Tokat 1 Öyküsü - Derin Duygular - Mustafa Uslu - Duygu Seli - Yaşam Hikayeleri - Öykü

Dağlar, yarı karlı, tüm ihtişamıyla, gökyüzüne doğru meydan okurcasına, heybetli bir dev gibi uzanıyordu. Kış, yüce dağların tepelerine kadar kaçmış, tüm ovalara, bahçelere, tarlalara baharın canlılığına bırakmıştı. Bahar iyiden iyiye gülümseyen yüzünü göstermeye başlamıştı. Her canlıya neşeyle bakan bahar, sadece onun hayatında kıştan kalma günleri yaşatıyordu...

Her zaman ki gibi yine babasından azar işitmiş, hakarete uğramış, korkmuş bir kedi gibi odanın bir köşesine sinmiş, iç çekmekteydi. Elleriyle başını yolarcasına karıştırıyordu. Tedirgin ve nefret dolu bakışlarla etrafına baktıktan sonra, ayağa kalkarak bir yanar dağ gibi ağzını açtı;

" Yeterr! Yeter çektiğim, ben çocuk değilim, Delikanlıyım, benim de duygularım var. Benim de kişiliğim, gururum var" diyerek odada, kafesteki bir aslan gibi kükreyerek dolaşmaya başladı. Sinirden, ayazda kalmış gibi titremekteydi. Birden yumruğunu odanın kapısının ortasına hızlıca vurarak;

" Bundan sonra kimse beni küçük düşüremeyecek" dedi. Eli yaralanmış kanamaktaydı. Onun gözü ne akan kanı görüyor ne de canının yanmasını hissedebiliyordu. Gürültüyü duyan annesi merakla odanın kapısını açtı; " Yusuf'um! Evladım ne yaptın kendine, kıyamam sana, babanın huyunu biliyorsun, kızar biraz sonra geçer, sabret be yavrum" dedi. Hemen eski bir atleti yırttı ve oğlunun elini iç çekerek, gözyaşları içinde sardı. Yusuf'un hırıltılı nefes alışları burun deliğini açıp kapatıyordu. Bağırarak;

" Sabret, sabret nereye kadar? Ne bu çektiğim anne, artık sabredemiyorum. Ben çocuk değilim askere gidecek bir delikanlıyım. Her işi yapıyorum yine de bu adama yaranamıyorum." Diyerek ayağa kalktı. Pencereden dışarı baktıktan sonra kapıyı hızlıca çarparak dışarı çıktı. Annesi arkasından; " Oğlum nereye gidiyorsun? Gel gitme elin yaralı" diye bağırmasına kulaklarını tıkamışçasına arkasına bakmadan gözden kayboldu.

Evdeki diğer kardeşleri Yusuf'tan küçük oldukları için kimse babasına sesini çıkaramıyor, ne söylerse sineye çekiyorlardı. Annesi odanın bir köşesinde gözyaşı dökerken bağırarak eşi içeri girdi. " Nerde bu sıpa hala buralarda mı geziyor. Tarlada işler onu bekliyor. Nereye gitti?" diyerek eşine bağırmaya başladı. Eşi sessiz gözyaşlarını bir şelale gibi akıtıyordu. Acıyla inler gibi; " Dışarı çıktı. " diyebildi.

"Şimdi ben ona kaçmak neymiş gününü gösteririm." Diyerek o da kapıyı hızlıca çarpıp dışarı çıktı. Hızlı adımlarla köy meydanına doğru koşarcasına yürümeye başladı. Bu duruma komşular alışkın oldukları için yadırgayan olmadı. Zaten huysuz bir adam olduğundan pek muhatap olan çıkmıyordu karşısına. Uzun boylu, maki ormanları gibi sakalı, alev topu gözleriyle asabi bir duruşu vardı.

.....

Yusuf, köy meydanına geldiğinde her zamanki gibi arkadaşları Selim ve Furkan kahvehanede oturuyorlardı. Derin derin soluyarak yanlarına oturdu. Başını havaya çevirerek gökyüzünün maviliklerine doğru boş boş bakmaya başladı. Arkadaşları yine bir şeyler olduğunu tahmin ettiler.

Selim; " Ne bu oğlum, bir selam sabahta mı yok bize, suratından düşen bin parça" diyerek elini Yusuf'un omzuna attı.

Yusuf başını arkadaşlarına çevirerek ; " Selam verecek durumda değilim ne olursunuz üzerime gelmeyin" dedi.
Furkan ; " Yine ne oldu Yusuf hayırdır? Elinde yaralanmış çok geçmiş olsun"

Yusuf; Sağ olun arkadaşlar önemli bir şey yok, bizim pederle yine atıştık. Bende sinirimi kapıdan aldım." Diyerek elini gösterdi.

Osman ; " Be oğlum sende dinlemiyorsun bizi, gidelim İstanbul'a Halil emminin Hasan gibi hayatımızı yaşayalım"

Selim, panikle Yusuf'a dönerek ; "Baban buraya doğru geliyor" dedi.




Mustafa Uslu

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 287
favori
like
share