Uzun sopasına dayanarak paspası koridor boyunca götürdü. Arkasında, tozlu zeminde geniş ve pürüzsüz bir yol açılmıştı. Doksan derece dönüp köşeleri temizledikten sonra gerisin geriye, leğenin başına gitti. Paspasın saçaklarını suya batırıp ikinci bir tur daha attı. Yeterli olduğuna kanaat getirince ilk sınıfa daldı. Kara tahtada son dersin kalıntıları duruyordu. Vazifesi olmamasına rağmen sünger silgiyle bir güzel temizledi. Öğretmen masasının tozunu aldı, nemli beziyle camları şöyle bir sildi, devrilmiş sıraları düzeltti. Her zaman birkaç sırayı boylu boyunca yatar bulurdu. Okulun bitimiyle kanatlanan minikler neşeyle servislerine koşarlarken arkalarında ne bıraktıklarını pek düşünmezlerdi. Olsun, onları kahkahaları eksilmesin, daha fazlasına da razıydı.

Leğene sıktığında kara sular akıtan bezi temiz suyla besledi. Hemen karşısındaki öğretmenler odasına girdi. Buraya biraz daha özen göstermesi gerekiyordu. Hep şaşırırdı, şu hocalar genellikle öğrencilerinden bile daha dağınıktı. Etrafı elinden geldiğince topladıktan sonra pencerenin önüne dizili saksıların yanına gitti. Bunların her birine öğretmenlerin isimlerini takmıştı. Leylak Recep’i, Begonya Gülsüm’ü, Erguvan Zeynep’i iltifatlara boğarak suladı. Kaktüs Ayten’i en sona bıraktı. Ayten Hanım müdür yardımcısıydı.

Camdan dışarı, geniş ama ağaç fakiri bahçeye dalgın dalgın baktı. “Şurayı da yeşillendiremediler gitti,” diye iç geçirdi hüzünle. Recep Bey çok haklıydı. Ayten Hanım gibi cimri bir müdür yardımcıları oldukça bahçe mahzun kalmaya mahkûmdu. Kadın, okulun bütçesini cüzdanını yönetir gibi yönetiyordu. Müdür ise ona laf geçirecek çapta adam değildi. İri bir kuş gelip tam karşısına kondu. Birkaç adım atıp toprağı eşeledi. Kanatlarını geniş geniş çırptı. Sanki kendisine selam veriyordu. Keyfi birden yerine geldi. Elini kaldırıp bu selama içtenlikle karşılık verdi. Kuş aniden havalanıp yolun öte yanındaki bankanın çatısına kondu. Camların tümünü sildikten sonra ıslık çalarak odadan çıktı.

Sıra en haylaz sınıfa gelmişti. İçeri adımını atar atmaz onu azgın bir köpek karşıladı. Oldukça iriydi, ağzını sonuna dek açmıştı. Belli ki bir şeye kızmıştı. Neyse ki kara tahtanın üzerinde hareketsizdi. Güldü, Ahmet’in marifeti olmalıydı bu. Diğerleri de pek yaramazdı, ama sadece Ahmet bu kadar güzel çizebiliyordu. İleride büyük bir ressam olacak, diye geçirdi içinden. Sevindi. Ne zaman çocuklarda geleceğe dair bir ışık, bir parıltı sezse için için gururlanırdı. Başarılarında karınca kararınca bir katkısı bulunacaktı. Tam işini bitirip çıkacaktı ki yerde ufak bir kırmızılık gözüne çarptı. Eğilip sıranın altına uzandı, aldı. Kelebek şeklinde, parlak bir tokaydı bu, yeniydi. Avucuyla silip öğretmen masasının üzerine bıraktı. Burada hoyrat ayaklardan korunabilecekti. Sahibinin onu bulduğu zaman havalara sıçrayacağından emindi. Küçük kızın sevinçten zıplayışını seyredebilmek için dışarıda pusu mu kursaydı acaba...

Koridora çıkıp kum dolu yangın kovalarına atılmış çikolata kağıtlarını topladı. Tek bir top haline getirip çöp kutusuna bıraktı. Bu kadar çalışma yaşlı eklemlerine inceden bir ağrı vermişti. Hem canı fena halde sigara çekiyordu. Ufaklıkların zayıf ciğerlerini düşünerek büyük adımlarla bahçeye çıktı. Saatine baktı, daha ilk öğretmenin damlamasına epey vardı. Hoş, geveze karısının dırdırına dayanamadığı zamanlarda Kazım Bey her zamankinden erken gelirdi, ama varsın gelsin, o anlayışlı adamdı.

Sırtını duvara verip toprağa oturdu. Hafif hafif esen rüzgâr çenesini gıdıklıyordu. Yoldan geçen market otobüsünden yumuşak, dinlendirici bir müzik yayılıyordu. Gençten bir simitçi ayaklarını sürüye sürüye yürüyordu. Sigara paketini çıkarıp kucağına koydu. Birden uyku bastırmıştı, kıpırdayacak gücü kalmamıştı. Az önceki kuş bankanın tepesinden kalktı, göğü ikiye bölerek uzaklaştı. İki büyük bulut birleşti, kurumuş bir yaprak sessizce ayaklarının dibine süzüldü. Simitçi eski bir türküye ıslığıyla can verdi. Okulun duvarına tırmanmış bir kedi miskince gerindi. Oğlunu düşündü. On üç sene evvel bu ülkede para yok diyerek Hollanda’ya göçmüştü. Ayrılık ilkin çok zoruna gitmişti, anlayamamıştı da onu, mutluluk pahalı değildi ki! Bereket, okuldaki çocuklar ona pek evlat hasreti çektirmemişlerdi.

Çocuklar aklına gelince birden heyecanlanıverdi. Bir an okul başlamış, hatta teneffüs saati yaklaşmış sandı. Zili çalmaya davrandı, her zamanki gibi normal vakitten bir dakikacık erken. Ayten Hanım sık sık uyarsa da, ufak kalplere verebildiği bu bir tek minik hediyeden vazgeçmeye niyeti yoktu.

“Kovarmış! Kovsun... Kovamaz ki! Müdür beni hoş görüyor.”

Sigara paketini avuçladı, aynı anda içmekten caydı. Dün Semra’ya verdiği sözü anımsamıştı. Nasıl da azarlamıştı altı yaşındaki bacaksız onu: “Sigara seni öldürür teneffüsçü amca!”

Güldü. “Hey gidi Koca Reis, çocukların maskarası oldun bre,”diye mırıldandı. Birdenbire kolunun kuvvetini yitirdi, parmakları gevşedi, gözleri kaydı, etraf karardı. Kazım Bey onu oracıkta uyuklarken buldu, yüzünde kocaman bir tebessüm, huzurlu bir horultuyla.

Uyandırmaya kıyamayıp yanından parmaklarının ucunda geçti. Doğrusu bu adamın zenginliğine imreniyordu.

BARIŞ MÜSTECAPLIOĞLU

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 289
favori
like
share