı ama mutsuz keltoş avukatı bir daha görmeyecektim. Beni bir daha görmeyeceksin dedim, bana çevrende kimseye söyleyemeyeceğin bir sırrını verebilir misin dedim.

Sakin söylediğim bu sözlerimin yüzüne tüyden bir tokat gibi indiğini gördüm.

Gülümsedi. Annesinin en sevdiği tebessümü gibiydi utangaç oğlan gülüşü.

Var dedi.

Patronumun karısı ile yatıyorum dedi. ???! Şimdi bana tokat inmişti ama demirdendi.

O çok bilmiş adamı asice uğurlamadan uçup gitmiş, iyice dumur olmuştum. Puşt keltoş ben de sana acıyacaktım neredeyse dedi duygusal sesim.

İhanet kimden yana dedim ne dediğimi anlayamadan.

İhanet değil ama mutsuzluk bizden yana dedi.

Neden mutsuzluk sizden yana dedim.

Sevişmek üç dakika zevk veriyorken, korkusu ve ara sıra hortlayan vicdanı azabı hiç dinmiyor dedi.

Erkek milleti değil miydi sonuçta fazla şaşırmaya gerek yoktu.

Araya giren içimdeki ses, vay be dedi. Tırsmış puşt keltoş!

Ya senin dedi.

Kendime döndüm. Döndüm ve gördüklerime inanamadım. Tanımadığım bir insanla paylaşacak bir sırrım bile yoktu! Ama altta kalıp son dakika gol yiyebilir miydi bu asil gönlüm? Asla!

Kedim komşunun kedisini düzüyor diyebilirdim fakat bu çok açık bir atmaca olurdu.

Buradan kaçıp gitmek, asla olamayacak bir yerde olmak isterdim dedim.

Nerde dedi?

Şu anda okuduğun yerde, satırlarda olmak isterdim.

Kaçamadığım tutsaklığımda senin bilinçaltında hatırlanmayan bir düşünce olmak, hür olmak isterdim.

Düşünüyorsan öyleyse varsın dedi.

Bu cümleyi bir yerden ısırıyor gözüm... Ne kadar varım dedim?

Düşündüğün kadar dedi.

Tren pembe diyara gelmişti..

Gecenin üçünde pembe diyarın ortasında inip masalları izlemeye başladım. Olmak istediğim yerde duruyordum.

Ya keltoş?

Onu dün gece öğlen indiğim trende bırakmıştım. Ama onu dinleyerek düşündüğüm yerde var olmaya çalışıyordum.

Gecenin üçünde boş bir otel odasında güneşli huzur diyarındaydım.

Düşündüğüm kadar vardım gerçekten de. Turkuazın serin sularından çıkmış güneşin eteğinde ılık rüzgarın kollarımı okşamasının tadını çıkarıyordum.

Duygu Saral

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 408
favori
like
share