Sümer yazını olarak nitelediğimiz yazın, çağdaş yazınla özde önemli benzerlikler gösterirken biçimde bize yabancı gelmese de önemli ayrılıklar içerir. Şu ana değin okumalarım sonucu Sümer yazınının

Şiirler
Söylenceler, destanlar
Yaşanmş ilginç öyküler
Dini günlerde canlandırılan oyunlardan oluştuğu sonucuna vardım.
Sümer şiiri denince bilinen üç önemli şair var (Ludingirra, Enhduanna, Dingiraddamu). Yalnızca üç şair adının bilinmesinin nedeni ise, Sümerli şairlerin ad kullanmamış olması. Şair Ludingirra’nın şiirlerinin komşu kültürlerin dillerine çevrilip kendi zamanından beşyüz yıl sonra bile okunduğu bulunan Hitit tabletlerinden anlaşılmış.

Söylencelerini aşk ve bereket tanrıçası İnanna ile çoban tanrı Dumuzi’nin aşk ve evlilik söylencesi, yaradılış ve tufan söylenceleri olara sınıflamak olası.Belli başlı destanları arasında önde gelen ise Gılgamış...Gılgamış destanı, binlerce yıl boyunca kılık değiştirip başka destanlara başka dillere girmiş. Önemli bir başka özelliği ise, içinde çağına dek ulaşmış olan diğer destanlara, söylencelere ana destanın bütünlüğü bozulmadan sanatsal bir kurgu içinde yer verilmiş olması.

Yaşanmış ilginç öyküleri ise, anlaşılan, genellikle öğretmenler, yazıcılar derlemiş. Bunlardan beğenilenler, çoğaltılmış, şehirler arası yayılmış.

Günümüzden 4000 yıl önce yaşamış insanların bir yazısı olması, şiirler, öyküler yazıyor olmaları, bunları çoğaltıp, yayıyor, saklıyor, koruyor sık sık yeniden okuyor olmaları büyüleyici. Ve akla başka sorular getiriyor.

Ama asıl soruyu sormadan bir saptama yapmak gerekiyor belki de...

Bizlerden çok önce yaşamış insanların yaşamlarına, ürünlerine, kültürlerine, çağdaş insanın, uzaya insan gönderen, evrenin haritasını çıkarmay çalışan, evrenin tüm gizlerine, insan bedeninin tüm gizlerine ulaşmak özere olduğunu sanan çağdaş insanın kendini beğenmişliği, özellikle de batı kültüründen geçmiş insanın üstünlük duygusu ile bakıyor, şaşkınlık içinde hayranlık duyarak büyüleniyoruz.

Oysa kabul etmemiz gereken bir kaç gerçek var.

Uygarlığımız, yalnızca doğaya egemen olma, onu kullanma, onu yok edebilme, değiştirebilme gücü ile tüm tarihler içinde en güçlü konumundadır.
Fakat gerçekte cilalı taş devrinden beri insanlık bir evrim geçirmedi.
Ve...

Şu anda üstünde oturduğumuz uygarlık, btün bir insanlık tarihinin birikimlerinin sonucu. Bu uygarlık binlerce yıl boynca uygarlıkların karşılaşması, çarpışması, kaynaması, karışması, sık sık da ayrışması ile oluştu. Bu uygarlıga binlerce yıl boyunca her emekç bir taş koydu, her aydın bir düşünce, her sanatçı bir satır bir renk ekledi, her bilim-düşünce insanı bir gizi çözerek, bir soru ekleyerek katıldı.
Cep telefonlarımızın, televizyonların uçakların bize sağladığı her kolaylıkta bnlerce yıl boyunca milyarlarca insanın varoluş serüveninin katkısı var.

Uygarlığımızın üstüne oturduğu fiziksel alt yapıyı çekip aldığımızda, insan ilişkilerimizin yürüdüğü kurallardan geriye ne kalır, ne kadar uygar kalırız bunu düşünmek ilginç olurdu. (özellikle insanın diğer insanları yok etme azmine baktığımızda....)

Fakat asıl soru şu: İnsanı, bilinen tarihinin ilk zamanlarından beri şiir, hikaye yazmaya, resim yapmaya, şarkı söylemeye iten nedir?

Nasıl bir gereksinimden kaynaklanır?

İnsanın varoluş savaşımına nasıl bir katkısı vardır?

Kısaca neden sanat?

İnsanın, yaşamı olarak nitelenen varoluş serüvenine baktığımızda bu serüvenin

İnsanın doğayla
İnsanın diğer insanlarla
İnsanın kendi ile ilişkilerinden
oluştuğunu görüyoruz.

Günlük yaşamı bir insanın bu ilişkilerden oluşan kimi bir ağ, kimi dolanmış çözülen bir yumak, kimi keyifli hoş bir örgüdür. Peki bu karmaşanın ya da bu hoş örgünün neresindedir sanat?

Fransa’da bulunan insanlığın ilk çağlarına ait mağara resimleri ile ilgili yakın zamanda okuduğum bir makalede, bunların ilkel insanların bir takım korkular içinde yaptıkları çiziktirmeler değil, çizgisi, renkleri öykülenmesi ile oldukça inceltilmiş bir estetik zevkle yapılmış çizimler olduğu sonucuna varıldığı söyleniyordu. Bu tartışılabilir fakat şurası bir gerçek ki... Sanat, insanın doğayla ilişkilerinin ondan etkilenişinin onu anlamaya çalışmasının bir ürünü olarak oraya çıkabilir. .
Sümer kültüründeki dinsel törenlere baktığımızda, bugünkü tiyatronun köklerini görebiliriz. İnançların temsil edilmesi... Katılım ile paylaşılması. Sonuçta ortak değerler üretilmesi, aktarılması. Paylaşarak hem bireysel olarak hem toplumsal anlamda çoğalmak. Aslında binlerce yıldır insanlar ortak değerler çevresinde bir araya geliyorlar. Hem de ısrarla fiziksel anlamda bir araya geliyorlar. Kağıt üstünde çizilen sınırlarla, sınıflarla değil. Bayramlar, dinletiler, kutlamalar, anma törenleri ile... Kimi sanat kimi dinsel kökenli...
Fakat sanatın en yoğun olarak beslendiği kaynağın bireyin kendi ile ilişkisi olduğunu söylersem ne abartmış ne de sizleri yanıltmış olurum. Belki de sanatın evi bireyin kendisi ile ilişkisidir.
Neden varolduğumuzun yantını ararken
O yanıtı bir türlü bulamayıp hüzünler, karamsarlıklar, kendinden kopuşlar yaşarken
Varoluş serüveninin günlere dökülen her anında... işe gitme zorunluluğu, başka insanları anlama onlarla geçinme zorunluluğu, sevilme sevme ya da önemsenmek, beğenilmek gereksinimi duyduğumuzda
Ya da yaşamın öyle bir anı gelir ki insan yiter, ne istediğinizi bilemez
Ya da ....Güzele, hazza, zevke yönelerek, bu acısı sancısı bol yaşama katlanmaya çalışırken.....
Sanat, kimi müzikle, resimle kimi şiirle, öyküyle insan için hem yol hem yoldaş olur.

Belki de bu yüzden, binlerce yıl önce yaşamış insanlarla sandığımızdan daha çok ortak yönümüz var.

Ve bu yüzden binlerce yıldır yalnızca yollar, aletler, silahlar, binalar yapmıyor; şarkılar söylüyor, şiirler, öyküler yazıyor, resimler yapıyoruz

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1510
favori
like
share