Damarlarımdan usulca akmaya başladın. Saatin o kısmında ne varsa, yelkovan ve akrep orada buluştuklarında canım çekiliyor. Sanki birileri gölge gibi dolaşıyor odamda. Ayak seslerini işitiyor ancak yüzlerini göremiyorum. Tik tak tik tak tik tak... Aman Allah'ım ne sinir bir ses. Her tik takında kelimelerim siliniyor, her tik takında bir şeylerim eksiliyor; oysa o umursamazca kıpırdanmaya devam ediyor. Bat Zaman bat! Hayır, hayır o, "bat dünya bat!" olacaktı. Şimdi seni daha iyi anlıyorum Olric. Galiba tuttuğu her şey elinde kalan, çevresi genişledikçe benliği daralan, bazen umutsuzluğa kapılan bazen gerçekleşen umutların kısmî sevinçleriyle hayata tekrar bağlanan, yalın ayak, çıplak vücuduyla yaşamaya çalışan, hayatı ancak psikanalist romanların postmodern aralıklarına tıkılan, tutunabilmiş gibi görünen ancak tutunmayı asla istemeyenlerdenim.

Gözlerim yoruldu. İki karış yakınımdaki 'S'yi yılan zannediyorum. 'Y'yi ise pis pis sırıtan şeytanın elindeki orak. Kötü çok kötü... Bırakmalıyım şimdi elimden hayatımı. Affet beni ne olur dostum. Bugün de böyle olsun. Her anımı sana adadığım yetmez mi? Ne olur bırak da biraz uyuyayım. Hayır mı? Olamaz mı? Sen karışamazsın da ne demek! Bu benim hayatım dostum. Bak, ne yapacağıma ben karar veririm. Sen değil.

"Hay" kahretsin! Neden ama, şimdi sırası mıydı tartışmanın? Hani o benim tek dostumdu? Ama bir dakika! Kim yırttı bu sayfayı? Burada bir kopukluk var. Burada o konuşmalıydı. Bana hesap sormalıydı. "Sen ne budala birisin. Anlamıyorsun değil mi? Ben senim sense bir hiç" demeliydi. Bana gülmeliydi pis pis.Sırıtarak hatalarımı, geçen hafta giydiğim ve çıkarıp kirli sepetine attığım aşkımı, annemden sakladığım ama günlüğüme utanmadan yazdığım illegal düşüncelerimi, beyaz ötesi diye herkesi kandırdığım geçmişimi, izmarit topladığım yıllarımı, yalan söylediğim kızıl doğrularımı... Hepsini acımasızca vurmalıydı yüzüme. Hey bu kitabın kapağı kırmızıydı ne oldu birden? Karardı... "Şu paragrafın, şu kısmına bakın"! Orada kendinizi göreceksiniz. Hangi paragraf?.. Beni ele vereceksin şimdi, sus! Herkes beni sen sanıyor. Anlaşmamızda bu yoktu sanırım. Senin isminle ben yazacaktım yazıları. Eğer bir şey olursa seni arayacaklardı. Seni bulamayınca vazgeçeceklerdi. Karmakarışık olacaktı herkesin kafası. "Acaba bu o mu?" diyeceklerdi. Ve bir okuyucu çıkıp "Zerdüşt nerede?" diye soracaktı. Bense onu mağarada boğarak öldürmüş olacaktım. Sonra herkesi kandırıp "o benim dostumdu, onunla çok iyi anlaşıyorduk" diyecektim. Kimse onu ayakkabımın bağıyla hakaret ederek boğduğumu öğrenemeyecekti. Şimdi sen kalkıp beni açığa çıkarmakla tehdit ediyorsun öyle mi? Benim de diyeceklerim olur o zaman. Ben de kirli sepetinin kapağını açarım.

Senin nasıl asalak bir "şey" olduğunu ve insanların kanına girerek onların mahrem yerlerinde dolaştığını, onların özel hayatlarına karışarak berbat ettiğini, aşklarını çıkmazlara soktuğunu, hayattan bıktırdığını, en kötü günlerinde dost görünüp bir açığını bulduğunda hemen düşman kesildiğini, ne kadar kinci olduğunu; sayfaların arasında, kelimelerle var iken nasıl birden bire hayat bularak etten ve kemikten bir insan gibi ukalalık ettiğini, her zaman üstünlük sağlamaya çalıştığını, bunu yaparken nasıl rezil rüsva olduğunu, hâlâ farkına varmayarak düştüğün durumu, göğsünü kabarta kabarta insanların arasında liderlik etmeye, onlara emirler yağdırmaya çalıştığını, bir bukalemun gibi renkten renge girerek dikkat çekmeye çalıştığını ama kendine ait asıl rengi unuttuğunu, daha sonra dikkatleri çekmek için yaptığın bu hareketin nasıl asıl rengi bulma girişimine dönüştüğünü, fark ettirmemeye çalıştığın bu durumu insanlara saldırarak geçiştirdiğini, "bak ben hala gülebiliyorum, kahkaha atabiliyorum, benim hiçbir sorunum yok, siz herkesle konuşmaya kalkıştığını, herkesten "A ne ukala birisi, bu kendisini dev aynasında mı görüyor acaba!" laflarını işittiğini, ama buna kulak asmayarak ters yönde yürümeye devam ettiğini, "Yoldaki İşaretleri" es geçerek çamurlara belendiğini, eve gidince annenin "Yine mi kirlettin üstünü, ne uslanmaz, muzır bir şeysin" dediğini, ağlayarak kendini odaya kapattığını, eline kağıdı-kalemi alıp olmayan hayatının olmayan devresinde yaşanmamış hatıralarını yazmaya çalıştığını, ama bir türlü asıl kahramanın kimin olması gerektiği hususunda bir türlü karar veremediğini, çünkü asla asıl kahramanın kendin olamayacağını, senin yalnızca bir vehimden ibaret olduğunu, insanların artık seni görmek istemediklerini, çünkü zaten görünmediğini, görünemeyeceğini, bir hayal mahsulü olduğunu, ömür boyu böyle kalacağını, bir silgi darbesiyle yok olacağını, kalemin mürekkep damlatmasıyla boğulacağını, mürekkebin bir gün mutlaka damlayacağını, her zaman kızıl boya ile yazdığın yazılarının bir gün seni de kızıla boyayacağını, kızıl bir yüzle sarı benizlilerin arasında dolaşmaya cesaret edemeyeceğini, kelepircilerin hayatı(n)ı korsan olarak ucuza satacağını, soğuk kaldırım taşlarının üstünde ucuzcu bir okurun almasını beklerken hiç kurtulamadığın pisliğin içinde yaşamaya alışacağını, parasız bir üniversite öğrencisinin evine misafir olacağını ve bir ay sonra raftan alınıp okunacağını... hepsini bir bir anlatacağım.

Ve,

Okunurken parçalanan sayfalarının iğne iplikle dikilip çatı katında, hurda eşyaların arasında kendine bir yer bulacağını ve artık orada yaşayacağını ve her şeyden ve herkesten ve kendinden ve kalemden ve yazardan ve kağıttan ve kapaktan ve benden nefret edeceğini... Sonuda bir gün kötü kalpli biri tarafından, soğuk bir kış gecesinde odun tutuşturmak için yakılacağını ve bunun senin sonun olacağını tek tek, tik tak tik tak diye sinirimi bozan şu saatin altında anlatacağım okuyucuya.

Hah hah hah hah "HAA"!!!

“Ey okuyucu hazır mısın?”


SEMİH CAN TOPSAKAL

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 326
favori
like
share