1975 yılının güz mevsimiydi. Eylül ortalarında Türkiye’den Almanya’ya işçi olarak çalışmak için yaptığım iş başvurum kabul edilmişti. İstanbul’daki bütün hayatımı geride bırakıp bir amaç uğruna Bavyera eyaleti Münih şehrine doğru yola çıktım. Tek başıma çıktığım bu umut yolculuğunda kendime ve aileme ait gerçekleştirmek istediğim birçok amacım ve hayallerim vardı. Eşinden boşanmış bir bayan olarak İstanbul’da ayakta kalabilmek için çabaladım durdum. Lakin beceremedim. Yüreğimi sıkıştığı yerden ve beni hapseden duygulardan kurtulmaya ihtiyacım olduğunu anladığım bir sırada, kırılan gururumla birlikte, bana teselli olabileceğini düşündüğüm bu umut yolculuğuna çıktım.
İstanbul’da Sirkeci Tren Garından bindiğim trenle Almanya Münih’e doğru giderken yolculuk boyunca sessizdim. Arada bir trenin camından dışarıya bakıyor, geçtiğim ülkelerin manzarasını seyrediyordum. Sıkıntılıydım. Yüreğimde, ardımda bıraktığım annem ve ağabeyim için endişeleniyordum. Yaşadığım son olay sırtından vurulmuş bir genç kadın için boyun eğilmeyecek kadar güçlüydü. Toparlanmam, bu olaydan silkinmem zor oldu. Fakat, bir gün aniden karar verip hazırım dedim. Ve, kapadığım o kapıyı bir daha hiç açılmamacasına mühürleyerek Almanya’ya yola çıktım.
Şanslıydım. Gideceğim yerde beni bekleyen tanıdıklarım vardı. Bu düşünce biraz olsun yol boyunca beni rahatlatıyordu. Bilmediğim yollar, bilmediğim ülkelerden geçerken uzun bir yolculuk sonunda nihayet Münih’te olmuştum. Burada birazda olsa yabancılık çekmeyecektim. Sımsıcak elleriyle beni kucaklamayı bekleyen Türkiye’den arkadaşım Fatma, yüreği yaralı bu ceylanı sarıp sarmalamaya hazırdı. Türkiye’den trenle gelen birçok insan arasından Fatma beni görmüştü. Ayaklarım şişmiş, neredeyse başımı kaldıracak halim kalmamıştı. Fatma, onca kalabalık arasında bana doğru yaklaşmaya başladı. Yabancı bir memlekette tanıdık bir yüz görmek beni rahatlatmıştı. Merhabalaştıktan sonra, Fatma beni kolumdan tuttuğu gibi evine doğru götürdü. Konuşacak çok şeyler vardı. Beni, Münih ve çalışacağım fabrika konusunda bilhassa uyarıyordu.
- Sabır ve sükunet burada iş görür. Amacına ulaşman için beklemekten ve sabretmekten başka çaren yok. Az konuş, dinle. Fakat ödün verme diyordu. Onca yorgunluğuma ve uykusuzluğuma rağmen Fatma’nın tavsiyelerine kulak tıkamadım. Fatmayla aynı tekstil fabrikasında farklı bölümlerde çalışacaktık. Almanya’daki ilk gecemde geride bıraktığım aileme ve ülkeme özlem içerisinde kabus dolu bir gece geçirdim.
Ertesi sabah daha uykudan uyanmadan, Fatma beni uyandırdı.
- Şimdi işe gitme vakti. Göze girmek ve burada tutunmak istiyorsan her şeyi vaktinde yapmalısın ve kurallara uymalısın. Ülkemizdeki gibi bu ülkenin de çalışma konusunda bazı kuralları var. Bizler burada yabancıyız. Hadi kalk! Diye uyardı.
Fatma, o sabah hayata dimdik bakışımı sabahın bu erken saatinde yüz ifadem de görmüştü. Hırslıydım. Fakat bilmediğim bir dağa tırmanmak üzereydim. Bundan endişe ediyordum.
Fatma – Başaracaksın Nurten. Hadi acele et gidiyoruz diyordu.
Her ne kadar gözlerimden uyku aksa bile kararlı bir tavrım vardı. Yılmadan, hırsla çalışacak umutlarımın gerçekleşmesi için elimden geleni ardıma koymayacaktım. Söz vermiştim ağabeyime. Bu uğurda yılmayacaktım. Ve ağabeyime kazandığım paralarla küçük bir tekne olacaktım. Birazda olsun, çok sevdiğim ağabeyimin hayalini gerçekleştirmek için bu yolculuğa çıkmıştım. Burada kendime bir dünya kuracak ve bu dünyadan zaferle çıkacaktım.
Almanya’da ilk iş günüme hazırdım. Fatma ile beraber fabrikaya giderken sakinliğimi koruyor gibi gözüksem de, fabrikaya yaklaştıkça sakinliğimi yavaş yavaş koruyamayacağımı hissetmeye başlamıştım. Buz gibi kesilmiştim. Ruhumu bir anda başaramayacağım endişesi sarmıştı. Daha fazla dayanamadım ve fabrika kapısında donup kaldım. Sırtımı fabrika duvarına dayayarak, rahatlarım umuduyla bir oh çektim. Fatma ya yapamayacağım, korkuyorum demiştim. Arkadaşımım bana söylediği sözü unutmuyorum. Bunca çabalarına rağmen vazgeçmek yok diyerek beni elimden tuttuğu gibi, fabrika kapısından içeri sürüklemişti. Heyecandan hafızam tamamıyla durmuş, hiçbir şey düşünemiyordum. Bütün işçiler hızlı adımlarla fabrikanın iç kapısından içeri girerlerken, onların davranışlarından cesaret alıp fabrikadan içeri girdim. Bu ani davranışıma Fatma şaşırmıştı. Arkamda duruyor ve hiç kıpırdamadan ağzı açık beni seyrediyordu. O anda bana bir kez daha sana inanıyorum, başaracaksın Nurten derken, ben çoktan yeni kuracağım dünyaya ilk adımımı atmıştım. Fabrikada ağır bir boya kokusu vardı. Boya kokusu genizlerime kadar dolmuştu. Ağır boya kokusu altında kumaş dokuma bölümünde bana yer verilmişti.
Arkadaşım, beni dokuma bölümünde çalışan Türk arkadaşlarına emanet ettikten sonra, işinin başına geçti. O gün bilmediğim bir ülkede, bilmediğim bir işte sürekli savaş halinde kaderimi değiştirecek adımlar atıyordum. Benim için zor ve yorucu bir gün olmuştu. Bilmediğim bu ülkenin dilini anlamakta zorlanmıştım. Okulda öğrendiğim kadarıyla biraz İngilizcem vardı. Fakat o gün İngilizce konuşan kimseye rastlamamıştım. Hayal kırıklığına uğradığımı düşünüyordum. Fakat, Türk arkadaşlarım bana her konuda yardımcı olmaya çalışıyorlardı. İşe paydos deme vakti yaklaştıkça gözlerim duvarda asılı olan saatten ayrılmıyor, sürekli saatin kadranlarını takip ediyordum ki, Fatma kumaş dokuma bölümünün kapısından görüldü. Nihayet eve gitme vakti gelmişti. Almanya’ya geleli daha tam olarak bir gün bile olmamıştı, fakat ben kendimi yorgun hissediyordum.
İlk iş günü çıkışımızda Fatma ve yeni edindiğim arkadaşlarımla birlikte eve doğru ilerlerken Fatma’nın her zaman balık satın aldığı balıkçı haline uğraması ve akşam yemeği için balık alması gerekiyordu. Kaderimi değiştirecek yere ve kişiye doğru habersizce gidiyordum. Napolili Balıkçı Toni Mancini ile ilk defa orada tanışacaktım. Münih balık halinde İtalyan ve İrlanda asıllı balık, sebze ve meyve satan Mancini ailesi vardı. Fatma, bir yıl önce onları burada tanımış ve o tanışmadan sonra özellikle Mancini ailesinden alışveriş yapmayı tercih ediyordu. Mancini ailesi balıkları, sebze ve meyveleri İtalya Napoli’den getiriyordu. Her şeyi taze olarak sattıkları için birçok müşteri Mancini ailesinden alışveriş yaparlardı. Mancini ailesinin küçük oğulları Toni Mancini, Fatma’nın yakın arkadaşıydı. Toni Mancini yirmibeş yaşında anne tarafından Napolili, baba tarafından İrlanda Dublin liydi. Yıllar öncesinde Napoli’ye, daha sonrada işlerini genişleterek Almanya Münih’e yerleşmişlerdi. Babası Patrick, Bayan Maria’yla Napoli Capri de tanışıp evlenmişler. Ve bay Patrick o gün İtalya’da yaşamaya karar verdiği gibi, Owell soyadını değiştirip eşinin Mancini soyadını almış.
Toni Mancini ailesiyle birlikte balık, sebze ve meyve şirketinde çalışıyor, diğer yandan da hukuk okuyordu. Fatma’nın Toni’yle arkadaşlığı Toni’nin arkadaşlarından Max’e aşık olmasıyla başlamış ve daha da güçlenmişti. O günden sonra gittikleri her yerde arkadaşlıklarını pekiştirmişlerdi. Tanıdıkları yeni kişileri arkadaş gruplarının içerisine hiç düşünmeden alırlardı. O gün beni de arkadaş gruplarının içerisine aldılar. Benim için yeni başlangıçların arifesi olacaktı. Her zamanki gibi balık hali kalabalıktı. Bayan Maria önünde önlüğü, elinde eldiveniyle balıkları buz gibi suyla taze tutmaya çalışıyor, Bay Patrick ise buzhane den buz getiriyordu. Tamamen işine konsantre olmuş çalışkan, tatlı ve sevimli bir aileydi. Bayan Maria, bay Patrick’ göre daha atak bir kadındı. Bir anda gözlerini balık halinin girişine çevirdi. Ve Fatma’yı gördü. Fatmayı ve beni haldeki dükkanlarının içerisine davet etmişti. Dilinden hiçbir şey anlamıyordum ama yüz ifadesi öyle güzeldi ki, bu sıcaklık beni sarıp sarmalıyordu. Dost canlısı bir yapıya sahipti. Bay Patrick, ona nazaran daha sessiz ve sakin kalmayı yeğliyordu. Fatma arada bir bana dönüp konuştuklarını Türkçe tercüme yapıyordu. Yüzümde tebessümler oluşmuştu. Bayan Maria gelen müşterilerine sıcak bir cappuccino ikram etmeden balık satışı yapmaz, aynı zamanda müşterileriyle koca günün kısa bir özetini sohbet olarak geçerlerdi. Bu yüzden her milletten müşterisi ve dostu vardı.
Bayan Maria’nın bize ikram ettiği capucccinoları içerken, buzhaneden hayatımı değiştirecek olan adamın Toni Mancini’nin çıktığını gördüm. Yakışıklı, esmer bu delikanlı yanımıza doğru gelmeye başladı. Duraksar bir vaziyette gülümseyerek yüzüne bakıyordum. Alışmıştım bayan Maria ya gülümsemekten. Beni ve Fatma’yı gülümseyerek selamladı. İri, zeytin rengi gibi gözleri olan bu genç adam gözleriyle Fatma’ya işaret ederek, benim kim olduğumu öğrenmeye çalışıyordu ki, Fatma Türkiye’den, İstanbul’dan arkadaşım Nurten. Bizim fabrikada çalışmaya başladı. Bugün ilk iş günüydü diye yarı Almanca yarı Türkçe cevap verdi ona. O anı hiç unutmuyorum. Toni Mancini içini çekerek Türkçe Aman Tanrım! bu ne güzel bir kız diyerek beni utandırdı. İlk karşılaşmamız rahat davranışlar içerisinde bir genç adamın bana iltifat etmesiyle olmuştu. Onda bir tuhaflık sezmiştim. Hem küstah, hem de kibardı. Zaman zaman davranışlarıyla kendini ele veriyordu. Bir kadının ruhunu okşayacak kadar nazik, bir anda da kendini abartabilecek kadar bencildi. Fakat, beni kendine hayran bırakmayı o andan itibaren başarmıştı.
Fatma, bayan Maria’dan balıkları alırken Toni Mancini benimle ilgileniyordu. Birçok değişik milletten arkadaşları olduğu için Türkçeyi az biliyordu ama, Türkçeden konuşabileceği o kadar güzel kelimeler seçmişti ki kendine insanın ağzını açık bırakacak kadar sevgi ve şevkat doluydu. Bildiğim kadar İngilizceyle onunla konuşmaya çalıştım. Söylemek istediklerimi ona tam anlamıyla ifade edemiyor ve şakalarına maruz kalıyordum. O gün balıkçı dükkanından ayrılana kadar benimle hep uğraştı. Sırnaşık, daldan dala konan bir yapısı vardı. Bunun düşündüğüm gibi olmadığını çok zaman sonra öğrenecektim. Kötü duygular beslemediği yüzüne ve davranışlarına yansıyordu. Yanından ayrılırken tekrar görüşüp görüşemeyeceğimizi, görüşmek istediğini kendinden o kadar emin sözlerle belli ediyordu ki, bir an Fatma’yı unutmuştu. Fatma’nın yoğun sitemli bakışları altında kendini toparladı. Gönül hırsızı denebilecek kadar kadınları iyi tanıyordu.
Eve doğru yol alırken arkamızdan sesleniyordu. Yarın yine bekleriz. Küstah ve bazen iticiydi. Lakin deli dolu bir gençti. Yol boyunca Fatma arkadaşlarının arasında herkesin lakabı olduğunu söyledi. Toni’ye fırtına Toni derlermiş. O günden sonra Toni Mancini ve arkadaşlarıyla buluşmalarımızda Toni’nin bana takmış olduğu, Akdenizli lakabını iyice benimsemiştim. Kaderim sanki beni Münih’e bilerek çağırmıştı. Benim için artık her şey yolunda gidiyordu. Mutluydum. Ailemin özlemini mektuplarda ve ara sıra ettiğim telefonlarda gideriyordum. Yavaş yavaş kendime yetecek kadar para kazanmaya başlamıştım. Aldığım paraların bir kısmını lüks bir yaşam istemiyor olmamdan dolayı biriktiriyordum. Bazen arkadaşlarım benimle cimri yerine bonkör diye dalga geçerlerdi.
Kararlı bir yolda binbir zorluk karşısında emin adımlarla ilerliyordum. Umursamamaya çalıştığım birçok olay oldu. Kibirli adam Toni Mancini hayatımda yer edinmişti. Uzunca bir süre onun ilgisine karşılık vermedim. Çok iyi tanımıştım onu. Fakat yeniden bir erkek tarafından sırtımdan vurulmaya hazır değildim. Lakin, onun ilgisine kayıtsız kalamadığım zamanlarda oluyordu. Daha çok onu uzaktan sevmeyi yeğliyordum. Amacım, Toni Mancini’de yeniden tattığım aşk duygusuna karşı direnmeyi öğretmişti. Bir gün benim için hayatından vazgeçen ağabeyimin hayalini gerçekleştirecektim. Bunun için çabalıyordum. Onların hasretine nasıl dayandığımı bile anlayamıyordum. Hasretlik bu kadar soğuk mu olacaktı. İçimde yaşadığım hasret fırtınalarında bunu daha iyi anlayacaktım. Hiçbir şeyi önceden tahmin edememiştim. Fakat çevrem iyi dostlar ve iyi insanlarla doluydu. Şanslıydım. Biraz zorda olsa bu ayrılığa alıştım.
Kimi zaman iş çıkışı birçok değişik milletten oluşan arkadaş grubumuzla birlikte yürüyüşler yapıyor, değişik ülkelerin yemeklerini tadıyor ve kültürlerini öğreniyordum. İçimdeki başarma hırsı ve Toni Mancini hayatıma bir yön veriyordu. Sık sık bayan Maria’ya ve Bay Patrick’in yanına kimi zaman balık almak, kimi zamanda sohbet etmek için uğruyorduk. Toni Mancini’de annesi gibi çevik bir insandı. Durduğu yerde duramayan hareketli yapısıyla çok hızlıydı. Ona, iş konusunda kimse yetişemezdi. Toni’nin çok sevdiği bir motosikleti vardı. Rüzgarla yarışır gibi onu sürerdi. Bu yüzden de ona arkadaşları Fırtına Toni lakabını takmışlardı. Fakat, benim için Napolili Balıkçı Toni Mancini’ydi o. Bir an bile yanımdan ayrılmaya kararlı değildi. İş çıkışları fabrikanın kapısının önünde bekler, geldiğimi gördüğü anda kollarını yukarıya kaldırarak, rahatlamış bir şekilde oh çekerdi. Beni gördüğüne mutlu olurdu.


Yazan : Melodi AKÇAY

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 292
favori
like
share