Nehir dört yaşında. Gözleri annesinin gözleri gibi öyle güzel. Küçük burnu ve yuvarlak yüzü daha da güzel. Annesinin eteğine yapışıp durur. Annesi nereye o da oraya. Tıpkı bir ördek yavrusu gibi.

- Kızım tuvalete gidiyorum, dedi kraliçe.

Nehir ağladı:

- Benim de çişim geliyor. Kraliçe kahkahayı bastı. İlk kez böyle içten güldü. Akşamüstü biraz daha kalmak istedi. Nehir'i de yanına alarak dışarı çıktı. Saraya yakın bir göl vardı, oraya gittiler. Oturdular.

Yeşile çalan su durgundu. Rüzgârların ve kuşların getirdikleri elementler burada hayat bulurdu. Yosunlardan, salyangozlardan, hal kurtlardan, su altı canlı bitki ve kenarlardaki böceklerden küçük bir dünya oluşmuştu. Burada ölüm ve yaşam içiçeydi. Ve hızlıydı. Şimdi canlı duran bitki ve hayvancıklar, kısa bir zaman içinde ölürdü; kalıntıları gölün derinliklerine çökerdi. Başka bitkiler, başka canlılar bunlarla hayat bulurdu.. Kraliçe bütün bunları hüzünle düşündü. Kocası dengesiz, kıskanç ve zorba bir kişi olmasaydı kendini bu durgun göle ya da gölün içindeki sıradan bir nesneye benzetmemiş olacaktı. Kızın kendisine benzemesini istemediği için ona "Nehir" adını vermişti. Nehir sordu ona:

- Anne, balıklar burada neyle beslenirler?

- Büyük balıklar küçük balıkları yutarak beslenirler, bir de, başka şeylerle...

Nehir korktu. Annesinin elinden tutarak "Kalk gidelim" dedi. Kalktılar. Tekerlekleri paldır küldür eden bir araba hafif bir toz çıkararak yanlarından geçti. İşinden dönen bir köylü yanlarından geçerken eşekten indi, kraliçeyi saygılıca selamladı, Nehir'e bakarak gülümsedi, "Binmek ister misin küçük prenses?" dedi. Nehir, parmağını ağzına götürdü, bir annesine bir yaşlı köylüye baktı, güldü. Belli ki binmek istiyordu. Köylü, onu eşeğin sırtına bindirdi, "deeeh" diyerek eşeği sürdü.

Akşam yemeğinden sonra benzer bir sevinci yaşamak istedi. Babasının sırtına atlayarak onu öptü, "deeeeh!" dedi. Kral, ellerini yere bıraktı; el ayak üzerin de odanın içinde dolaşmaya başladı. Nehir'in nerdeyse kalbi duracaktı sevinçten. Attığı kahkahalardan annesi de seviniyordu.

"Deeeeh Benim babam eşek." Kral, beklenmedik bir anda yerinden doğrularak ayağa kalktı.

Kraliçeye nefretle baktı:

- Bütün bunları küçük kıza sen öğrettin değil mi?

Nehir, başaşağı düşmüştü. Yerden kalktı. Minicik ellerini yumruk yaptı. Gözlerini uğuşturarak ağladı, annesine sarılacağına babasına sarıldı; babasına "anne!" dedi. Gözlerini açtı, gözleri görmüyordu..

Doktorların tam üç yıl süren yoğun çabasıyla gözleri azcık açıldı, ancak, yüzde yetmişbeş görme yeteneğini yitirmişti. Birgün annesine sordu:

- Anne, babam bizi neden sevmiyor?

- Senin baban komşu ülkenin onaltı yaşındaki kızına aşık olmuş. Bunu bana Moris söyledi. Moris yalan söylemez. Bu bilgiyi sağlam yerden almıştır.

- Kobra yılan bakıcısı Moris mi?

- Evet o. O da bir zamanlar benim gibi esirmiş. Mesleği heykeltıraşlıkmış. Senin baban onu esir ticareti yapan bir tüccardan alıp saraya getirmiş. Yaptığı heykelleri beğenmeyince onu kobra yılanı bakıcısı olarak görevlendirmiş. Halbuki adamın yaptığı heykeller hiç de fena değildi. Pişmiş topraktan benim de bir büstümü yapmıştı. Bu büstü, baban görmesin diye saklıyorum.

Görmek ister misin?

Kraliçe ve kızı konuşmaya o kadar dalmışlardı ki kralın gelip yanlarında durduğunu ark etmemişlerdi. "Ben de o büstü görmek istiyorum" dedi kral!

Kraliçenin rengi kaçtı. Kalbi hızlı hızlı attı. Korkudan ne söyleyeceğini bilmiyordu. Gitti getirdi. Krala uzatırken eli titriyordu. Büst yere düştü. Kral eğilerek aldı, baktı, duvara kızgınlıkla fırlattı. Gizli yerde Moris'in yazmış olduğu aşk şiirleri de bulunca kızgınlıkla ve kıskançlıktan. Sessizce bahçeye indi. Bahçede tanrıların niteliklerini simgeleyen heykelcikler ay ışığında parıldıyordu. Işığın gölgesi kurumuş otlar üzerine düşmüştü. Böcek ve kertenkelelerin otlar arasından geçerken çıkardıkları hışırtıdan başka ses yoktu. Dalgın dalgın yürürken yüzü az kaldı kendi heykeline çarpıyordu. Heykelin kol ve ayak kasları, salyangoz kıvırımlarını andıran saçı, iri yuvarlak gözleri, bir şeyin üzerine fırlayacakmış gibi yüz ifadesi karanlıkta kalmıştı...İlerledi. Bahçenin arka tarafına geçti Boş bir alandı burası. Burada büyük bir taş kırma makinesi vardı. Gözlerini buraya dikti. Cezalandırmak istediği kişiyi başaşağı ettirerek bu makine içinde unufak ettirirdi, hem de, halkın gözleri önünde. Bahçenin yan tarafına gitti. Duvar kenarları boydan boya ağaç türleriyle kaplıydı. Ağaçlar arasında su şırıltısının sesi duyuluyordu. Dışardan açılmış kocaman bir delikten dışarıya akıp gidiyordu bu su. Sık ağaçlık alanın az berisinde kobra yılanın içinde bulunduğu demir parmaklıklı geniş bir kafes vardı. Kral, burada da durdu, düşündü. Moris ve kraliçeyi buraya haps etmek, onları kobra yılanına yem etmek istiyordu. "Bana yılan bakıcısı Moris'i getirin" diyerek seslendi nöbetçi askerlerden birine.

Moris, kraliçeyi gizliden gizliye severdi. Kral evde olmadığı zamanlarda ona Sappho ve Alkaios'tan şiirler okurdu. Kölelikten ve kölelerin özgürlük sorunlarından söz ettikleri olurdu. Belki kraliçe de gizliden gizliye seviyordu onu. "Kral Hazretleri seni istiyor" diyen askerin sesiyle irkildi. Sıtmaya tutulmuş gibi oldu. Soğuk bir ter bastı her tarafını. Düşe kalka sarayın bahçesine gitti.

- Beni emretmişsiniz kralım, dedi.

- Kobra yılanını kafes kapısını aç! Moris; kralın, kendisini yılana yem ettireceğini anladı. Bir tavşan gibi karanlık alana kaçtı. Orada bulunan su kanalının deliğinden dışarı çıkarak gözden kayboldu. Bu arada gölün başına giden kraliçe de kendi ayağına taş bağlayarak kendini suyun derinliklerine atmıştı. İntihar
ettiğini ne gören oldu ne duyan.

Prenses, annesinin arkasından yıllarca ağladı. Ağlaya ağlaya gözleri bütün bütün kör olmuştu. Körler de rüya görürmüş. Annesini rüyada gördüğünü sık sık söylerdi hizmetçilere. Zaten prensesin durumuna en fazla hizmetçiler üzülürdü. Şimdi de kendi aralarında konuşuyorlardı:

- Tanrı bu zalim kralın gözlerini kör edeceğine, herhalde yanlışlıkla, zavallı prensesin gözlerini kör etmiş.

- Evet, kötülerin cezasını iyiler çekermiş.

Kral erkenden uyanmış, kuşanmıştı. Komşu ülkeye gitme hazırlığı içindeydi. Hizmetçilerin böyle konuştuklarını duyunca tepesi attı, "Meğer ki koynumda yılanlar besliyormuşum!" diyerek öfkeyle mırıldandı kendi kendine. Pencereden muhafızlara seslendi. Davulcuların davulçalmasını emretti. Davullar çalındı mı, halk sarayın bahçesine gelir, taş kırma makinesinin etrafında toplanırdı hüzünle.

Birkaç saat sonra yaşlı hizmetçi kadının çığlıkları sarayın duvarlarına çarparak yankılandı. Muhafızlar, onu kolundan tutmuş sürükleyerek getiriyorlardı. Herkes taş kesilmişti sanki. Halkın arasında yaşlı hizmetçinin on iki yaşındaki torunu da vardı. Çocuk, korkusundan ağlamıyordu bile. Çünkü cezalandırılacak
kişinin arkasından ağlamak yasaktı.

Taş kıran makinesinin huni şeklindeki ağzına başaşağı edilmiş bir gözde, makineyi çalıştıran, diyen kralın buyruğu... Çırpmış...
Sonrası ne bir ses ne bir nefes...
Un ufak edilmiş bir gövde...

Bu olayı seyredenlerden biri. "Bu ülkede insanın yazgısı, boğazı kesilmiş bir tavuğun yazgısından da beter!" diyerek fısıldadı öbürüne... Fısıldamalar duyuldu. Prenses de penceredeydi, olup bitenleri görmüyor fakat sesleri duyuyordu. Babasına seslendi:

- Zulmün ve adaletsizliğin temeli üzerinde kurulmuş nice krallıklar, halkın öfkesi karşısında çatırdayarak yıkılmıştır. Sanma ki seninki sonsuza dek yaşayacak! Sana baba demekten utanıyorum!

Kral:

- Bana yönelik sarfettiğin sözlerle adalete karşı gelmiş oluyorsun. Onurumu, kişiliğimi beş para ettin. Bunun cezası (taş kıran makinesini göstererek) işte burasıdır! Kızım da olsan senin sonun hizmetçinin sonu gibi olacak!

Tam bu sırada uzaktan geldiği belli olan gülyabani bir adam kalabalığın arasına daldı. Kalabalığı yararak krala doğru yürüdü. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Çıplak ayakları hem kirli hem de yara bere içindeydi. Üstünde yırtık bir palto vardı. İp haline getirdiği desenli pijamasını, bir geyiğin boynuna ağlamıştı. Geyiği sürükleyerek adımlarını sıklaştırdı. Kralın önünde durdu, seslendi:

- Kral Hazretleri! Kral Hazretler! mağarada uyurken bir rüya gördüm. Yanımda bir geyik vardı. Geyiği boğazlayarak kanını kızınızın gözlerine sürüyordum. Kızınızın gözleri açılıyordu. Rüyadan uyandım, baktım ki mağaranın kapısında gerçekten de bir geyik var. Geyiğin yavrusu da yanında duruyordu. İşte o geyiği getirdim buraya.

Kör Prenses, pencereden gülyabani adama seslendi:

- O geyiği nerden getirmişsen çabuk oraya götür! Geyiğin yavruları şimdi annelerini arıyorlardır. Ben, her şeyi yüreğimle görürüm, bana yeter.

Kral dikkatle bu adama baktı, tanıdı onu, "Uşak Moris'tır." dedi. ona kendi eliyle öldürmek istedi. Belindeki kamayı çekti. Kamanın kabzı saf altındı. İki basamak aşağı indi. Üçüncü basamakta ayakları birbirine dolandı, yüzüstü düştü yere. Gülüşmeler oldu. Halkın güldüğünü duyunca kalktı. Kamanın sivri ucu kalbine saptamıştı. "Biliniz ki gülmek suçtur!" diyecekti ki yere yığıldı. Muhafızlar onu kaldırdıkları vakit son nefesini vermişti. Artık gülmek de ağlamak da serbestti.

Şemsettin Murat

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 503
favori
like
share
Sylar Tarih: 13.10.2009 19:56
Ölümü de kendi elinden olmuş. Ne güzel.