İstanbul a, başka bir şehirden çalışmak üzere gelen Aysu, çok sevdiği teyzesinin ve eniştesinin yanında kalıyordu. Aysu nun yanlarında kalmasını teyzesi ve eniştesi çok istemişlerdi. Çünkü hiç çocukları yoktu. Aysu yu kızları olarak görüyorlardı. Aysu da onları çok seviyordu. Aysu nun annesi de, zaman zaman Aysu ile beraber kız kardeşini ziyarete gelirdi. Aysu nun memleketinde bir ağabeyi vardı. Aysu nun annesi, oğlu ile de ilgilenmek zorunda olduğu için, kendi memleketine geri dönüyordu. Ara sıra Aysu yu ve kız kardeşini böylece ziyaret etme fırsatı buluyordu. Ziyaretlerinden birisinde kız kardeşi Gülay, ablasına
– Sen, memlekete git. Oğlunla ilgilen. İstediğin zamanda bizi ve Aysu yu ziyarete gelebilirsin diyordu.
Aysu nun teyzesi, İstanbul un büyük nezih semtlerinden biri olan, Beşiktaş ta oturuyordu. Kadıköy de bir iş bulmuşlardı Aysu ya. Buldukları bu iş onun mesleğine uygun bir işti. Aysu gazetecilik okumuş, dört lisan bilen ve çevirmenlik yapan genç, uzun sarı saçlı, masmavi boncuk boncuk gözleri olan, beyaz tenli, pembe yanaklı, ahu bakışlı, gülümsemesiyle ve konuşmasıyla dikkatleri üzerine çeken güzel bir kızdı. Onu gören bir daha, bir daha dönüp bakıyordu.
Aysu, genç kızlığa yeni adım attığı sıralarda babasını kaybetmişti. Anne ve ağabeyiyle birlikte kendilerine ait, bahçesi olan, müstakil bir evde yaşıyorlardı. Aysu nun annesi ev hanımıydı. Okula gitmemişti. Ama, bir çok okumuş ve kültürlü insandan daha çok şey biliyordu. Aysu yada, ilk okuma yazmayı öğreten annesiydi. O zamanın şartlarıyla, imkanları annesinin okumasına olanak vermemişti. Fakat, annesi de Aysu gibi hırslı ve çalışkandı. Tuttuğunu koparan, birazda otoriter bir yapıya sahipti. Bu da, hayatta yaşadıklarından dolayıydı. Çünkü, öksüz büyümüştü.
Aysu ise, tam tersine hem çalışkan hem duygusal ve romantik bir yapıya sahipti. Kuşları, kedileri, köpekleri, atları, insanları ve tabiatı seviyor ve onlara hayrandı. Bu duyguları, ona aşılayan belki de ağabeyi Melih ti. Melihle Aysu nun arasında on yaş fark vardı. Ağabeyi Melih, lise mezunu, yedi lisan bilen, gemilerle dünyayı dolaşarak para kazanan bir gemiciydi. Gemilerdeki görevi telsizciydi. Melih çok kültürlü, çok kitap okuyan, çok araştıran, öğrenen, öğrendiklerini de çoğunlukla kardeşi Aysu ile paylaşan birisiydi. Aysu nun bugüne gelmesine sebep olanlardan annesi gibi, bir de ağabeyiydi. Aysu, çok küçükken ağabeyi okuması için, kendisinin de okuduğu kitapları veriyordu. Ve, değişik gezip gördüğü yerleri, oralardaki yaşamları, Aysu ya anlatıyordu.
Gemici olduğu için, ağabeyi eve uzun zaman uğrayamıyordu. Aysu ağabeyine hep bir özlem içerisinde büyüdü. Ağabeyini çok seviyordu. Ağabeyi de onu. Ağabeyi Melih, gemiden eve dönünce, kız kardeşinin sevdiği kitapları ve değişik oyuncakları getiriyordu. Bir gün, gemiden eve geldiğinde kapıyı, Aysu açtı. Ağabeyini karşısında gören Aysu, sevinçten ona sarıldı. Ağabeyinin kucağında Singapur dan getirdiği güzel bir oyuncak ayı vardı. Aysu ağabeyine
– Hoş geldi ağabey dedi.
Ağabeyi de ona
– Hoş bulduk. Dünyayı dolaşmak isteyen güzel kız dedi.
Bu abisinin Aysu ya taktığı bir lakaptı. Aysu yu çoğunlukla böyle söylerdi. Elindeki oyuncak ayıyı Aysu ya verdi. Aysu sevindi. Ağabeyi de ona
– Sen dünyayı gezmek istediğin halde gezemiyorsun. Gücüm oldukça, dünyanın her yerinden sana bir şeyler getireceğim dedi.
Aysu hep bu düşüncelerle büyüdü ve hep mutlu oldu. Ağabeyi birkaç yıl sonra, annesinin özlemi üzerine gemiciliği bıraktı. Yaşadığı şehirde, kendine küçük bir sandal aldı. Çünkü, limanda yabancı gemilere tercüme yapan tercümanlık işi bulmuştu. İşinin dışında da sandalla balık tutmaya gidiyordu. Aysu ailesiyle mutlu geçiniyordu. Bir gün üniversite sınavına girdi. Ve gazeteciliği kazandı. Anne ve ağabeyinden ayrılmak ona çok zor gelecekti. Ailesinden ilk defa ayrılacaktı. Ayrılık nedir? Bunu ikinci sefer yaşayacaktı. Babasının ayrılığındaki gibi, duyguları bu ayrılıkta hissetmeyecekti. Çünkü daha önceden ağabeyi gidip geldiği gibi, oda yaşadığı şehre gidip gelecekti.
Yıllar böylece geçti. Aysu, genç gazeteci bir kızdı artık. Dört lisan biliyordu. Şimdi sıra iş bulmaya gelmişti. Teyze ve eniştesinin vasıtasıyla, İstanbul da bir iş bulmuştu. Bu yer, İstanbul un Kadıköy yakasında küçük gazete basımeviydi. Bu gazetenin sahibi, eniştesinin çocukluğundan, Makedonya dan çok iyi arkadaşıydı. Eniştesi, eski ve çok samimi arkadaşı olduğu için, karşıda bir gazete çıkaran basımevi seçmişti. Yoksa, bu yer teyzelerinin evine çok uzaktı.
Gazete sahibi Kemal Bey, ellibeş, altmış yaşlarında, orta boylu, hafif tıknaz, sevecen bakışlı bir adamdı. Aysu ya, gazetecilik mesleğini bütün yönleriyle öğretecekti. Gazeteci Kemal Bey e getirilen çevirmenlik işlerini de, iyice öğrenmesi için Kemal Bey, Aysu ya hep fırsatlar tanıyacaktı. Gazeteci Kemal Bey e rastlaması, Aysu nun mesleğinde bir dönüm noktası olacaktı. Aysu, her sabah erken bir şekilde kalkarak teyzesi ve eniştesiyle güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra, işine gitmek üzere yola çıkardı. Eniştesi, işi olmadığı zamanlarda Aysu yu işe bırakıyordu. Bu arada da Kemal Beyle eski günleri yad ediyordu. Aysu, belki de anne ve ağabeyinden çok uzaklarda olduğu için teyzesi ve eniştesini çok seviyordu. Teyzesiyle, diğer akrabalarıyla bir arada toplanıp mantılar börekler, pastalar ve çok sevdiği yemekleri yaparlardı. Teyzesi ve eniştesi Aysu ya çok düşkündüler. Ve çok güvenirlerdi. Aysu da onlara.
Birkaç yıl Aysu işe böyle gidip geldi. Daha sonra eniştesi hastalandı. Doktorlar eniştesine, temiz havanın iyi geleceğini ve sessiz sakin bir ortamda yaşaması gerektiğini söylediler. Enişte ve teyzesi mecburiyet karşısında, ege de deniz kıyısında bir kasabaya yerleştiler. Ve Aysu ya, gittikleri yerin ismini söylemediler. Aysu nun memleketinden annesi geldi. Ve Aysu ile birlikte, bir başka akrabalarda kalmaya devam ettiler. Bir gün Gazeteci Kemal Bey gazeteyi kapattı. Çünkü, işleri iyi gitmiyordu. Ve yaşlanmıştı. Aysu bir süre akrabalarının yanında kalmakla olmayacağını anladı. Teyzeleri gidince ve Kemal Bey de gazeteyi kapatınca mecburen memleketine geri döndü. Yaşadığı bu yer küçüktü. Mesleğine uygun bir iş bulamıyordu. Birazda çekingen bir ruha sahipti.
Bir gün, ani bir kararla yanlış bir evlilik yapıverdi. Hayatta amaçları, umutları olan Aysu dan geriye eser kalmamıştı. Evliliğinde mutsuzdu. Zaten evlilik nedir bilmiyordu. İnsanları, hep kendisi gibi sanıyordu. Eşiyle arasında, fikir çatışmaları evlendikleri günden başlamıştı. Çünkü, eşi egoist bir yapıya sahipti. Aralıklarla anne ve ağabeyini kaybetti. Eşi vardı ama, ortada yapayalnız ve çaresiz kalmıştı. Hiç bir şey yolunda gitmiyordu. Onun bildiği, öğretilen ve tanıdığı dünya birden değişivermişti. Bedeni yalnız olduğu gibi, artık ruhu yalnızdı. Onu çok seven teyze ve eniştesi de unutuvermişlerdi onu. Hiç aramaz olmuşlardı. Gittikleri kasabanın adresini ve telefonunu bilmiyordu. Ona verilmemişti. Onu seven insanlara ne olmuştu. Bir anlam veremedi yıllarca.
Aysu nun başka akrabaları, teyzesinin ve eniştesinin yaşadığı kasabaya yerleşmişlerdi. Fakat, Aysu ile aralarında bir irtibat yoktu. Bir gün nasıl olduysa o akrabalardan biri Aysu yu buldu. Eski günleri yad ettiler. Aysu bu akrabasına
- Teyzesinin ve eniştesinin nasıl olduğunu ve yıllarca neden beni aramadılar. Ben aramak istedim. Ama, ne bir telefon nede bir adres bıraktıkları için bulamadım. Onlar, benim yaşadığım yeri ve evini biliyorlardı dedi.
Aysu nun akrabası - Pek bir bilgim yok. Benden epey uzakta bir yerde oturuyorlar. Ara sıra görüşüyoruz. Ama, senden hiç bahsetmediler dedi.
- Aysu üzüldü. Ağladı. Akrabasından kaldıkları yerin adresini ve telefon numarasını istedi. Yıllar sonra izlerine rastlamıştı.
Aysu birkaç gün düşündükten sonra, aramaya karar verdi. Aysu, bu arada büyük hastalıklara yakalanmıştı. Korkmaya başlamıştı. Yaşamdan kopacak diye korkuyordu. Bunun düşüncesiyle o çok sevdiği ve onu da seven insanları arayıp, seslerini de olsa duyup, onlarla konuşmak istiyordu. Aysu, ümitle heyecanla ve sevinçle numarayı çevirdi. Telefonu açan eniştesiydi. Yıllar sonrada olsa sesinden tanımıştı. Aysu eniştesine
– Nasılsın enişteciğim? Teyzem nasıl? Yıllardan sonra sesinizi de olsa duymak istedim. Numaranızı da Emel haladan aldım dedi.
Eniştesi ise Aysu ya ne bir merhaba, ne nasılsın diye bir şey söylemeden, hal hatır sormadan
– Söyle, söyle Aysu. Derdin ne? Ne istiyorsun? Söyle bakalım dedi.
Bu sözler karşısında Aysu yıkılmıştı. Çok ağır gelmişti bu sözler ona. Beklediği cevap bu değildi diye düşündü. Eniştesi neden böyle konuşmuştu? Aysu ne isteyebilirdi ki? Sadece seslerini duymak ve iyi olup olmadıklarını öğrenmekten başka bir şey istememişti. Onlar,her ne kadar merak etmeyip aramadıysalar da Aysu, bu sözleri hiç aklından çıkaramayacaktı.
İnsanları bu kadar seven bir kız, bir daha kimseyi sevemeyeceğim diyerek ağladı. Eşiyle anlaşmazlığı olan Aysu nun yaşamdan kopmasına, birazda bu sözler ve teyzesiyle, eniştesinin onu bir daha aramayacak olmaları sebep olmuştu. Şimdi Aysu, sevgisinin hüzne dönüştüğü anı yaşıyordu. Üzülmüş ve kırılmıştı. Çünkü, Aysu nun yaşadığı yeri biliyorlardı. Aysu belki, onları yaşadığı yerde gidip, bulup neden böyle davrandıklarını sorabilirdi. Fakat, Aysu çok hasta ve artık sakattı. Ve böylece Aysu, bütün sevgilerin yalan olduğunu anladı. Bütün sevdikleri sonbaharda dökülen yapraklar gibi, onu yalnız başına bırakıp, terk edip gitmişlerdi. Dallarına tutunabileceği bir ağacı yoktu artık. Şimdi Aysu, yere düşen yaprak gibi kurumayı bekliyordu.


Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1358
favori
like
share