Dilencilerin Ülkesi - Selma Akar - Yaşamdan Hikayeler

Joseph şehrin diğer tarafına gitmek üzere benden ayrılınca yürümeye devam ettim. Daracık sokakların büyüsüyle eski kokan dükkânların, ev kapılarının ve buradaki yaşamın içinden geçerken kendimi birden ana caddede buluverdim. Arabaların, kalabalığın insanların ve binaların üzerimdeki etkisi derhal yönümü değiştirip farklı bir sokaktan eski şehre dönmem için bir uyarıydı sanki. Bu uyarıyı dinledim ve kenardan kenardan bir başka sokağa dalmak üzere tam yönümü değiştirdiğimde aynı anda da bir manda ile burun buruna geliverdim…

Hayvanı iri cüssesiyle birden karşımda görünce şaşırdım, hemen yanımızda bir araç park etmiş, diğer tarafta yürüyen insanlar var ve sanki bir köprüde karşılaşmışız gibi geçecek yer yok. O anda herhalde bana yol verir düşüncesiyle adımımı attım ama sert bir dokunuşla yanımdan geçip gidişini izlerken gülmekten de kendimi alamadım. Sanki buralar benim der gibiydi. Eyvallah, olsundu, hayvanların bu kadar her yerde olmaları doğrusu çok hoşuma gidiyordu. Öncelik onlarındı, çünkü doğa onlarındı…

Tam bunun şaşkınlığını üzerimden atıyordum ki caddenin ortasında oturmuş etrafı izleyen bir başkasıyla karşılaştım. Öyle ilginç bir tabloydu ki bu, bilmiyorum dünyanın başka neresinde görmek mümkün olurdu! Orada öylece durup izledim bir süre. İçime nedensiz bir sevinç doldu. Hintlilerin hayvanlarla bu denli iç içe yaşamaları hayvan sevgisinden mi yoksa yeniden doğuşa inandıklarından mı bu denli kutsaldı bilemedim, doğrusu önemli de değildi. Ben sonuca bakıyordum. Böylesi hem ilginç hem doğru, hem de neşeliydi. Sadece bunca trafiğin içinde başlarına bir şey gelme olasılığı düşündürüyordu insanı.

Yol beni bir pazar yerine çıkardığında kendimi rengarenk şalların, simli kumaşların ortasında buldum. Gözlerim birinden diğerine geçmekte zorlanıyordu. Ve yürürken orada öylece oturmuş yüzünde gülümsermiş gibi bir ifadeyle etrafı izleyen yaşlı bir adam gördüm. Güler yüzü beni o tarafa çekti, kendimi onun yanında buldum. Adamın oturduğu yerin tam üstündeki şalı satın aldım, sakin, olgun ve huzurlu hali içimde yer ettiği halde oradan ayrıldım.

Akşam üzerine doğru konuk evinin yolunu tuttuğumda hava kararmak üzereydi. Gün batıyordu ve bir gün daha yerini geceye bırakıyordu. Herşey zamanı geldiğinde bir diğerine doğru dönüşüyordu. Doğal zaman, doğal döngü doğal işleyişine ne olursa olsun devam ediyordu…

Merdivenlerden çıktığımda Joseph yanında birkaç Japonla oturuyordu. Yemek yemek üzere dışarıya çıktık hep beraber. Akiro ve erkek arkadaşı, ben ve Joseph sipariş vermek üzere masaya oturduğumuzda Akiro’nun ne yiyeceği çoktan belliydi. Menüye bakmadan söylediği şey her neyse aynından söyledik Joseph’le. Masaya gelen yemek pirinçti ama değişikti. Japonlar ve pirinç sanırım ayrılmaz bir ikiliydi…

O akşam yemekten sonra çay içmek üzere oturduğumuz yeri çok beğendim. Genellikle Japonların takıldığı bir yer olması da gözümden kaçmadı. Değişik ülkelerden gelen insanlar zamanla kendi dünyalarını da bir şekilde buraya taşıyor, karşılıklı alışveriş hem yemek hem davranış hem de yaşam biçimlerine karışıyordu. Yine de Hintlilerin kendi kültürlerini koruma konusunda İngiliz sömürgesi oldukları dönemden bildiklerim, onların asimilasyona olan dirençleri konusundaki haklı ünlerini doğruluyordu.

Varanasi Eski Şehir’di, dar sokaklardı, Ganj nehri’ydi, ölümün şehriydi ve Tanrı Şiva’nın, mandaların, maymunların ve her türlü, çeşitli insan kalabalığının da. Yine de bu dar sokakların insanın üzerinde yarattığı etki güzeldi. Anlatılanlara göre vaktiyle sokakların bu kadar dar yapılmasının nedeni soygunlardı. Atla yapılan bu soygunlar atlıların soygunu yaptıktan sonra rahat bir manevrayla geri dönmelerini engelleyecek cinstendi. Ve bu sokaklar güvenli yaşamın teminatı gibiydi.

Konuk evine geri dönerken kimi Hintlilerin çıplak ayakla yürümeleri ilgimizi çekti. Joseph o zaman söyledi; Varanasi Hintlilerin kutsal şehriydi ve bu şehirde çıplak ayakla dolaşmak ‘bu kutsallığa saygı’ nedeniyleydi. Etrafta dilencilerin çokluğu ise bir başka dikkat çekici şeydi. Ne de olsa Hindistan dünyada en çok dilencinin yaşadığı yerdi. İşin ilginci kimse hayatından şikayetçi değildi. Ve her yeni gün bir sürü insan sokakta doğuyor, büyüyor ve ölüyordu. Hindistan’da bu yaşamın ritmiydi…


Selma Akar

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 393
favori
like
share