Beyaz bir masa ve sandalye var, sandalyeyi çekip oturuyorum, masaya kırmızıya çalan pembe renkli şarapla dolu şeffaf bir şişe ile boş bir kadeh bırakılıyor.
Şişenin içinde ebru var, yüzüyor, camı tıklayıp bana el sallıyor, sonra yüzmeye devam ediyor, tekrar cama tıklıyor, bu sefer el sallamadan önce bir de öpücük gönderiyor, yüzmeye devam ediyor, gözlerimi ayırmadan onu seyrediyorum, bu seferki gelişinde, ona baktığımı görünce şişeyi tıklamıyor, gülüyor, gözden kaybolup, biraz sonra tekrar ortaya çıkıyor, gülüyor, bir yukarı bir aşağı yüzüyor, taklalar atıyor, gülüyor, tekrar kayboluyor, bir daha ortaya çıkıyor, şişenin tepesini gösteriyor, ne demek istediğini anlamıyorum, şişenin ağzını açmamı işaret ediyor, tamam diyorum, mantarı çıkarıyorum, kadehe dökmemi işaret ediyor, döküyorum, şişeden dökülen şarapla birlikte kadehe düşüyor, kayboluyor, merak ediyorum, bir müddet sonra kadehteki şarabın yüzeyinde yüzü beliriyor, gözleri kapalı, endişeleniyorum, birden gözlerini açıyor ve gülümsüyor.
"Merhaba." diyor, "Ben Ebru."
"Merhaba." diyorum, "Ben de Mehmet."
Gözlerimin içine bakarak, "Tanıştığımıza memnun oldum Mehmet." diyor.
Ben de onun gözlerinden içeri bakarak "Ben de seninle tanıştığıma çok memnun oldum kahverengi." diyorum.
"Nerden çıktı şimdi bu kahverengi?" diyor, "Şarap kırmızı, ben kırmızı, tenim kırmızı, dudaklarım kırmızı, yanaklarım kırmızı, adım kırmızı, Ebru, osmanlıca da dalga dalga kırmızı yanak anlamına gelir, nerden çıktı kahverengi?"
"Özür dilerim" diyorum mahçup bir tavırla, "Bir an gözlerinden başka bir şeyi göremez oldum da..."
"Hımm." diyor, memnuniyetini belli eden geniş bir gülümseme ile.
"Çok güzelsin." diyorum.
"Evet, çok güzelim, hem de çok tatlıyım." diyor.
"Eminim ki çok tatlısındır." diyorum
"İçsene beni." diyor.
Sarhoş oluyorum, ne yaptığımı bilmiyorum, kadehi dudaklarıma götürüyorum, içiyorum.

* * *

Dilimin üstünde ayakta karşılıyorum onu, "Hoşgeldin." diyorum, elini tutuyorum, yürümeye başlıyoruz, yol ayrımına varıyoruz, yollardan birisi zaten kapalı, yemek borusu yoluna dalıyoruz, yokuş aşağı kolay bir şekilde mideye iniyoruz, oradan ince bağırsağa, sonra da kalın bağırsağa, oradan da emilip damarlara karışıyoruz, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra kalbe varıyoruz.
"Hoşgeldin sultanım hoşgeldin, gönül sarayıma hoşgeldin, böyle güzel bir saraya böyle güzel bir sultan yaraşır, hoşgeldin sultanım hoşgeldin." diyorum,"
"Hoşbulduk efendim hoşbulduk." diyor tatlı tatlı.
İkimiz de çok yorgunuz, kuş tüyü yatağımıza uzanıyoruz, sarayın açık pencerelerinden içeri tatlı bir rüzgar doluyor, bunalmıyoruz, sanki bedenlerimiz boşlukta asılı kalmış gibi, rahat bir uykunun kollarına bırakıyoruz kendimizi.
Sabah uyandığımızda gitmek istediğini söylüyor, "Gitme." diyorum, "Gideceğim." diyor, "Daha yeni geldin." diyorum, "Çok sıkıldım." diyor, "O zaman niye geldin?" diyorum, "Bilmiyorum." diyor, "Ama gelmeyi sen de istedin." diyorum, "Tamam, şimdi de gitmek istiyorum." diyor, ne yapsam, ne etsem beni dinlemiyor, tutturmuş, illaki, "Gideceğim." diyor.
Ellerini kaşlarına götürüyor, bir ok, bir de yay çıkarıyor kaşlarından, bir ok atıyor, neyseki sıyırıp geçiyor, ama bir ok daha çıkarıyor kaşından, sonra bir ok daha, bir ok daha, üzerime ok yağdırıyor, yaralanıyorum, ama pes etmiyorum, ayaktayım hala, bu sefer ellerini kaşlarına götürerek iki hançer çıkarıyor kaşlarından, iki elinde iki hançer saldırıyor üzerime, yaralıyor beni, yaraladıkça hoşuna gidiyor, kan revan içinde yıkılıyorum, "Gitme." demek istiyorum, diyemiyorum, gidiyor.
Kalbimden çıkıyor, damarlarımdan koşa koşa geçerek böbreklerime, mesaneme, idrar yollarıma, en nihayetinde de benden ayrılarak, tuvaletin deliğine ulaşıyor.


Abdullah Mehmed Özçam

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 347
favori
like
share