Gün boyu yağdı ve ben gün boyu o sıcak battaniye altında, kendimden geçercesine ve herşeyi unuturcasına okumanın hayalini kurdum. Basit ama tatlı bir hayaldi. Olsun.

"Yağmur, galiba, huzurun ve unutmanın karşılığı benim sözlüğümde." O, gün boyu düşünü kurduğum an geldiğinde, battaniyenin altında kıvırılıp kitabı kucağıma aldığımda yani, daha tek sözcük okumadan bunlar geçti aklımdan. Ve "benim sözlüğüm" lafına takılıp kaldım. Kaç kelimelik bir sözlüktü benimkisi acaba? Ve hangi sözcükler hangi anlamlara geliyordu? Nelere, ne sebeple, hangi anlamları yüklemiştim? Bunları hiç düşünmediğimi farkettim.

Tuhaftı aslında, tek bir sözlükten bakıyorduk sözcüklere ama hepimizin kendine ait bir sözlüğü vardı. Ve belki de çoğu zaman karşımızdakinin sözlüğünü okuyamadığımız için yaşanıyordu anlaşmazlıklar. Benim sözlüğümde huzur ve unutmak anlamlarına gelen yağmur sözcüğü, bir başkasının sözlüğünde iç sıkıntısı, ıslanmak ve üşümek anlamlarına gelebilirdi pekala. Ben yağmurda kendimi iyi ve huzurlu hissederken, bir başkası kendini mutsuz ve huzursuz zamanlarından birinde hissediyor olabilirdi. Peki ama başkasının sözlüklerini okumak mümkün müydü ki? Eğer mümkünse bile bu tıpkı yeni ve zor bir dili öğrenmek gibi değil miydi? Belki de bu yüzden birbirimize emek vermeye bu kadar üşeniyorduk ve sözlükleri bizimkilere ucundan kıyısından benzer olanla yanyana durmaya çalışıyorduk.

Peki ya kendi sözlüklerimiz? Tüm kelimelerin bizdeki karşılığını tereddüt etmeden söyleyebiliyor muyduk? Sanmıyorum. Sebepsiz yere bizi huzursuz eden, iğrendiren şeyler yok muydu mesela? Ya nedenini bilmediğimiz mutluluklar yaratan kelimeler? Bazılarını biliyor olabilirdik. Ama çoğu yaşadığımız ve çoktan unuttuğumuz zamanlara dair birşeyler taşıyorlardı içlerinde. Mesela ben kareli bir masa örtüsü üzerinde duran çay, peynir ve simit görüntüsünden neden bu kadar hoşlandığımı bilmiyordum. Ya da daha garibi naftalin kokusunu neden bu kadar sevdiğim konusunda hiç bir fikrim yoktu. Aslında aynı şey insanlar içinde geçerliydi. O mavi gözlü kadının yanında neden huzursuz olduğum konusunda pek çok kafa yormuş ama geçerli tek bir sebep bulamamıştım. Herkes tarafından bunca sevilen ve görünürde hiç bir sinir bozucu yanı olmayan hatta tam aksine bu yumuşak kalpli kadının yanında neden böyle bacağımda karıncalar dolaşıyormuşcasına huzursuz olduğum meçhuldü. Muhtemel ki hoşlanmadığım birşeyle ilişkilendiriyordum onu ama neyle? Peki hiç konuşmadığım sadece günaydınlaştığım o genç kadın bana neden bu kadar yakın ve tanıdık geliyordu? Sanki uzun bir dostluğumuz varmış gibi duyduğum bu yakınlık ve rahatlık neyle açıklanabilirdi?

Sözlükler üzerine düşünmeyi bıraktım. Daha kendi sözlüğümü okuyamayı bile beceremezken başkasının sözlüklerini nasıl okuyacaktım? Sanıyorum bu yüzden şöyle demişlerdi: Önce kendini tanı. Evet mutlaka bu yüzdendi. Kendini tanı.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1196
favori
like
share
BiR-DOST Tarih: 03.11.2009 01:34
Harika....

Önce kendini tanı...