Öncelikle, Abbasiler devrinde Türkistan ve Horasan’ dan Anadolu’ya getirilerek, Bizans’a karşı gazalarda bulunanlar gönüllü alp - gazilerdir. Abbasi Halifesi Mehdi (775 - 785) askeri bölgelere İslam topraklarında yaşayan Türkleri yerleştirir. Türk alp erenleri İslam uygarlığında önemli politik ve askeri mevkilerde görev üstlenir. Genellikle Suriye bölgesinde konuşlanan Türk beyleri, biri yazın (Saife), diğeri kışın (Şatiye) olmak üzere, yılda iki kez Bizans’ a karşı gazalarda bulunurlar.


Artan savaşlar, otlak kavgaları, sürekli avlar ve fetihler, başarılı askeri önderlerin öne çıkmasına ve otoritesi altında, bir çok farklı kabileyi barındırmasına yani boy üzerinde ailesinin otoritesini kurabilir. Boy giderek salt bir akraba topluluğu olmaktan uzaklaşarak siyasal bir yapı niteliği kazanır. Bu nitelikteki boy sistemi kandaşlığın dışında diğer boyları da kapsar ve egemen boy adını alır.


İşte Osmanlı İmparatorluğu böyle bir tarihsel süreçten geçer.


Osman Bey’ in babası Ertuğrul Bey, bir yurt aramak için batıya yönelir. Yolda iki savaşan orduya rastlar. Adı doğru yürekli anlamına gelen Ertuğrul, güçsüze yardım etme kararı alır. Onun araya girmesi ile savaşın sonucu belirlenir. Yenilenler Tatar Moğulları ve yenen Selçuk Sultanı Aladdin’ dir. Sultan Aladdin, Ertuğrul Gazi ünvanı ile Domoniç dağlarının eteklerini yazlık, Söğüt yakınlarındaki ovayı da kışlık olarak kullanım iznini Sultan Aladdin’ den alır.


Kayı soyundan dedesi Kayaalp’ ta görülen alp sözcüğü, Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu olan Osman Bey’ in babası Ertuğrulda gazi kelimesine dönüşür. Ardıllar da gazi ünvanı kullanmayı önce gelenekselleştirirler ve daha sonraları da resmileştirirler.


Ertuğrul Bey’ in 400 çadırlık oymağı, başka boylardan kopmuş oymakların katılmasıyla giderek büyür. Fakat oymaklar hayli bağımsızdırlar ve ortak işlerin yönetiminde geniş ölçüde söz sahibidirler. Örneğin Osman Bey, oymaklar arası görüşmeler ve tartışmalardan sonra iş başına getirilir. Ne devlet, ne bütçe ne de askeri aristokrasi vardır. Osman Bey, Saltukname’ de kendi deyimiyle bir devlet başkanı, bir padişah değil, bir “Boy beği, gazi yiğit” tir.


Osman Bey, sofrasını devamlı halka açık tutar. Öldüğü zaman bir kaç at ve bir iki yüz kayundan ibaret miras bırakır. Fakat topluluk zenginleşir, akıncı Türkmen gazilerin ve dervişlerin Bizans’ a karşı gazaları ile büyür. Bu genişleme, kendi oymak beyine bağlı ve her zaman kullanma olanağı bulunmayan, oymak askeri yerine daha disiplinli asker gereksinimini ortaya çıkarır. Askere özel bir elbise seçmekle işe başlanır. Bu durumu Ulemadan Hoca Sadettin şöyle açıklar:


“Böylece asker ile raiyet (halk) arasında, kılık kıyafet bakımından kendini gösteren kargaşalık ortadan kalkmış olur. Askerler kılıklarıyla tanınır ve üstünlük kazanır.


Bu özel giyim düzenlemesi, disiplinli askeri gücün doğuşuna neden olur. Seferde ücret alan ve barışta çiftçilik, çobanlıkla uğraşan atlı “Sipahi gücü” kurulur. Bütçeye ve hazineye gereksinim vardır. Çandarlı Halil Hayrettin Paşa bir devlet maliyesi geliştirir. Bu gelişmeler kabile dönemin ve devletli toplum olmanın habercisidir. İ. H. Uzunçarşılı’ nın “Çandarlı Vezir Ailesi” adlı eserinde, özetle; ileride Yeniçeri ocağını kuracak Çandarlı Halil Paşa’ nın, Osmanlı beylerini çeşitli desiselerle yönlendirdiği görülür:


“ Cendurlu Kara Halil ve Karamani Türk Rüstem bu ikisi ol zamanlar ulurlar ve hem bilginlerdi. Hemen kim Osmanlı beyleri yanına geldiler, türlü türlü hilelerle alemi doldurdular; onlar ileri hesap ve defter bilmezlerdi; hemen akça yakup (yığıp) hazine etmel onlardan kaldı”.


“ Ol zamanlarda padişahlar, tama’ kar (açgözlü, pinti) değillerdi. Ellerine geçeni verirler, giru hazineyi vermezlerdi. Heman kim Hayrettih Paşa kapuya (hükümet başına) geldi, padişahlar, tama’ kar oldu. Padişah olana hazine gerekdür, dediler”.


Hazine kuran Osmanlılar, ganimetten beşte bir pay almaya yönelirler. Yeniçeri askeri düzenin kurulmasının önü açılır. Osmanlılar’ da bütün askerlere “guzat - ı İslam” denilerek, gazilik geleneği çeşitli şekillerde yüzyıllarca devam ettirilmiştir. Sipahiliğin babadan oğula geçmesi ve teşkilatını oluşturan birime “kılıç” denilmesi tesadüfi bir adlandırma değildir. Osmanlılarda tahta çıkan padişaha genellikle bir tasavvuf büyüğü ya da nakibüleşraf bazan da şeyhülislam tarafından “kılıç” kuşatılması, gazilik geleneğiyle açıklanır. Aynı şekilde zafer kazanan kumandana törenle gazi çelengi takılması da doğrudan bununla ilgili uygulamadır. Gazilik geleneğinin devamı yeniçeri teşkilatında daha açık görülür. Bektaşi tarikatıyla manevi ilgisinden dolayı yeniçerilere “gaziyan - ı Hacı Bektaş Veli” denirdi. Yeniçeri Ocağı adeta gazi adetlerinin sistemleştirilmesidir. Başlangıçta, savaş esiri Hıristiyan çocuklarının eğitilerek devlet hizmetlerine alınmaları ve başlarına ak börk giydirilmesi hep bu gelenekten kaynaklanmıştır.


Kanuni Sultan Süleyman onuncu padişah sıfatıyla, tarihte Türkleri yönetmiş kişiler arasında en uzun süreli, en tanınmış belki de en ünlü olanıdır 1520’ den 1566’ya kadar süren hükümdarlığı hakkında Alan Palmer, Kanunu’ den şöyle bahseder:


“... Türkler, Süleyman’ı en başta kanun yapıcı olarak hatırlar. Ayrıca şiir yazardı, çok okurdu ve sanatçıları da korurdu. Buna uygun olarak da bu padişahın ebedi anıtı, Osmanlıların en büyük mimarı olan Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Külliyesidir ve Haliç tepelerinden İstanbul’ a bakmaktadır. Hepsinden önemlisi de Süleyman’ın gazi bir savaşçı olmasıdır”.


A. Palmer, gazilik kavramını Osmanlılarda, yönetimin icra alanındaki işlevlerinin üzerine çıkartmaya yada gazilik müessesesinin ve gazi olgusunun değerini kalın çizgilerle belirlemeye çalışır ve devam eder:


“... Türk’ e saldıran, onun birleşik güçleriyle karşılaşmaya kendini hazırlamalıdır; çünkü hükümdara yakın kimseler hep kul oldukları, bağlı oldukları için, onları rüşvetle ve kandırmayla saptırmak daha da zor olacaktır... bu sözlerin bir imrenme ifadesi olarak ‘Hükümdar’ adlı eserde, Makyavelli tarafından kaleme alındığı bilinir. Kanuni Sultan Süleyman’ ın tahta çıkmasından kısa bir süre sonra yazılmıştın ve imparatorluk otokrasisinin temel güç kaynağına zekice parmak basmaktadır. Bu otorite, ‘padişaha yakın’ kimselerin sadakatine tümüyle güvenmeden işleyemezdi”.


Osmanoğullarının bir özelliği de; küçük bir boydan çıkıp, kişisel sadakate bağlı bir özel maiyetin başına gecen, dolayısıyla hem kendi kabilelerini ve onlara bağlı diğer kabileleri hem de gazileri iki ayrı ve birbirin tamamlayıcı, kumanda merkezi aracılığıyla seferber edebilen yetenekli bir savaş şefliğidir. Kandaş kabilesellik ile gazilik ya da alplik arasında içiçe geçmişlik söz konusudur: Biri zemin ve taban, diğeri öncü ve motordur; gelişme, boylardan ayrılan cesur ve yiğit savaşçıların, beylerin yanında düzenli, bağlı ve ciddi bir askeri birlik içinde organize olmaları yönündedir. Eski ve yeni sistemin askeri alandaki içiçeliği, Osmanoğullarında gazi unvanı ile han unvanının birlikte kullanılmasını, ilke haline getirdi.


Osmanlı padişahları da bizzat katıldıkları savaşlar sebebiyle bazı yazarlarca, gazi unvanıyla anılmışlardır. Nitekim, Peçuylu İbrahim ‘tarih’ adlı eserinde, Kanuni Sultan Süleyman’ ı bu unvanla anar. Ancak, daha sonra bizzat sefere çıkmasalar da kazanılan zaferler dolayısıyla bu ünvanla anılanlar da vardır. Örneğin 1732’ de, Tebriz’ in alınması üzerine I. Mahmud’ a, 1769’ da, Rus ordularının Hotin’ den püskürtümlesi dolayısıyla, III. Mustafa’ya gazi unvanı verilmişti. Abdülhamit ise Osmanlının Avusturya - Rus savaşlarının ilk yıllarında, elde edilen bazı askeri başarılardan dolayı 1788’ de, bir fetva ile gazi unvanını almış ve bu unvanın hutbelerde okunması için her tarafa ferman gönderilmişti. 1829’ da, II. Mahmut adına çıkarılan Hayriye - Sandıklı altınları da o dönemde, padişahın aldığı gazi sanı nedeniyle uzun süre “gazi altını” biçiminde adlandırıldı. Bu anlayış daha sonra da devam etmiş, II. Abdülhamit, Doksanüç Harbi de denilen savaştan dolayı, Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin fetvasıyla gazi unvanını almış, tuğrasına ve devrinde basılan paralara “el gazi” sözcüğünü koydurmuş, hutbelerde okunması için ferman çıkarmıştı. Aynı savaşta gösterdikleri kahramanlıklar dolayısıyla, Plevne müdafii Osman Paşa ile Doğu Anadolu cephesi kumandanı Ahmet Muhtar Paşa’ya, Sultan Abdülhamit tarafından gazi unvanı verilmiştir.


Selçuklu ve Osmanlı dönemi gazilik ilişkilerinde, ‘alp’ kavramının din temelinde genişletilip ‘gazi’ sözcüğüne dönüşüm sergilediğini görmekteyiz. Yeni dinsel motife akınlar ve savunmalar, İslam dininin yayılmasını da amaçlayarak, Alp’lık geçmişinin vahşi hayvanla mücadele, kabileyi koruma ve besin yaratma ağırlıklı biçimine, zenginlik katar. İslamın savaşçıları olan gazilerin ilk önderi Osman Gazi’ dir. Uzun yıllar, Müslüman dünyanın sınırlarını genişletmek düşüncesi, Osmanlı devletinin belki de varlık nedeni olmuştur. Ancak, Yeniçeri Ocağı’nın temelinde gazi teşkilatı ve gazilik olgusu olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu, tarihin sayfalarını bu denli işgal edebilir miydi? Yanıt üzerindeki tartışmalar, gazilik ekseninden uzaklaşıp, genelde Yeniçerilerin ayaklanmaları ve padişahı tahttan indirmeleri ya da çıkartmaları ya da aşırı bir romantik tarzda Yeniçerileri övmeleri şeklinde sergilenir. Oysa, gazilik olgusu üzerine konu derinleştirilirse bazı önemli saptamalar gün ışığına çıkabilir. Fakat, detayları deşifre etmek hem zaman alır hem zaman alır hem de zor bir uğraştır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1233
favori
like
share