“Ricâlullah” veya “Evliyâullah” denilen has kullar, öylesine

bir ömür geçirirler ki, tüm hayatlarında, dahası tüm vakitlerinde ve hatta tüm anlarında Allah Teâlâ ile birlikte bulunmanın ve bu huzur halini daimi olarak yaşamanın gayreti ve çabası içinde olurlar.
Onlar, Allah Teâlâ’nın, “Haberiniz olsun ki, Allah’ın dostları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar Allah’a iman eden ve kulluk şuuruyla hareket eden takva sahipleridir.” (Yunus / 62-63) diye vasıflandırdığı kıymetli kullardır.
Onlar, vefatları anında meleklerden, “Korkmayın, endişelenmeyin ve geride bıraktığınız evladınız ve ailenizden dolayı da hiç mahzun olmayın. Bilakis size va’dedilen cennete kavuşacağınız için sevinin...” (Fussilet / 30) müjdesini alan bahtiyar kimselerdir.
Onlar ki, kendileri hakkında, “Allah’ın öyle has kulları vardır ki, ne bir ticaret ne de alış-veriş onları Allah’ı anmaktan alıkoymaz” ( Nûr / 37) diye buyurulan er kişilerdir.
Kim aşka dair bir şeyler bulmak isterse Hz. Mevlânâ’ya başvursun. Kim sevgiye, tasavvufa, kulluğa ve insan eğitimine dair bir şeyler almak isterse yine Hz. Mevlânâ’ya başvursun... Çünkü onun tezgahında bunların hepsini rahatlıkla bulabilirsiniz. Bu yazıda Hz. Mevlânâ’nın, insanın manevi eğitimine dair söylediği sözlerden bahsetmeye çalışacağız.

Hz. Mevlânâ’ya Göre Manevî Eğitimin Esasları

1. Gönlü Allah ve Resûlullah Aşkıyla Doldurmak


Hz. Mevlânâ, her şeyden önce, Allah’ın kitabını ve Rasûlünün sünnetini bilen bir şahsiyettir. İşte böylesine sağlam bir dinî birikime sahip olan Hz. Mevlânâ, adeta kendisini yetiştirmek ve eksik kalan kısımlarını tamamlatmak için Allah tarafından gönderilen gönül adamı ve aşk ummanı Şems-i Tebrizî ile karşılaşınca aşktan da nasibini almış, böylece ilimle aşkı mezc ederek, insanı tanıma ve kendine tanıtma vadisinde çift kanatlı bir hale gelmiştir.
Yaşadığı halleri önce sadık müridi HüsDiyarbakırdin Çelebi’nin anlayabileceği hale getirdi de öyle anlattı. O söyledi, HüsDiyarbakırdin Çelebi yazdı ve ortaya 26.000 beyitlik Mesnevî gibi bir şaheser çıktı. Diğer eserleri de, uzun yıllar almış olduğu tahsilin, aşkla ve tefekkürle yoğrulan neticeleriydi...
İşte böylesine müstesna bir mücevher olan Hz. Mevlânâ’nın, insanın manevi eğitimi için tavsiye ettiği ve belki de ilk şart koştuğu esas, kişinin ilahi aşka sahip olması ve Allah’a olan sevgisi ve muhabbetinin, O’nun sevgili kulu ve rasûlüne de yönelik olmasıdır.
Hepimizce malum olan bir beytinde şöyle der Hz. Mevlânâ:
“Ben şu canı bu tende taşıdığım sürece Kur’an’ın kölesiyim. Ve ben Hz. Muhammed’in yolunun tozuyum toprağıyım.Birisi benden, bundan başka söz naklederse, o kişiden de uzağım, o sözden de...”
Bir başka yakarışı ise şöyledir:
“Allah’ım bana yerle gök arası genişliğinde bir dil ver ki, meleklerin bile hayran olduğu Muhammed Mustafa’yı anlatıp da durayım.”
Böylesine bir aşkın sahibi olan Hz. Mevlânâ, bizlerin de dikkatini aşk bahsine mevzuuna çekmek ister ve der ki:

“Kâinatta ne varsa aşktan ibarettir. Aşk olmasaydı, bu kainat nereden olurdu? Ekmek nasıl olurdu da kendini sana yedirip senin vücuduna katılır ve sen olurdu? Bil ki ekmek, o aşk sayesinde kendini sana verdi ve sende fani olarak sen oldu.”
“Bil ki, içi ilahi aşk ve muhabbetle dolu olmayan insan, ne kadar zavallıdır. Belki hayvandan daha aşağıdır. Zira Ashab-ı Kehf’in köpeği dahi aşk ehlini aradı buldu, ruhani bir safaya erişti ve o has kullarda fani olarak cenneti kazandı.” “Vefatımdan sonra benim kabrimi aç ve içimin ateşi sebebiyle kefenimden nasıl duman yükseldiğini gör.”

Aşkla, bu şevkle dolu olan Hz. Mevlânâ, sadık ve sevgili müridi HüsDiyarbakırdin Çelebi’nin ifadesine göre, soğuk kış gecelerinde dayanamadığı aşk ateşinin hararetiyle kendini dışarıya atar, sofada başını secdeye koyarmış... Hararetinin şiddetinden secde ettiği yerdeki buzlar erir su olurmuş... Tıpkı, secdelerde gözyaşları toprağı çamura çeviren Abdülkadir Geylani gibi... Ve tıpkı, uzun secdelerde gözyaşları sakalını ıslatacak kadar akan iki cihan sultanı Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz gibi...

2. Allah’a Kulluğun Şuurunda Olmak:
İnsanın, yüce bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğunun ve ona kul olması gerektiğinin şuurunda olması, kulluğun en yüksek makamıdır. Bu aynı zamanda peygamberlikten de önce zikredilen bir vasıftır. Takdir edersiniz ki, kelime-i şehadeti okurken, bizler, peygamberimizden bahsederken “abduhû ve resûlühû” diyerek, önce onun kulluğunu sonra peygamberliğini tasdik ederiz. Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen bazı peygamberler de bize tanıtılırken “O ne güzel bir kul idi.” (Sâd/30,44) diye kulluğunun güzelliğine vurgu yapılarak örnekler verilir. Tüm bu anlatılanlar bir tek hakikate işaret ediyor ki, o da Yüce Mevlâ’mızın buyruğu olan “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat/56) fermanıdır.

Hz. Mevlânâ da, kulluğunun şuuruna vakıf olabilen müstesna bir şahsiyettir. Ona göre kulluk şuuruna sahip olmanın en güzel karşılığı vefa duygusudur. Vefayı dostluğun bir parçası olarak gören Hz. Mevlânâ, bir beytinde der ki:
“Dosta karşı vefalı ol. Vefakar olmak Elest Meclisinde söz verdiğin borcunu ödemendir. Korkarım ölürsün de borçlu gidersin.”
Bu beytiyle bizlere, adeta Allah Teala’nın, “Sizin Rabbiniz Ben değil miyim?” sorusuna karşılık bütün ruhların “Evet şahitlik ederiz ki, bizim Rabbimiz Sensin.” şeklindeki cevabından bahseden ayeti hatırlatır.
Ancak onun Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk şuuru farklı bir çizgide tecelli eder. Bu çizgi kulluktan yana duyduğu şevk ve heyecandır. Gelin şu beyte kulak verelim:
“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum.
Ben aciz kul, kulluğumu ifa edemediğimden başımı önüme eğdim.
Her köle azad edilince sevinir.
İlahi! Ben ise Sana kul-köle oldum diye seviniyorum.”
Hz. Mevlana, işte böylesine bir kulluk şuuruyla yaşadı ve Rabbine kavuştu. Ya bizler?... Kulluk borcumuzu nasıl ödüyoruz acaba?. Kıldığımız namazlardan hatırımızda kalan bir tekbir, bir de selam çoğu zaman... Namaz kıldığımızı zannettiğimiz, zaman diliminde ise, günlük işlerimizi, hesabı-kitabı, alacak-vereceklerimizi planlıyoruz. Sanki bizler için söylenmiş şu beyitler için gelin, kulak verelim Hz.Mevlânâ’ya:
“Ömür, yarınlara bağlanan ümitlerle geçip gitmede.
Gâfilcesine kavgalarla, gürültülerle, didinmelerle tükenip durmada...
Sen aklını başına al da, ömrünü şu içinde bulunduğun gün say.
Bak bakalım bu günü hangi sevdalarla harcıyorsun?”

3. Gönül Dünyamızı Muhafaza Altına Almak
“Gönül” ve “Kalb” manevi eğitimde önemli kavramlardır. Gönül alemimizin en değerli varlığı kalb’dir. Bunlar öylesine önemli hususlardır ki, ayetler ve hadisler bizzat bu kavramlardan bahseder. Cenâb-ı Hak, İslam’ı bir türlü kabule yanaşmayan inkarcılar için, “Onların gözleri kör değildi. Lakin göğüslerindeki kalpleri, kalp gözleri kördü onların...” (Hacc / 46) buyurmaktadır.
Hz. Peygamber (sav) de “Haberiniz olsun ki, insan bedeninde bir et parçası vardır. O salih olursa beden de salaha erer. O fesada uğrarsa beden de fesada uğrar. Haberiniz olsun ki o kalb’dir.” buyurarak kalbin ehemmiyetine dikkat çekmektedir. Bir başka hadisinde ise şöyle buyurur sevgili peygamberimiz:
“Şüphesiz Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza nazar etmez, değer vermez. Lakin O, sizin kalplerinize ve davranışlarınıza bakar ve değer verir.”
Bundan dolayıdır ki, Tasavvuf erbabı da, kalb tasfiyesi ve nefis tezkiyesi mefhumlarına son derece önem verir.
Masnevi’de bir beyitte şöyle denilir:
“Ka’be bünyâd-ı Halîl-i Azerest
Dil nazargâh-ı Celîl-i Ekberest”
(Ka’be Azer oğlu Halil’in yapmış olduğu bir binadır.
Gönül ise Celîl-i Ekber, Yüceler Yücesi Allah’ın nazargâhıdır.)

Bir başka beytinde ise şöyle seslenir mürşidine:
“Gönlümde eğri bir huy varsa çek-çıkar, at onu... Zira bahçıvan da eğri dalları koparıp atar.”
Gelin şimdi Hz. Mevlânâ’nın gönül alemiyle ilgili diğer tavsiyelerine kulak verelim:
“Eğer gönül sahibiysen, gönül Ka’besini tavaf et. Topraktan, taştan yapılmış olan Ka’benin asıl manası gönüldür.Cenab-ı Hakk, görünen bilinen suret Ka’besini tavaf etmeyi, kirlerden temizlenmiş ve arınmış bir gönül Ka’besini elde edesin diye farz kıldı.”

4. Nefis Terbiyesine Talip Olmak
Tasavvufun önemle üzerinde durduğu hususlardan biri de nefis terbiyesi ve tezkiyesidir. Kur’ân-ı Kerim bize bu konuda da ufuk açar. Şöyle buyurur Yüce Mevlâmız:
“Doğrusu, nefsini tezkiye eden, temizleyen kurtuluşa ermiştir.” (A’lâ: 87/14)
Nasıl ki sevgili Peygamberimiz (sav), cahiliye çağını yaşayan bir toplumu 23 yılda eğiterek, cennetle müjdelenen ve saadet asrını yaşayan insanlar haline getirdiyse, Hz. Mevlânâ da insanın eğitilebileceğini ve eğitimle ahlakının ve davranışlarının güzelleşeceğini düşünür. Bir beytinde der ki:
“Yabani hayvanlar eğitilerek nasıl ki insanlara faydalı hale geliyorsa, insan nefsi de eğitilerek faydalı bir hale gelebilir. Ancak eğitimden istifade edilebilmesi için kişinin teslim olması şarttır.”
Şimdi, nefsini eğitip-terbiye etmek, temizleyip-tezkiye etmek hususunda Hz. Mevlânâ’nın şu tavsiyelerine kulak verelim:
“Bir bıçak, kendi sapını, başka bir bıçak olmaksızın nasıl yontabilir? Sen git de yaralarını bir gönül cerrahına göster. Sen onları kendin tedavi edemezsin.”
“İki parmağının ucunu iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? Görmüyorsan bu alem yok değildir. Görmemek ayıp ve kusuru ancak nefsin uğursuz iki parmağına aittir. Sen evvela gözlerinden parmaklarını kaldır. Ondan sonra dilediğini gör.”
“Hizmet harmanında yüce köy ağasına bir saman çöpü olabilseydin, seni bir kehribar yapardı.” Bir diğer beytinde ise “Külünk vurulmadıkça hiç maden altını gösterir mi?” diye sorar muhatabına...
Burada Hz. Mevlânâ, kişinin maneviyat yolunda yol alabilmesi, gelişme kaydedebilmesi ve kendisinde olan kabiliyetleri ortaya çıkarabilmesi için benliğinden sıyrılması gerektiğini ifade etmektedir. Zira, madenleri dağdan kazarak çıkarıp belli ameliyelere tabi tutmadan, ısıtıp-tasfiye işleminden geçirmeden içindeki cevher ortaya çıkmaz.
“Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerini ve Hz. Peygamber’in hadislerini okumadan evvel kendini düzelt. Gül bahçesindeki güzel kokuları duyamıyorsan, kusuru bahçede değil, gönlünde ve burnunda ara.”
Bir başka beytinde de Hz. Mevlânâ, eğitimciyi marangoza ve nefsini eğitmeye talip olan kişiyi de onun elindeki ahşaba benzetir. Ve der ki: “Marangozun ahşaba tatbik etmesi gereken bazı işler vardır. Dolayısıyla o ne keserden kaçmalıdır ne de çividen... İnsan da ahşap gibi benliğinden vazgeçmelidir. Ahşap parçası keserin düşüncesine aykırı hareket ederse, marangozun elinden kaçacak olursa bilmelidir ki, o ancak yakılmak üzere ayrılan bir odun parçası olarak kalacaktır.”
Kendisi de babası Bahâüddin Veled başta olmak üzere, Seyyid Burhaneddin Veled, Muhyiddin Arabî ve Şems-i Tebrîzî gibi gönül ehli kimselerin dizi dibinde, kemal-i edeb ve tevazu ile oturarak zahirî ve batınî ilimleri tahsil etmiştir.

5. Gecelerin Kıymetini Bilmek
“(Ayetlerimize iman eden müminler) geceleri yataklarını terk ederek korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler...” (Secde: 32/16)
“Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya, birtakım ayetlerimizi gösterelim diye götüren Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir.” (İsra: 17/1)
“Ey örtüsüne bürünen! Geceleri kalk ve ağır ağır Kur’an oku.” (Müzzemmil: 73/1-4)
Hz. Mevlânâ’nın eğitim anlayışında da gecenin önemli bir yeri vardır. Gerek Kur’ân-ı Kerim’den aktardığı ayetlerle ve gerekse tarihte yaşanmış olayları hatırlatarak bu konuya dikkat çeker. Kur’ân’ın bir gece nazil olmaya başladığından, Hz. Musa’nın Rabbi ile gece vakti konuştuğundan ve Mi’rac yolculuğunun geceleyin yaşandığından bahsederek der ki:
“Bütün eğlenceler geceleyin yapıldığı gibi manevi güzellikler de geceleyin cilvelenirler.”
Yalnızlığın önemine dikkat çekerek bir beytinde şöyle der, Hz. Mevlânâ:
“Aşık gönül derdinden sevgilisine bahsetmek için yalnızlık ister.”
Hz. Mevlânâ’ya göre geceler insanı olgunlaştırıcı, maksuda erdirici bir değer taşırlar ve onlar dostluğa en layık olanlardır. Vuslat sabahına kavuşmak için geceyi kuşanmak gerek. Bir başka beytinde ise şöyle der, Hz. Mevlânâ:
“Nasıl ki, susuz bir kimse uyuyamazsa Allah’a aşık olan kişi de geceleri uyumamalıdır.”

6. Birlikte Olunan Kişilere Dikkat Etmek
Her konuda olduğu gibi, manevi eğitim sürecinde de “arkadaş” ve “yoldaş” önemlidir. Beraber olunan kişi ya teşvik unsurudur ya da ayak bağı...
“Ey iman edenler! Allah’a karşı takva üzere (kulluk şuuruyla) hareket ediniz ve sadıklarla beraber olunuz” (Tevbe / 119)
Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyurur:
“Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde her biriniz arkadaşlıkta bulunduğu kimseye dikkat etsin.”
Bir beytinde Hz. Mevlânâ şöyle bir örnek verir: “Su ateşin yanında durunca ısınır, kaynar ve ateşin tabiatını elde eder. Aynı şekilde can da ilahi nurdan etkilenerek meleklere kıble kesilir.”
Hz. Mevlânâ, su ile ateşi örnek verirken karşılıklı etkileşimi gündeme getirmektedir. Su ateşin yanına konulduğunda ateşten etkilenerek o da yakıcı hale gelir. Ama ateşe su serpilince o yakıcı ateş bir anda söner. Birbirlerine zıt olmalarına rağmen ateş ile su birbirlerinden etkilenerek birbirinin huyunu kapar.
Arkadaşlığın ve iyi kimselerle beraberliğin önemini ise şu beytiyle açıklar:
“Ashab-ı Kehf’in köpeği, feyz-i ilahi sayesinde murdarlıktan kurtuldu. Ve padişahlar sofrasının başında oturdu.
O köpek, Ashab-ı Kehf’in sohbetini tercih ettiği için mağara kapısı önünde çanaksız çömleksiz rahmet-i ilahiyye suyunu arifler gibi içti.”

7. Ümitsizliğe Düşmemek
İnsanoğlunun hayatta karşılaşacağı son derece “önemli” iki zaman dilimi vardır. Birisi günah işlediği zaman. Diğeri ise günahından dolayı Allah’ın rahmetinden ümit kestiği zaman. Bu iki zaman diliminde de başrolde şeytan vardır. Kula günahı ve isyanı telkin edip duran şeytan, bu emeline ulaşınca, ikinci tuzağıyla kulu büsbütün Allah’tan uzaklaştırmaya çalışır. Özellikle günahkarlık duygusuna eşlik eden bu “ümitsizlik duygusu” kişiyi Allah’a yeniden yönelmekten ve tövbe etmekten alıkoyar. İşte böylesi önemli durumlarda hatırlanacak olan tek şey, rahmeti herşeyi kuşatan, Rahman ve Rahim, Settar ve Gaffar, Tevvab ve Halim olan Allah Teala’nın hadsiz ve hudutsuz merhameti ve affı olmalıdır. İşte Hz. Mevlânâ da buna çağırıyor bizleri... Herkesin dilinde vird olan ve etkisi, İslam coğrafyasının dışına taşarak yeryüzüne yayılan söylemiyle şöyle davet eder Hz. Mevlânâ:
“Gel, yine gel, ne olursan ol, gel!
İster kâfir, ister mecusi, ister putperest ol.
Bu kapı ümitsizlik kapısı değildir.
Yüz defa tövbeni bozmuş olsan da, yine gel!...”

Çünkü mukaddes kitabımız diyor ki:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler ancak inkarcılardır...” (Yusuf: 12/87)
Öte yandan, Hz. Mevlânâ, Yüce Rabbimizin affını ve merhametinin enginliğini O’na iltica ettiği bir münacaatında şöyle dile getirir.
“Benim bulunduğum yerde hatadan başka bir şey yok. Senin bulunduğun yerde ise bağışlamadan başka bir şey yok”
“Rabbim! Eğer senin rahmetini yalnız salihler ümit edecekse, ya mücrimler kime gidip sığınsınlar.”
İşte bunun için bizlere seslenip duruyor:
“Ettiğin zulüm yüzünden ümitsizliğe düşme. Çünkü kerem deryası tövbeleri geri çevirmez, kabul eder. Günahını tesbih ibadeti haline getirir. Tövbeleri kabul etmede eşi-benzeri yoktur O’nun.”
Allah’a kulluk hususunda örnek bir hayat yaşayan, aşkla ve heyecanla yerine getirdiği kulluğuyla Allah’a dost olmayı kendisine tek gaye edinen ve nihayet yine aşkla dolu bir anda ruhunu O’na teslim eden Hz. Mevlânâ’yı, bizlere herhalde en güzel şu niyaz anlatmaktadır:
Allah’ım!... Beni kendine dost seçinceye kadar yaşat ve aşkınla yandığım bir anda canımı al ki, ölüm Sana olan aşkımın adı olsun.
Nitekim O, Allah Teâlâ’ya “dost” olmak için kulluğunu “aşkla” ifa etti. Aşkla yandığı bir anda ruhunu teslim etti. Bu sebeple, Mevlâ’sına kavuştuğu geceye “düğün gecesi” adını verdi. Kısaca, ölüm onun “aşkının adı” oldu.Şefaatine nail olmak ümidiyle, Allah’ın rahmeti ve bereketinin, ikram ve ihsanının, bu yüce veli, Hak aşığı ve gönül insanı Hz. Mevlânâ’nın ve onu sevenlerin üzerine olması niyazıyla...

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1564
favori
like
share